Ara

Sarkis Seropyan

Sarkis Seropyan'ın Ardından

Ay

Nisan 2015

Baronun yamacında bir buçuk yıl

KARİN BAL 

Agos’a ilk gittiğim günü hiç unutmam. Kapıdan içeri girdim, iki tane tonton baron, kâğıtlarla ve kitaplarla kaplı, dağınık masalar… Sarkis Seropyan’la o gün tanıştım. Aradan 1,5 yıl geçti ve ben bugün Baron’suz kaldım. Kanadım kırılmış gibi hissediyorum. Bana her zaman cesaret veren, “Yapabilirsin” diyen baronum artık çok uzaklarda, ışıklarda uyuyor. Ben ona hastalığı bile konduramazken onun yokluğuna alışmak, masasında, yanından ayırmadığı, biri gelip almasın diye gözü gibi baktığı kitaplarının arasında çalışmak hiç kolay olmayacak. Uzun yıllar uzak kaldığım ve okuldayken “Ne işime yarayacak?” dediğim Ermeniceyi yeniden kullanmamı ve hep daha fazlasını öğrenme isteğimi, Ermeniceyle birlikte önümde açılan uçsuz bucaksız Ermeni tarihini Baron’uma borçluyum. Kimliğimi, benliğimi ve köklerimi daha iyi tanımamı, anlamamı sağlayan ve bana bunun için benim de yapabileceğim şeyler olduğunu gösteren, Baron Seropyan’dır.

Agos’taki ilk günlerimde beni en çok hayrete düşüren, Baron Seropyan’ın yanına gelen sayısız eş dost ve çoğunlukla tanıdık bile olmayan ziyaretçilerin akınıydı. Gelen herkesin meramı farklıydı; kimi akademik tezi için, kimi akrabalarını aramak için, kimi de sadece “Biliyor musun, benim ninem/dedem Ermeni’ymiş” demek için gelirdi yamacına. Agos’a gelen her kim olursa olsun, ilk olarak onu ziyaret ederdi. Bazen tüm gün hiç durmadan anlatır, anlatır, anlatırdı. Sanki onu hayata bağlayan, bildiklerini durmadan karşısındakilerle paylaşmaktı; üstelik, her seferinde aynı heyecan ve istekle… Bana sık sık, “Bir gün ölürsem, cenazeme işte bu yardım ettiğim, işlerini gördüğüm kişiler gelecek” derdi. Gerçekten de öyle de oldu Baronum, sevdiklerin, yardım eli uzattıkların son yolculuğunda oradaydılar. Bir kez daha haklı çıktın.

Agos’un Ermenice sayfaları, onun hikâyelerindeki kahramanlarının kaleleri gibiydi; gazetenin ilk gününden beri ayrılmaz bir parçası ama bir o kadar özerk. Gazetenin ofisinde, Ermenice sayfaların hazırlandığı bölüme ‘Hayasdan’ (Ermenistan) adı takılmıştı. Odamızdaki ufak gibi görünen taş parçalarının bile onda hatırası, hepsinin ayrı hikâyesi, yaşanmışlıkları vardı. Saklamayı çok severdi. Yeni binamıza taşınmak için odayı toparlarken de, bana kolay kolay hiçbir şeyi attırmadı. Eski ve tozlanmış bir konyak şişesini elimde tutarak “Atıyorum Baron” dedim. “Sen onun içindekinin ne olduğunu biliyor musun? Arasan da bulamazsın. Karabağ toprağı o” dedi. Taşa toprağa bayılıyordu. Anadolu’da gezmediği köy kasaba yok gibiydi. Bu sene beni de götürecekti gezisine, Nemrut’a çıkacaktık birlikte; kısmet olmadı. Her şeye rağmen, ben çok şanslı bir azınlıktandım. Baron Sarkis gibi dolup taşan birinin yamacında 1,5 sene geçirdim. 80 yaşında olmasına rağmen çalışma şevki, hepimize örnek olacak cinstendi. Son âna kadar kalemini bırakmadı, öğrenmekten, bildiklerini aktarmaktan hiç bıkmadı. Bana öğrettiği her şey için ömrümün sonuna kadar ona minnettar kalacağım.

Eğer gittiğin yerden beni duyabiliyorsan, merak etme Baronum, buralar bize emanet.

 

Kaynak: AGOS – Karin Bal

Hayatımın iki Sarkis’i…

KAZAROS ÇERKEZOĞLU 

Yaşamımda iki Sarkis yer almıştır; biri babam Sarkis Çerkezoğlu, diğeri ustam Sarkis Seropyan. İkisini de kaybettik.

Onlar çok yakın iki dosttular. Aralarında bir baba-oğul, bir talebe-öğretmen ilişkisi vardı. Daha da önemlisi, dava arkadaşıydılar. İkisi de enternasyonalistti. Birbirlerine ‘adaş’ diye hitap ederlerdi. Ben de, bu birlikteliklerine yarım asırdan fazla tanıklık edip, onlardan çok şey öğrendim.

Usta! Biliyorum ki bu birikimleriniz için tahsil gerekmezdi, insanca düşünmek yeterliydi. Bizler de sizlerin insani eğitimleri sayesinde bugünlere geldik.

Elini taşın altına koyan yiğit bir Ermeni’ydi ustam. Ermenilerin bilinçli bir temsilcisiydi. Halkların acılarını hep yüreğinde hissetti. 1915 trajedisine değinmekten çekinmeyen, ama halkların kardeşliğine de inanan bir insandı.

Devamlı araştırdı ve yazdı. Anadolu Ermeni halkının gerçeklerini insanlara iletmek için didindi durdu. Onun bu çabasının boşa gitmediğine yürekten inanıyorum.

Ustamın iki kimliği vardı: Buzdolapçı (Kami) ve gazeteci. Kardeşim Hrant’la birlikte Agos’un o zor günlerinde vermiş olduğu mücadeleyi en yakın bilenlerden biri olarak, ikisinin de aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyorum.

Sessiz Ermeni’nin sesi oldular. Sağ olsunlar. “Sevilmeyi istiyorsan önce sevmeyi bileceksin” şiarıyla, kalplerdeki yerlerini aldılar. Vücut dünyaya gelir ve ölür ancak fikirler yaşamaya devam eder. Varbed! Sonsuzluğa uzanan yolculuğun başladı. Ancak bize bıraktığın yokluğun bilesin ki çok zor olacak.

Ben şimdi mücadelelerini verdiğin sevenlerinle, hele de babamla ve Hrant’la birlikte olacağın için senin adına çok mutluyum.

Koca yazarın dediği gibi, çılgın atlarınızı ata yadigârı topraklarda gönlünüzce sürün.

Varbed! Rahat uyu. Emanetin yetiştirdiklerinin teminatıdır.

Sevgi ve saygıyla,

Çırağın.

 

Kaynak: AGOS – Kazaros Çerkezoğlu

Sarkis Seropyan ya da direnen belleğimizin mimarı

MASİS KÜRKÇÜGİL

Agos bir dizi açıdan ilklerin buluştuğu bir yuva oldu. Agos’u yaratan ve Agos’un yeniden yarattığı iki insan deyince, akla Hrant’la birlikte Sarkis Seropyan geliyor.

Ne Hrant meslekten gazeteci veya düşünürdü, ne de Sarkis Seropyan meslekten gazeteci veya tarihçi. Belki de böylesi, onları farklı kıldı. Hrant’ı yitirdiğimizde evladını yitirmekten beter olmuştu. Agos ikisi için de evlattan öteydi.

Sarkis Seropyan, Türkiye Ermenilerinin tükenmekte olan – direnen kültür hayatının arkeoloğuydu sanki. Uzun yıllar boyunca bir otodidakt olarak sağladığı ‘disiplinler dışı’ birikimi nerede değerlendireceğini bilemediği bir dönemde, Agos ona pek bildik olmayan bir kulvar sağladı. Ansiklopedik bilgisinin yanı sıra, akla hayale gelmeyecek konularda bir danışman gibiydi. Derinlemesine araştırma yapmaya niyetli olanlar bile kestirmeden onun süzgecine başvurmadan edemezdi. Belleklerden kazılmış mekânları, oralara gitmemiş olsa bile, değme rehberden iyi anlatırdı.

Yazdıklarının yanı sıra yazmadıkları, sohbetlerde anlattıkları veya kendisine başvuranların notlarında yer alanlar, aynı zamanda onun çelebi kişiliğinin bir ürünü.

Bizim gibi arada kalanlar için bir köprü işlevi de görüyordu. Ama daha önemlisi, bellek boşluğuna meydan okuyanlar için bulunmaz bir kaynaktı. Bu toprakların kökü kazılan belleğinin yeniden canlanmasına katkıda bulundu. Geride kalanlar bu belleği yeniden canlandırmak ve “Bir daha asla” diyerek unutulmamasını sağlamaya çalışarak, ona olan saygılarının da bir gereğini yerine getireceklerdir.

 

Kaynak: AGOS – Masis Kürkçügil

Se Se’m, ejderham…

LEDA MERMER 

Baron Seropyan 19 yıllık çalışma arkadaşımdı. Aramızdaki çok büyük yaş farkına rağmen kankamdı. Canı sıkkın olduğunda saçma sapan esprilerimle eğlendirmeye, kafasını dağıtmaya çalışırdım. Onun dilini anlayanlardandım. Agos’ta çalışmaya başlayan herkesin hayran olduğu özelliği, Anadolu ve Ermeni kültürü hakkında uçsuz bucaksız bilgiye hâkim olmasıydı. O sebeple ki, Ermenilerle ilgili tarihi, mitolojik, herhangi bir haber yapan herkesin Seropyan’ın yamacından geçmesi gerekirdi. Her zaman bir hikâyesi vardı. Bıkmadan usanmadan anlatırdı.

Ermeniler için çok önemli olan isimlerle birlikte çalıştık; Rupen Maşoyan, Yervant Gobelyan… Her biri yok olan Ermeni kültürünün ve dilinin yaşayan örnekleriydi. Baron Seropyan da bir Anadolu bilgesi, Ermeni mitoloji profesörüydü benim gözümde. Ona “Şu nasıl yazılır?”, “Bunun anlamı nedir?” diye sorduğumuzda, altından bilmediğimiz hikâyeler çıkardı. Okullarda müfredatta yer alamayan, Ermenilerin pagan dönemini ondan öğrendim. Ermeni mitolojisini anlatan ‘Cangülüm Anahid ve Kazben’ kitabında biraz da olsa emeğim geçtiği için çok gururluyum. Tanrıça Anahid’i onun kadar seven yoktur. Din adamı oğulun Kilise otoritesine karşı babasıydı.

On senedir düzenlediği, rehber olarak yer aldığı Anadolu gezileriyle meşhurdu; keşke birine ben de katılabilseydim. Ucundan azıcık Van’ı biraz gezebildik o kadar. Onun sayesinde o kadar çok Anadolu fotoğrafı geçti ki elimden, bir kilisenin, manastırın veya dağın taşın nerede olduğunu, Anadolu’yu gezmeden öğrendim.

Bazen sinirlenir, ortalığa gürlerdi. Ejderhaya benzetirdim bu haliyle. Son zamanlarda çok sakin çalışır olmuştu. “Son zamanlarda” dediğim, Baron Hrant’tan sonra… Artık kime gürleyecekti, kiminle atışacaktı…

Biz ‘eskiler’in, Sevan, Aris, özellikle de Karin ve Lora’nın hayatının büyük bir bölümünde her zaman vardı.

Her dönemi gördük onunla, bu 19 yıl içinde. Çalışma tarihimizin büyük bir kısmını Baron Hrant kaplıyor. Sonra Etyen Bey, sonra Rober, en sonunda da Yetvart.

Paylaştığımız o kadar şey vardı ki… Genç yaşıma rağmen ben de onun gözünde bir başvuru kaynağı, olayları hatırlayan tek insan olmuştum. Agos’la ilgili konular açıldığında “Sen hatırlarsın”, “Leda bilir”, “Leda’ya da soralım” dediğinde, onun gibi birinden bunları duymak koltuklarımı kabartırdı, ne yalan söyleyeyim.

Gazetenin Ermenice bölümü her zaman özerk olmuştu. Baron Seropyan’ın dağ-taş, mitoloji yazıları Ermenice sayfalarda bolca yer bulurdu. Türkçe sayfalardan bağımsız, farklı konuları ele alırdı. O sebeple bir önerim olmuştu ona: Madem sen bir ejderhasın, Ermenice bölüme ejderhalı bir flama hazırlayayım da gör sen! Onun da pek hoşuna gitmişti, epey gülmüştük.

Manuşag Tantiğimi çok severdi. Az rastlanan bir sevgi vardı aralarında. Böylesi güzel bir birlikteliği olan biri olarak, ondan, nişan törenimizde yüzüklerimizi takmasını rica etmiştik Püzant’la. Kırmadı bizi, güzel bir konuşmayla yüzüklerimizi taktı. Asdvadzadzin’e denk geldiği için, bir kasa okunmuş üzüm getirmişti nişanımıza. Dedim ya, geleneklerine çok bağlıydı.

Bir gün Pakrat Ahpariğim, üzerimdeki nostaljik kıyafeti görünce dedi ki “Bir prodüksiyon yapalım. Sen, ben Seropyan. Bir filmi canlandıralım fotoğraf karesinde.” Eee, nasıl olacak? “Sen bu kostümle, ben ve Seropyan da Harput’un ünlü sekiz köşe kasketiyle, birlikte poz verelim, Berge de çeksin.” Eee, hangi film? ‘Butch Cassidy and the Sundance Kid’. Verdik pozları, oldu mu sana filmin Anadolu versiyonu! Çok eğlenmiştik. O zaman Facebook’ta paylaştığımda çok beğenilmişti fotoğraf. Seropyan da fotoğrafın altına bir yorum yazmıştı: “Walla ben suçlu diil masumum. Pakrat yaptı. Suç ortağı da: Leda” Bir kere daha, onunla çalışmanın ne kadar zevkli olduğunu hissetmiştim.

Baron Seropyan, senden biriktirdiklerimle, “Luyseru meç bargis”.

 

Kaynak: AGOS – Leda Mermer

İki Baron Seropyan

LORA BAYTAR ÇAPAR

Bugün Baron’umu uğurluyorlar, bense orada olamadığım için üzülüp duruyorum. Her arayana “Baron Seropyan’a benden selam söyleyin” demekten başka bir şey gelmiyor elimden.

Bir Agostaki Baron Seropyan vardır bir de Anadolu yollarındaki Seropyan. Her ikisini de çok iyi bilirim. Agosta kendi tabiriyle “gaysteci”lik yapan Baron Seropyan biraz sinirli, aksi ama herkesin bilgi kaynağı olmuştur her zaman. Ben sanırım o stresli ortamda onunla iletişim kurabilen şanslı biriydim. Sonsuz bir  kaynaktı benim için tarihle sanatla ilgili her araştırmamı onun kontrolünden geçirmeden asla yayınlamak istemezdim. Ermenice bilmeden Ermenice sayfaların grafik düzenlemesini yapardık birlikte. Çok şey öğrenmiştim “sırpakrutyun”a dair. Beni ben yapan Agosta, en az Hrant Dink’inki kadar emeği vardır Baron Seropyan’ın.

Anadolu yollarındaki Seropyan ise çok daha başkaydı…

2001 yılının başlarıydı. Seropyan bir Anadolu gezisi yapması için ikna edilmişti. Ama artık o bu işleri kendisiyle birlikte yapacak kendisi gibi taşa toprağa sevdalı gezmek için yaşayan,tıpkı kendisi gibi gezip gördüklerini yazmaktan zevk alan bir varis arıyordu sanırım kendine ve beni bulmuştu. Beni daha birkaç ay önce tanımasına rağmen, “Sen sanat tarihi okumuşsun bu senin işin gel bu geziyi birlikte yapalım. Ben zaten orada olacağım ama grubu sen gezdireceksin” demişti. Ben heyecandan ölüyordum. Anadolu o güne kadar bir kez gördüğüm Ankara ve bir kez gördüğüm dedemin memleketi Kayseriden ibaretti benim için. Uzun süreli ve çok gezmeli o gezi için aylarca hazırlandım, hiç gitmediğim yerleri sanki avucumun içi gibi öğrenmiştim. Gezi başladığında grup Ermenice konuşan bir rehber istedikleri için Ermenice bilmeyen ben, birden sinmiş öğrendiklerim ve gördüklerimle yetinmek zorunda kalmıştım. Ama  o geziden sonra Baron Seropyan’ın istediği olmuş, Anadolu sevdası bana bulaşmıştı. Sonra karış karış gezdik Anadolu’nun her bir köşesini O nereye ben oraya dolaşıyorduk. Trabzon, Artvin, Hopa, Yozgat, Dersim, Malatya, Kars… Marmara’dan, Karadeniz’den Orta Anadolu’ya, Doğu Anadolu’dan Güneydoğu’ya karış karış , dağ tepe dolaştık. Sonra birlikte geziler düzenlemeye başladık. Ben Haycar derneğinin yönetimine girmiştim, tabi Baron Seropyan’sız bir Anadolu düşünemezdim. 5 yıl boyunca birlikte rotalar çizdik haritalar hazırladık notlar çıkardık taktık peşimize onlarca gezentiyi yollara düştük. Bilinmezliğe tırmandık çoğu zaman. Çünkü gittiğimiz yerde ne bulacağımızı bilmiyorduk. Ben “Haydi Baron” dediğimde hep hazırdı Baron Seropyan hiç üşenmezdi, sanki yaşıtıık hatta bazen o benden de gençti. Peşimize takılanlar da en az bizim kadar deliydi belli ki…  Erzincan’da yerinde durup durmadığını bilmediğimiz Abrank manastırını görmek için tırmanırken karşımıza çıkan haçkarları görünce sıkıca sarılmıştı bana, o an yaşadığı mutluluğu anlamak için orada olmalıydınız. Bazen kamyon damperlerinde gezdik Anadolu’yu bazen minibüslerle. Ağaç altlarında dinlenirdi ara ara, cebinden çıkarttığı purosunu tüttürür, “Burada da karışmayacaksın heralde tütünüme” der, “Sen de iç bir tane” diye ikram ederdi”. Çünkü Agosta içtiği sigaralar yüzünden çok atışırdık Baron Seropyan’la. Ya pipo içerdi ya da puro. O küçücük oda duman altında kalınca kaçardım odasından. Yolculuklardan hep o çok sevdiği karısı Manişak tantiğe hediyesiz dönmezdi, birlikte alırdık hep hediyelerini Van’dan, Kars’tan, Sivas’tan… Anadolu’nun neresine giderse gitsin hep aklındaydı sevgilisi, o da Seropyan’ı bana emanet ederdi. Yediklerine dikkat edip ilaçlarını hatırlatmak farzdı benim için. Ama itiraf etmek gerekir ki yemeklerine dikkat etmezdim çünkü hep her yerde en güzel yemeği o bulurdu. Ne yerse ben de aynısını ısmarlardım…

Pek çok kişi için anlamsız gelecek taş parçalarını görmek için yaşıyordu Baron Seropyan. Zaten 70’li yıllardan beri geziyordu ama tekrar tekrar gezmek için de hiçbir fırsatı kaçırmıyordu. O kadar çok şey öğrendim ki ondan… Bir kitabe görür görmez taşı suyla temizler okumaya başlardı. Anadolu’nun her köşesinde dostları vardı, bu yaz Adıyaman’a gidecektik, son konuşmamızda “Baron biletleri aldım yolculuk var toparlamanız gerek kendinizi” dediğimde gülmüştü. Çok fazla konuşamıyor, tanımıyor herkesi dediklerinde Baron’un kafasının dağınıklığına vermiştim. Bilemedim kanserin bu denli esir aldığını Baronumu.

Bugün artık toprakla bir olacak Baron Seropyan, tıpkı sevdiğim tüm baronlarım Baron Hrant, Baron Gobelyan, Baron Ayvaz, Sarkis Varbet gibi.

Eksikliğini çok hissedeceğim Baron Seropyan  keşke herşey sadece bir rüya olsa.

 

Kaynak: AGOS – Lora Baytar Çapar

Canım baronuma

LUSYEN KOPAR

Sıradan bir gün, her zamanki gibi. Eş, dost, akraba bir masanın etrafında yemek yiyoruz. Muhabbet muhabbeti açıyor “Yüzünün hali ne?” diyorlar, “Yüz egzaması ”diyorum. “Küçük kızıma hamileliğimde başladı. Sık sık azmaz. Bir babam çok hastalandığında azmıştı, bir de şimdi.”

Telefon çalıyor. Mamam, ne diyeceğini bilmez halde. Sesi titriyor “Ayy! Yemekte miydin?” Sesim yükseliyor “Mama, babam mı? Babama mı bir şey oldu?” “Yok, yok da, Krikor aradı, Baron’un…” “Kapa mama, kapa!”

Masadan kalkıp bulduğum ilk odadayım şimdi. Işıklar kapalı. Ağlıyorum, ağlıyorum, yalnızca ağlıyorum. Gözümde sıcak bir gülüşün kalmış. Kıkır kıkır bir gülüşün. “Ah Baron, çok çabuk, her şey çok çabuk oldu” diyor, ağlıyorum.

Hatıralarının haddi hesabı yok. Bir anıdan bir anıya dalıyorum. Sen, ben, Hagop Ayvaz oturmuşuz odada. Baron Ayvaz yazısını getirmiş. Sana da her zamanki gibi küçük bir biblo. Çay kapıp geliyorum hemen, “Al, diz bakalım. Okuyamadıklarını, yanlışlarını ben düzeltirim” diyorsun. Gülüşleriniz, muhabbetleriniz, kıkırdamalarınız…

Baron Gobelyan geliyor aklıma. Senin ona saygın, sevgin. Onun geldiği salı ve çarşamba günleri başka olurdun. Ne soracaksan, aklına ne takılmışsa, hepsini ona sorardın. Konuşurdunuz, gülerdiniz. Sessizce ben de gülerdim.

Antayr’ı (Varujan Köseyan) anımsıyorum. Hani adamcağız hastanede yaşıyordu da, yeni makalesini alıp, eskisini ona teslim etmemi istemiştin. Hastanede, Varujan Köseyan yerine Varujan Köşkeryan’a göndermişler beni. Makaleyi Köşkeryan’a kaptırdım, günlerce geri almaya uğraştık. Güldün kıkırdadın, kıkırdadın güldün halime. İşin garibi, Antayr da güldü. Çok utandım, çok…

Baron Hrant ve sen geliyorsun aklıma. Saat üçle beş arası. Odadasınız, konuşuyorsunuz, tartışıyorsunuz, uzun uzun muhabbet ediyorsunuz. Dinliyordum, hep dinliyorum sizi.

Sessizliğin içinde sesleriniz patlıyor kulaklarımda, ağlıyorum şimdi.

Baronum, gözlerimde yüzlerce anı, kulaklarımda sesin, ve sen. Yürürken, otururken, konuşurken, kızarken, yemek yerken, sen…

Bir gün “Çok geç kalıyorum. Sizi çok kızdırıyorum. Korkuyorum, beni bırakır yerime başkasını alırsınız diye” deyip ağladım. “Ben seni bırakmam, korkma” dedin. Korkma…

Hocam, canım baronum, korkuyorum. Yaslandığım dağ gibi kaya yuvarlandı gitti arkamdan. Düştüm, canım acıyor, karnımda garip bir sancı, gözlerimde sen…

Ah Baron, keşke bir kez daha öpeydim tonton yanaklarından, güleydin karşımda…

Bir sen var bende, bugün benden öte…

 

Kaynak: AGOS – Lusyen Kopar

Daima dik durdu

NAZAR BİNATLI

Sarkis Ahpariği tanıdığımda tahminen 12-13 yaşlarındaydım. Bakırköy’de aynı evde otururduk. Askerden yeni dönmüştü, maması ve yayasıyla birlikte yaşıyorlardı. Ailece çok samimiydik. Çocuk yaşımda Sarkis Ahpariğe çok özenir, onun arkadaşlarıyla sohbetlerinde yanlarında olmaktan büyük keyif alırdım.

Tahminen 14 yaşındayken, bir pazar günü, babamın iznini alarak, Bakırköy’den Güngören taraflarındaki iş yerlerine, Sarkis Ahpariğimle yan yana bisikletle gitme heyecanını yaşadım. Hayatımda ilk defa bisikletle uzun yol çıkıyordum. Öğle vakti yemekten sonra fabrikada çalışan gençlerden biriyle bisiklet yarışına kalkıştık, ben bir virajı alırken, dört-beş metrelik bir köprüden aşağı uçmuşum. Gözümü açtığımda, rahmetli beni almış hastaneye götürüyordu, ne kadar korkmuştu… Sonrasında bu hadiseyi sık sık hatırlar ve gülerdik.

İlerleyen zamanlarda, yaklaşık 55 yıldır ilişkimiz aralıksız sürdü, son senelerde daha da sık görüşür olduk. Herhangi bir konuda tereddüde düşsek, ya telefonla ya da bizzat ziyaretine gidip onu bilgilenirdim.

Benim gözlemlediğim en önemli özelliği, haksızlığa ve yanlışlığa hiç tahammülü olmaması ve karşısındaki kim olursa olsun, adaletsizlik karşısında pes etmemesi, daima dik duruşuydu.

Her şekilde güvendiğim bir ahpariğimi kaybettim, yokluğunu kabullenmek zor olacak. Işıklar içinde yatsın…

 

Kaynak: AGOS – Nazar Binatlı

En değerli taşımız

NORAYR ŞAHİNYAN 

Baron Sarkis Seropyan’la 2012’de tanıştım. Brezilya’nın São Paulo şehrinden İstanbul’a vardığımda elimde yapacağım işle ilgili referans olarak sadece onun ismi, ve kurucu bir üyesi olarak neredeyse içinde yaşadığı, onun “evi”, AGOS gazetesinin adresi vardı. Ben uzun süre önce buradan kaçan, Soykırım’a kanıt oluşturan ailemin ayak izlerini arıyordum. Başka hiçbir şeye ihtiyacım olmadı, Baron Seropyan her şeyimdi. Bilgeliği ve seçkin nezaketiyle bana cesaret ve bilgi verdi.

Sarkis bana taşlara, duvarlara ve insanlara ulaşan yolu gösterdi. Ve dört yıl boyunca, 13 bin kilometre katettiğim arayışlarım süresince bunların hepsiyle ilişkiler yaşadım. Tüm bunlar sayesinde idealimi gerçekleştirdim; onlarla konuşarak aradığım şeyi anlayabiliyor ve bulabiliyordum.

Ve çok daha fazlası: Davamıza hizmet etmeye her an hazır birisini takdir edebiliyor, onunla temasta kalabiliyordum.

Sarkis Seropyan benim taşların ve insanların en güçlü sırlarımızı saklayanlar olduğunu keşfetmemi sağladı.

İnsanların ve kültürün sırlarını, ki bu sırları ondan iyi bilen yoktu.

Huzur içinde yat Baron, ve için rahat olsun, burada, gökyüzünün, ve kadim Ani’mizde belirebilecek her bir gökkuşağının altındayız. Senin hayatını ve mevcudiyetini paylaşma fırsatı elde ettiği için sonsuza kadar minnettar kalacak bir dostun var.

 

Kaynak: AGOS – Norayr Şahinyan

 

Bu son olsun!

PAKRAT ESTUKYAN

Agos 1996’da tam da Paskalya bayramının öncesinde başlamıştı yayın hayatına. Türkçe yayınlanan bir Ermeni gazetesi olarak oldukça da çekincelerle karşılanmıştı Agos’un yayını. Bilinmezin, öncesizliğin yol açtığı bu kaygıyı belli ölçüde anlayışla karşılamak da mümkün. Ama an itibariyle konumuz bu değil. Sadece şunu söylemeliyiz ki o dönemde Türkiyeli aydınların Ermeni toplumunun sorunlarına vakıf olmalarını çok önemsiyorduk. Nitekim geçen zaman bu konudaki haklılığımızı da teslim etmiştir. Daha önce örneği olmayan bu girişime baş koyduğunda, Hrant Dink’in en yakınındaki isimlerin başında geliyordu Sarkis Seropyan. Zaman içerisinde Agos’un da en sevilen siması olmayı başaracaktı. Agos’taki varlığı Ermenice sayfalar editörlüğünün çok üzerindeydi. Bugün hepimiz onun yokluğuyla baş etmeye çalışıyoruz ama bunun nafile bir çaba olduğunun farkındayız.  Yazdığı konulara dair bilgi eksiğimiz bir yana, onun yurdun dört bir yanından gelen her çeşit ziyaretçiye sunduklarını bizim karşılamamız neredeyse imkânsız gibi.

Doktora tezi hazırlayan akademisyenlerden, lise öğrencilerine kadar genişleyen bir yelpazede referans alınan bir bilgi kaynağıydı Seropyan. Ona bir şey sormak için kapısını çalanlar arasında yine yurdun dört bir bucağından gelmiş sıradan köylülere veya büyükşehirde emeğiyle geçinmeye çalışan işçilere de amelelere de rastlamak mümkündü. Kimisi köyünün tarihçesini öğrenmek için gelirdi, kimisi de kayıp akrabalarını bulmak için. Seropyan herkese aynı ilgiyle kucak açar, sorulara göre kitaplar, haritalar karıştırır mutlaka tatmin edici bir yanıt bulurdu. Bugün bir kez daha Paskalya yortusundayız ve daha iki gün önce sonsuzluğa uğurladık Seropyan’ı. Paskalya yumurtası boyamayacağımız üçüncü bayram bu. İlki Gümrü depreminin yaşandığı yıldı, ikincisi Hrant’ın katledildiğinde bu yıl da gelenek bozulmasın diye haşlanacak bizim evde yumurtalar ama boyanmadan. Paskalyayı anacağız ama bayram kutlamak bu sene de yasak bize. Gerçekçi değil biliyorum ama bu son olsun!

 

Kaynak: AGOS – Pakrat Estukyan

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑