Ara

Sarkis Seropyan

Sarkis Seropyan'ın Ardından

Kategori

Arşiv

“Hrant’ın Ölüsü Büyük İş Yapıyor”

ss_eh

Agos gazetesi kurucularından yazar ve çevirmen Sarkis Seropyan,  Hrant Dink’in ölümünün 7. yıldönümü nedeniyle yapılan bir söyleşide, “Böyle olacağını bilseler vurdurmazlardı. Şimdi Hrant’ın ölüsü dirisinden sanki daha büyük iş yapıyor” dedi.

Hrant Dink’in ölümünün ardından İstanbul’da yapılan büyük yürüyüş hakkında konuşan Seropyan, şunları söyledi: “Harbiye’den Taksim’e kadar olan yolda, nehir gibi insan akıyordu. Hrant’ın yürüyüşünde Müslüman olduğu belli olan bir aile, benimle birlikte yürüyüşe katılmıştı, sonra yüzlercesini gördük. Türkiye  Ermenilerinin hepsi gelseydi bile, oradaki kalabalığın 4’te 1’i kadar insan olacaktı. Orada bulunan kişilerin çoğu Ermeni değildi, Ermeniler çok azdı.

Yürüyüş Ermeni cemaatini ve  Türkiye devletini şaşırttı. Böyle olacağını bilseler, vurmazlardı, vurdurmazlardı. Şimdi Hrant’ın ölüsü, dirisinden sanki daha büyük iş yapıyor. Çünkü Hrant için bütün dünya ayağa kalktı. Biz dedik ki, Hrant’ın ölümünden sonra da göç olacak ve yine Ermeniler gidecek. Böyle bir şey olmadı. Gençlerin boy göstermesi, ‘biz buradayız, hepimiz Hrant’ız’ demesi bu göçü engelledi.”

Seropyan, “Hrant, Agos gazetesini çıkarmasaydı, öldürülmeyecekti” dedi. Agos gazetesinin Hrant Dink’in ölümünün ardından daha çok satıldığını kaydeden Seropyan, sözlerini şöyle sürdürdü: “Agos’un tirajı 3 binlerde dolaşırdı. Hrant’ın vurulduğu zamanın ertesi sayısı, 50 binden biraz eksik basıldı. Bastık, bastık, yeniden istediler, hepsi satılmadı, dağıtıldı. Türk okuyucular, Agos aramaya başladı. İnsanlar daha çok merak eder oldu. Neden öldürüldüğünü Agos okuyunca anlayacaklarını düşünüp aldılar.

Seropyan  İslamiyet’i Ermeni düşmanlığını körükleyen unsurlardan biri olarak görmediğini vurguladı.

 

Kaynak: http://www.ermenihaber.am/tr/news/2014/01/17/Sarkis-Seropyan-%E2%80%9CHrant%E2%80%99%C4%B1n-%C3%96l%C3%BCs%C3%BC-B%C3%BCy%C3%BCk-%C4%B0%C5%9F-Yap%C4%B1yor%E2%80%9D/21981

 

Hümanizma

“Çözümün parçası olmak istiyorsan sen de içinde olmalısın”

18. Adana Altın Koza Film Festivali’nde Yılmaz Güney anısına verilen özel ödül dahil olmak üzere beş ödül alan ‘Gelecek Uzun Sürer’ 11 Kasım Cuma günü gösterime giriyor.

Filmde İstanbul’da bir üniversitede müzik araştırmaları yapan Sumru, ağıt derlemeleri ile ilgili tez çalışması için birkaç aylığına Güneydoğuya doğru yolculuğa çıkar. Sumru’nun Diyarbakır’da tek başına kalmış yıkık dökük kilisenin bekçisi olan Antranik Amca’yla ve bölgede sürmekte olan ‘adı konulmamış savaşa’ tanıklık eden pek çok kişiyle yolunun kesişmesi, onu kaçınılmaz bir şekilde değiştirecektir. Sumru, üç ay boyunca kaldığı Diyarbakır’da peşinde olduğu ağıtların hikâyelerini ararken, kendi ertelediği acısıyla da yüzleşir.

Sumru’yu canlandıran Gaye Gürsel ve Diyarbakır’ın son Ermeni’si olarak tanınan Antranik (Anto) Dayı’yı canlandıran Sarkis Seropyan’la görüştük.

•           Sizi yıllar önce ‘Haziran Gecesi’ adlı dizide ufak bir rolle tanımıştık. Şimdi bambaşka bir rolde karşımıza çıkıyorsunuz. Sizi biraz tanıyabilir miyiz? Bugüne kadar neler yaptınız?

İstanbul Üniversitesi İşletme mezunuyum, Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde eğitim aldım. Haziran Gecesi’nden sonra birkaç dizide daha rol aldım. ‘Kaybolan Yıllar’, ‘Elif Makber’ diye… Onun dışında ‘Dersimiz Atatürk’ filminde de ufak bir rolüm vardı. Televizyon dışında Kozmos Alfabeler isimli bir tiyatro grubumuz var orada da ufak bir oyun çıkartıyorum.  Ama iki yıldır televizyonda yokum.

•           Role nasıl hazırlandınız?

Birkaç ay süren bir hazırlık süreciydi. Hemşince çalıştık, Özcan’la Artvin’e gittik. Karakter hakkında çok konuştuk, kitaplar okudum, film seyrettim. Özcan’ın tavsiyesiyle okuduğum John Berger’in bir kitabı vardı A’dan X’e Mektuplar diye. Oradan hareketle günlük tutar gibi Harun gittikten sonra ona mektuplar yazmaya başladım. O bana çok yardımcı oldu. Karakterin geçmişini çok somutlaştırdı benim için. Duygularını ve güdülerini temellere oturttu. O mektuplar çok iyi geldi. Sonra Durukan’la Diyarbakır’a gittik, orada provalar yaptık. Sonra çekim için tekrar gittik. Çok müzik dinledim. Filmin çekim aralarında bile film izledim.

•           Sumru filmde meseleye biraz mesafeli bir karakter. Tam olarak içinde değil konunun. Gaye’nin meseleye mesafesi nedir?

Sumru da olanlara çok uzak bir kız değil aslında. O zaten Türkiye’de yaşayan bir vatandaş, ben de öyle, az çok fikrimiz var; çünkü televizyondan, haberlerden duyuyoruz. Ayrıca yakından biri, sizin sevdiğiniz biri, bu kadar, yani dağa çıkacak kadar işin içerisindeyse siz de bilgilisinizdir kaçınılmaz olarak. Sumru oraya gidince bazı şeylerle yüzleşiyor…

İnsanlarla birebir temas ettiğin zaman her şey çok daha farklı oluyor, acısını hissetmeye başlıyorsun. Öbür türlü daha uzaktan dinliyorsun. Bizim belki şu anda olduğu gibi. Kişisel olarak gazetelerden okuyordum, programları dinliyordum. Herkes kadar fikir sahibiydim. Ama bu rol gelince kitaplar okudum, daha çok araştırma yaptım, daha derinliğine girdim konunun. Fakat bütün bunlara rağmen, oraya gidip, orada yaşayan insanlarla konuşup onların acılarını ve hikâyelerini dinlemek, okumaktan bambaşka bir etki yaratıyor. Ne kadar bilsek de yüzleşmek ayrı bir şey.

•           Filmden sonra bakış açınızda neler değişti? Filmin sizdeki etkisi oldu mu?

Muhakkak oldu; özellikle bilmek ve uygulamak arasındaki aşamalarda oldu. Benim için bir ayırım yok, insanlar var sadece ve ayrımlar bizim bilincimizde. O yüzden kişisel sorumluluğumuzu almamız gerektiğinin altını kalınca çizdim. Çözümün parçası olmak istiyorsak, çözümün içinde olmalıyız; yani değişimin içinde olmak istiyorsak biz de değişmeliyiz.

Hepimiz eşitiz. İnsan ayrımına, ırk, din, dil ayrımına inanmıyorum. Hepimiz insanız, hepimiz aynı şeyleri hakediyoruz. O yüzden, olan bitenin ne kadar büyük acılara sebep olduğunu ancak yaşayınca fark ediyoruz.

Bir şeyi bilirsiniz konuşursunuz, derinliğine tartışırsınız ama bir şeyi hissedip, yaşayıp, anlayıp idrak edip bundan bir ders çıkartıp o dersi de hayatınızın her alanında uygulamak başkadır. Bende öyle bir hızlandırma yaptı. Bilmediğimiz şeyler değil bunlar, ama sorumluluğumuzu fark edip bu beraberliği biz yaratacağız. Yani devlet bir şey yapsın, önümüze gelsin değil. Biz de bir çok şey yaratacağız. Kendi sorumluluğumuzu almak gerektiğini çok daha net gördüm ve kendi adıma o aşamaları kat ettim. Her alanda. Sırf bir meseleyle ilgili değil. O yüzden bu filmde olmaktan da memnunum.

• Çekimler nasıldı?

Sette Hemşince-Ermenice, Kürtçe konuşuluyordu, ses ekibimiz İran’dan geldiği için onlar kendi aralarında Farsça konuşuyordu, onlarla anlaşabilmek için İngilizce konuşuyorduk. Dört dil vardı filmde. Yaşar Kemal’in ‘Binbir Çiçekli Bahçe’ kitabındaki gibiydi. Hepimiz bir amaç için odaklanmışız, güzel bir birliktelikti.

Sarkis Seropyan filmde Diyarbakır’ın son Ermenisi Antranik Amca’yı (Anto Dayı) canlandırıyor

‘Yabancısı değildim ama biraz daha aşinası oldum’

•           Ermeni kilisesi filmin neresinde duruyor? Neden filmin içerisinde Ermeniler de var?

Filmde, Kürt kesiminin daha taze kayıpları öne çıkarıldı. Ermeni kayıpları daha eskiden olmuştu ve Anto dayı Diyarbakır’da kalanların sonuncusu gibi gösteriliyordu. Onun için vardı Ermeniler filmin içinde. Ermenilerin çektiği acıları daha sonra Kürtler çekti. Bundan bir ders çıkartmak mümkün. Bu zaten görülüyor ve konuşuluyor ama filmde bunu da hatırlatmak, altı çizilmek isteniyor. Bunlar daha önce de yaşanmıştı. Bu yüzden Ermeniler burayı terk etmişti, son kalan Ermeni de Anto Dayı’ydı. Ne yazık ki, Anto Dayı akli melekelerini yitirmiş olarak Ermeni hastanesinde yaşıyor.

•           Özcan, Anto Dayı’yı tanır mıydı?

Diyarbakır’da yaşlı insanların belleğinde Anto Dayı, Anton Amca olarak hâlâ yerini koruyor. Diyarbakır’da kiliseye ayak bastınız mı mutlaka biri size Anto Dayı’yı anlatır. Duymuş olmalıydı ama senaryodan sonra bir gezi video kaydını izleyip daha iyi tanıdı. O videoda Anto Dayı bize kilisenin kilitli kapısını açıyor ve izahat veriyordu. Anto Dayı’nın oradaki kıyafetinin aynısını giydirdi filmde bana. Hırka ve aynı renk gömlek…

•           Hiç sinema deneyiminiz olmamasına rağmen bu rolü oynamayı nasıl kabul ettiniz?

Özcan’ın istediği Anto dayı’yı oynamaktan ziyade benim kendimi oynamamdı. Çünkü ben Anto Dayı’yı oynasaydım belki de çok başarısız olacaktım. Çünkü benim diğer arkadaşlarımın aksine hiç tiyatro deneyimim ve kabiliyetim yoktu. Okul müsamerelerinde tiyatro koluna seçilirdim ama dekorları taşımaktan öte gidemezdim. Başrol verirler, başarısız oldum diye değiştirirlerdi; çünkü iyi rol yapamazdım. Özcanı çok sevdiğim ve çalışmalarında yardımcı olabilirim diye razı oldum, Özcan’ın istediği benim Anto Dayı rolü yapmamdan öte kendi kendimi oynamamdı. Havaya gireyim diye beni bir gece kilisede yatırmaya bile kalkıştı. Türkçe söylemem gereken bir cümleyi yanılıp Ermenice söylediğimde, “Böyle daha iyi oldu” deyip öyle bıraktı.

•           Filmden sonra bir şey değişti mi sizin için?

Diyarbakır’ı değil ama Suriçi’ni çok iyi biliyorum. Yeni Diyarbakır’ı bilmiyorum. Benim için Diyarbakır, Suriçi’nde, kiliselerin olduğu, küçelerin, dar sokakların olduğu Gâvur Mahallesi dedikleri, Keldanilerin, Ermenilerin, Süryanilerin, Yahudilerin yaşadığı, Abdullah Demirbaş’ın belediye başkanlığı yaptığı yer. O şehrin yabancısı değildim ama biraz daha aşinası oldum. Yankesicilerine varana kadar. Hatta o elini cebimde yakaladığım yankesiciyi bile bazen özlüyorum.

 

Kaynak: AGOS

 

“Biz Hrant Dink kadar cesur değiliz”

Müjgan Halis

Agos gazetesi bundan 15 yıl önce bir grup Ermeni aydının bir araya gelmesiyle kuruldu. Onlardan biri de kartvizinde ‘soğutma ustası’ yazan Sarkis Seropyan’dı. Gazetenin Ermenice sayfalarının editörlüğünü yapan Seropyan “Agos hep sol ve eleştirel bir gazete olacak,” diyor

Sarkis Seropyan (75) bir gazeteci, tanıyanlar onu Türkiye’nin yaşayan en bilgili aydınlarından olduğunu düşünüyor. Onun en önemli özelliklerinden biri de 60 yaşında Agos‘un kurucu kadrosunun içinde yer alması. İlk sayısı 5 Nisan 1996’da yayımlanan ve bu yıl 15 yaşına giren Agos gazetesinin doğum günü vesileyle bir araya geldiğimiz Seropyan’la gazetenin ilk günlerine gittik. Ermeni kimliğinin işkence çektiği günlerde yayımlanan, Kürt meselesinin bile Ermenilere atfetildiği o günlerde bir grup insanın büyük bir cesaretle yayımlama kararı aldığı Agos, sözcük anlamıyla ‘sabanın suda açtığı ark’ anlamına geliyor. 1915’te askeri doktor olan büyük dedesini kaybeden, ailesinin büyük kısmı dağılan Sarkis Seropyan üç kuşaktır İstanbullu olan bir Ermeni. Ortaokuldan sonra okuyamamış ve ‘soğutma ustası’ olmuş. Ama bir yandan da okuyup yazmaktan hiç vazgeçmemiş. Ve 60 yaşında kendisini Agos‘ta anadilinde yazı yazarken bulmuş. Hrant Dink’in öncülüğünde ‘suyun aktığı yer’ imgesi ile 15 yıl önce başlayan Agos‘un hikayesiniCangülüm Anahit ve Kazben kitabının da yazarı olan Sarkis Seropyan’la konuştuk.

– Bundan 15 yıl önce Agos‘u çıkartmaya karar verdiniz. O günlere geri dönelim mi?
– Benim o zamanlarda bir dükkanım vardı, 1995 yılında Hrant Dink bana geldi ve ‘Bir gazete kuruyoruz, var mısın ağabey?’ dedi. Ben de hiç nazlanmadan ‘Varım,’ dedim. Birkaç arkadaşla birlikte aylık bir dergi çıkarmayı ve orada bir şeyleri yazmayı zaten istiyordum. O güne kadar günlük gazetelerde ve sanat dergilerinde Ermenice yazı yazmışlığım da vardı. Ama daha çok seyahat yazıları ve güncel meselelerle ilgiliydim, politik konulara girmezdim. Bir araya geldikten sonra kafamızda gazeteyi tasarlamaya başladık. Gazetenin ilk kurucuları tanıdıklarımdı zaten, yaşça hepsinden büyüktüm.

PASKALYA, DOĞUM GÜNÜMÜZ
– O isimleri hatırlayalım mı?
– Tabii iyi olur. (Elindeki fotoğraflara bakarak) Hrant Dink, Luiz Bakar, Harutyun Şeşetyan, Anna Turay, Sarkis Seropyan, Arus Yumul, Sendi Zurikoğlu, Diran Bakar, Setrak Davuthan, Nıver Lazoğlu ve birkaç kişi daha…

– Siz o zaman 60 yaşında mıydınız?
– 60 mı oluyor bakayım, 1935 doğumluyum evet 60 yaşımdaymışım. Bu saydığımız kişilerin dışında o fotoğraflara girmeyen, giremeyen, girmek istemeyen arkadaşlarımız vardı. İsim saymak gerekirse Anna Turay’ın iş arkadaşları, yazarçizerlerden Ümit Kıvanç, Kemal Gökhan Gürses, Ragıp Duran. Ve 96’nın nisan ayında artık gazeteyi çıkarmaya karar verdik. Birinci sayımızı bir Paskalya Bayramı arifesinde çıkardık. Bu yüzden de Agos‘un yıldönümü hep Paskalya Bayramı’nda kutlanır. Önümüzdeki pazar (bugün) hem Paskalya’yı hem de Agos‘un yaş gününü kutlayacağız.

– Özel bir 15. yıl programı var mı?
– Hayır, biz 19 Ocak 2007’den beri öyle coşkulu kutlamalar yapmıyoruz. En son 10. kutlamamızı hep beraber yapmıştık. Yılbaşına da yakın bir tarihti. Hrant’la son eğlencemizdi o. Vur patlasın çal oynasın Hrant’ı oynatmıştık o gün.

DÖRT SAYFA ERMENİCE ÇIKIYOR
– Agos yıllar içerisinde nasıl bir etki uyandırdı sizce Türkiye kamuoyunda?
– Agos ilk yayımlandığı zamanlarda biriki tanıtım toplantısı yaptık. O toplantılardan biri de Gazeteciler Cemiyeti’nde yapılmıştı. Bu kokteyle Ermeni cemaatinden önemli kişiler geldiği gibi, Türk basınından da hayli etkili insan gelmişti. O günlerde kendimizi iyi tanıtabiliyorduk, insanlar kuyruğa girip abonelik kaydı yaptırıyordu. Ama o arada bizim cemaatimizden negatif bazı kişiler ‘Yahu ne kadar ömrü olacak ki böyle bir gazetenin, bir senelik abone olma, altı ay yeter, nasıl olsa altı aya kadar batar,’ diyordu. Hatta hiç gelmeyenler vardı, inkar edenler vardı, ‘Bunlar Ermeni alfabesine, Ermeni harflerine ihanet ediyor,’ diyenler vardı. Bir-iki sayıda biraz cesur sayılabilecek, devleti eleştiren yazılar çıkınca ‘Bunlar bir yerden güç alıyorlar, bunlar MİT yahu,’ bile dediler. İşin garip tarafı, biz bunları diyenleri tanıyorduk.

– Bunları Ermeni cemaati mi söylüyordu?
– Ne yazık ki hem de en ileri gelenleri. Bir ismi tepkilerimizle susturduk, hatta bayağı sert bir tepki göstermiş olmalıyız ki artık pek konuşmuyor. Ondan önce konuşur, yazardı. Bütün bunlara karşın, kimsenin adamı, kimsenin yakını olmadığımız için içimiz rahattı.

– Siz gazetenin Ermenice sayfalarının editörlüğünü yapıyorsunuz değil mi?
– Başlangıçtan beri Ermenice yazabildiğim için belki Ermenice sayfalarla ilgileniyordum. Ama zaman zaman başka sıfatlarım oldu, hatta yargılandım, ceza yedim. Bugün 24 sayfalık gazetenin dört sayfası Ermenice çıkıyor. Ve bu Ermenice çıkan sayfalar çeviri değildir. Ermenice sayfalarda özgün yazarlarımız var, onlar Türkçe sayfalarda yok.

Ermeni algısını değiştirdik
“Agos’un Ermenilerin Türkiye’de tanınmasına, en azından artık negatif değil de, pozitif tanınmasına büyük katkısı olduğunu düşünüyorum. Zaten en baştan beri amaçlarımızdan biri de buydu. 60 bin civarında olduğu tahmin edilen İstanbul Ermeni toplumunun (çünkü hiçbir nüfus sayımında Ermeniler sayılmamıştır) yüzde 80’i Ermenice okuyup yazamıyor. Bu yüzden Ermenice yayın yapan gazetelerin tirajı düşüyor ama Agos’un tirajı yükseliyordu. Çünkü Agos, Ermenice okuyamayan ama bu yüzden de kendilerini Ermenilerden uzak tutanları muhatap aldı. Karşı olanlar, küfredenler de yok değildi. Onlara bir sözümüz yok ama Ermeniyi düşman bilen dürüst insanlar Agos’u okumaya başlayınca kendisine öğretilenlerin yanlış olduğunu görüyordu. O günlerde Hrant ‘Oraya sakın gitme,’ denilen yerlere gitmiş, önce yuhalanmış ama sonunda oradan sarmaş dolaş çekilmiş fotoğraflarla ayrılmıştır. Bu, Agos’un tutumu sayesinde oldu ve Hrant’tan başka biri buna cesaret edememişti, ondan sonra da kimse ceserat edemedi. ‘Agos değişti,’ diye bir kanı varsa şundandır: Agos’un değiştiğini zannedenler Hrant’ın olmadığını fark edenlerdir. Biz Hrant kadar cesur değiliz galiba.”

Saldırganları pencereden izliyorduk
– Agos’u çevreleyen bir baskı, kuşatma süreci başladığında Agos çalışanları olarak neler yapıyordunuz?
– Pencereden izliyorduk onları. Her hafta yeni bir grup geliyordu. Bir gece ansızın geleceklerini söylüyorlardı, ‘ya sev ya terk et’ diye bağırıyorlardı. ‘Ya sev ya terk et’ sözü beni çok kızdırıyor. Çünkü ben kimsenin sevgisini ölçemediğime göre, kimse de benim sevgimi tartamaz. Bu söz dağda taşta, duvarda, her yerde karşıma çıkıyor. Bir keresinde Tunceli’de bile karşıma çıktı. O cümleyi görünce ‘Benim geleceğimi nereden duydunuz da, bunu yazdınız?’ diye takıldım, o sırada orada olan bir Kürt ‘Onu senin için değil, bizim için yazdılar,’ demişti. Geçen sene Van-Çatak karayolunda gidiyorduk, yeni yakılmış henüz dumanları tüten bir ormanlık alan gördüm. ‘Yangın mı çıktı?’ diye sorduğumda jandarmanın yaktığını öğrendim. PKK artık orada saklanmasın diyeymiş. Bunlar mı seviyor şimdi vatanı, ormanını yakan vatanını sevebilir mi? Biz gerçekten seviyoruz burayı, artık sağır sultan bile duydu bunu.

– Agos’un isim babası kim?
– Agos’un ismini gençler koydu esasında. Gençleri topladı bir gün Hrant: ‘Agos mu, Parev mi?’ diye sordu. Agos’un kelime anlamını öğrenince, ‘Agos olsun,’ dediler. Ama hakkını yemeyelim Agos ismini ilk ortaya atan o dönem Ermenice sayfalarını yapan Rupen Maşoyan’dı.

– Bundan sonrası için hedef ne?
– Yolumuza aynen devam ediyoruz. Bir gün Hrant’la konuşurken ‘Agos’un önemini sen bile tam olarak anlayamadın ağabey, gün gelecek anlayacaksın. Agos’tan önce ve sonra diye iki milat olacak,’ dedi. Dediği doğruydu ama ben o sözü biraz değiştiriyorum artık ‘Hrant’tan önce ve Hrant’tan sonra’ diye. Evet Agos’la çok şey değişti ama bunlar Hrant’la değişti. Biz yine Agos’u Hrant’ın çizdiği yoldan devam ettirmeye çalışıyoruz; yani sol, eleştirel ve her zaman inandığı doğruları savunan bir gazete olacağız.

 

Kaynak: http://www.sabah.com.tr/Pazar/2011/04/17/biz-hrant-dink-kadar-cesur-degiliz

“Ergenekon case was Hrant’s dream”

18 January 2010 / YONCA POYRAZ DOĞAN, İSTANBUL

If Turkish-Armenian journalist Hrant Dink, who was fatally shot in front of the headquarters of the bilingual Armenian weekly Agos in 2007, were alive today, he would have been overjoyed that the Ergenekon gang is being investigated, Agos Editor Sarkis Seropyan has said.

“If Hrant were alive and saw the Ergenekon case, he would have been over the moon,” he told Today’s Zaman for Monday Talk. “He would have supported the Ergenekon case much more than what we are able to do at Agos. He would not have been satisfied just by presenting the news related to Ergenekon.”Seropyan was referring to the investigation into Ergenekon, a neo-nationalist gang believed to be the extension of a clandestine network of groups with members in the armed forces and accused of being behind a number of unsolved murders of journalists, academics, public-opinion leaders and writers.

“It was his dream that those people’s masks would drop,” Seropyan said, referring to alleged members of Ergenekon investigated by the İstanbul Public Prosecutor’s Office.

An investigation in the wake of the Dink assassination revealed that a group of ultranationalists was behind the murder. Strong evidence suggested that some members of the group had ties with the police department in northern Trabzon, the hometown of the plotters.

Some gendarmes later confirmed that they had been tipped off about the plot to kill Dink before the murder was committed.

The Dink family lawyers have frequently leveled allegations that police have attempted to obscure evidence. Fethiye Çetin, who represents the Dink family in the trial, had told Monday Talk in 2008 that some people who have been arrested as a result of the Ergenekon operation were very active in the process leading to Dink’s murder.

However, although three years have passed since Dink was killed, the investigation into this vicious murder has yielded no conclusion.

Two Agos editors, Seropyan and Pakrat Estukyan, answered our questions about Agos after Hrant Dink and more.

Following the murder of Hrant Dink, you continued to publish Agos without any interruptions. How did that happen?

Seropyan: A lot of people flooded our offices right after the news. People — some of them we knew and some we did not know or like — came to help us to put out the paper. With their support, we were able to publish a special issue. Indeed, they did it. Long-time Agos page designer Ümit Kıvanç, who is no longer with us, did the unforgettable front page. That issue sold about 50,000 copies even though our circulation did not normally exceed 5,000.

What is your circulation now?

Seropyan: With that special issue, we had an upsurge in our circulation, and since then it has gradually decreased and come to a balance of around 8,000-10,000 copies.

“Friends of Hrant” has just released a press statement noting that it’s been three years since his murder and those who masterminded it are still free. What do you think?

Seropyan: In honor killings, adults use minors to avoid harsher punishments, and this seems like what adults did in planning Hrant’s murder. A report prepared by the Dink family lawyers indicates the facts and the process in which the case was not resolved despite those facts very well. There are only a couple of boys that have been brought before the court as assassins. Some of the people whose breath I sometimes felt on my neck during the hearings are now being tried in connection with Ergenekon. They were so-called lawyers, jurists, generals, etc., but they are now responsible to the court. Sooner or later, Hrant’s case is going to be linked with the Ergenekon case even though we don’t know how far Ergenekon will be pursued. But if it is pursued, it will be good for the country. If Hrant were alive and saw the Ergenekon case, he would be over the moon. He would jump for joy. He would have supported the Ergenekon case much more than what we are able to do at Agos He would not have been satisfied just by presenting the news related to Ergenekon. This case against Ergenekon was his dream. It was his dream that those people’s masks would drop.

What do you think Dink would have done at Agos in relation to the Ergenekon case? Can you imagine it?

Seropyan: He was so different. He would have done something that we cannot even think about. Fatih Sultan Mehmet [“the Conqueror”] II had his warships transported overland. Hrant would have his ships moved overland as well. We can’t even dream about it.

What strikes you the most in the report prepared by the Dink family lawyers?

Seropyan: The report repeats the sentence “Hrant Dink was killed on Jan. 19, 2007,” every few paragraphs. It reminds us of that fact frequently because we need to remember it frequently. We should never forget this fact, and we will not. If we forget this, the Ergenekon case will lose its importance. Turkey’s democratization process has been directly linked with Hrant’s murder. Nobody should forget that Hrant was killed on Jan. 19, 2007. Anybody who has real love for her or his country should remember this. We love this country. We love Anatolia, where our grandparents lived. When I go to Anatolia, I want to feel the land so much that I walk barefooted there. I don’t even do that in my home in İstanbul. I am 75 years old, and I have many diseases, from hypertension to diabetes, but I get better when I am in Anatolia. My blood pressure drops even though I eat salty cheese and rich foods there.

Would Dink go to Anatolia as well?

Seropyan: He would sometimes, but he did not have much time to do so. Before he was murdered, he took frequent trips abroad. He would be called to speak at conferences. He received his passport only a few years before his murder because he had been banned from exiting the country due to his leftist political activities in his youth.

‘Official policies no longer convince people’

Do you think Dink’s murder played a role in increasing empathy in Turkish society toward Armenians?

Estukyan: Yes, it did. In the background of that empathy, there is the fact that the state’s official policies were no longer convincing for people. If the state had not adopted policies of denial, Dink’s murder could have been just another killing of a journalist. But at the moment that he was killed, 72 million in Turkey knew that he was killed because he was an Armenian. Why him but not other Armenians? Because he was telling the truth. The funeral ceremony clearly showed people’s reactions.

Do you think those feelings of empathy still exist?

Estukyan: The initial euphoria died out after a while, but such events can be turning points in people’s lives. I saw a reflection of this in a column by Taraf writer Hilal Kaplan, who referred to Dink as “Hrant Abi” [Brother Hrant]. She wrote that she was deeply affected by two events in her life: One is that she went to the university she wanted but was expelled because of her headscarf, and the second one is the murder of Dink. She further explained why she refers to Dink as “Hrant Abi,” someone she did not even know before his death. She wrote that she read all of Dink’s writings after his murder and felt close enough to call him “Hrant Abi” and that she feels so sorry that she never met him. By attending his funeral ceremony, she wrote, she felt like she was doing a meaningful thing in her life. Therefore, we can say that some people, especially intellectuals, have had similar experiences. But back to your question, if we are talking about the general public, I don’t think that that is the case. Some people who were at Dink’s funeral three years ago now think that the investigation into generals under the Ergenekon case is a scam by Islamists. There are paradoxes in Turkish society.

Since Dink traveled abroad before his death and his ideas were being closely observed, how was he perceived there?

Estukyan: With surprise, because he was an unconventional man. He would say that Turks are very good people but the state policies were fascist. For a typical Armenian who has never been to Turkey or never had contact with a Turk, that was not acceptable because he or she would think of Turks and the Turkish state as one. One positive that came out after Hrant’s death is that Turks and Armenians in Germany and France came together for memorial activities. Ever since Turkish people moved to Germany as workers — and there were some Armenians among them — Turkish and Armenian associations have avoided organized social activities together. So it is significant that they do this now. It is the success of Hrant’s words, which have been internalized by some people.

Seropyan: Turkey has recently been talking about Mehmet Ali Ağca’s [who murdered Turkish journalist Abdi İpekçi and attempted to assassinate Pope John Paul II] release. I noticed on television last night that cameras showed Abdi İpekçi Street, and I asked myself why the İstanbul City Council chose not to rename Şafak Street, where Hrant was murdered, “Hrant Dink Street.” There have been comical explanations for that by the city council, including that postmen would have difficulties finding the street if its name were changed. This happened despite the fact that the İstanbul mayor comes to our commemorative activities for Hrant. There were similar problems when we had an initiative to construct a subtle memorial at the place where Hrant was murdered. I refer to this because your question was in regard to perceptions in Europe. In Marseilles, there are 16 streets named after influential Armenian people. There is also a street in Marseilles bearing Hrant’s name. In Paris, there is a school named “Hrant Dink.” In Armenia, there is a lecture room at a university named “Hrant Dink.”

Friends of Hrant ask: Who killed Hrant Dink?

“And let us give the answer. It was an ‘official’ collective will that killed Hrant. Those who hold this will are brutal, coward and deceitful. They cannot come to light; they cannot dare to show themselves.

“Remember the ‘Cage’ plot unearthed in the depths of the deep state. Remember how Hrant’s murder was defined as an ‘operation.’

“They are also trying to take us into their darkness, us — the friends and lovers of Hrant demanding justice. They want to leave us breathless in the dust of court files, they want us to get weary of following the trials, they want us to feel despair in our pursuit of justice. We will not do so. We cannot afford it.”

 

‘Turkish-Armenian relations will normalize’

When Agos was found in 1996, one of its goals was to contribute to the normalization of relations between Turkey and Armenia. Do you still have hopes for that as there are steps in that regard?

Seropyan: Those are delayed steps. I was more hopeful at the beginning but not now. On both sides, the nationalist forces are too powerful, and they are not even warm to the idea of having good neighborly relations, let alone being friends. The opposition says that everything the governments are doing in the process is wrong and they are right!

I would like to turn to Mr. Estukyan at this point and ask his opinion on the same issue. Are you hopeful that relations will improve with Armenia?

Estukyan: I am hopeful, even though I agree with Sarkis that politicians are not usually sincere and the opposition does not help either. But I am hopeful because the world is changing in such a way that there is a requirement for the resolution of old problems, especially in the Caucasus. In the past, only military power and military pacts have been important in this strategically important part of the world. But now the issue is about the region’s energy resources, transportation routes and how they can be safe and secure. Armenia and Turkey are both in the region, and a conflict in that area would not contribute to development and the transfer of energy resources. The West apparently does not want to take that risk, and both the United States and the European Union think the same way.

Do you think the international community will also help eliminate problems between Armenia and Azerbaijan?

Estukyan: It has to. It has to do that in order to end the conflicts in the region that are causing instability.

Seropyan: I’d like to add that I don’t find politicians sincere, but eventually the borders will be opened and people will interact more. From the founding of the Turkish Republic until very recently, Turkish authorities have declared that “Turkey is surrounded by enemies.” How has it been possible that Turkey has been on bad terms with all of its neighbors? This is changing now in a positive direction. Are all the neighbors of Turkey now good but Armenia? This will change, too.

Both Agos editors say Hrant was unique

Sarkis Seropyan, one of the founding members of Agos, worked closely with Hrant Dink as an editor until his murder on Jan. 19, 2007. Pakrat Estukyan has been an editor at Agos for two years and writes for the Armenian pages. Both editors say Dink was so different and unconventional that people would have difficulty categorizing him in one group or another.

 

Kaynak:http://www.todayszaman.com/newsDetail_getNewsById.action;jsessionid=F0071695744A9EB65C7697589565E062?newsId=198828

“L’affaire Ergenekon était le rêve de Hrant”

(Traduction Georges Festa)

« L’affaire Ergenekon était le rêve de Hrant »

par Yonca Poyraz Doğan

Todays Zaman, 18.01.10

« Si Hrant vivait et voyait l’affaire Ergenekon, il serait aux anges ! », nous confie Sarkis Seropyan. « Il suivrait beaucoup plus cette affaire que nous ne pouvons le faire à Agos. Il ne se contenterait pas de présenter les actualités liées à Ergenekon. »

Seropyan se réfère à l’enquête visant Ergenekon, un groupe néo-nationaliste présumé issu d’un réseau clandestin de groupuscules comprenant des membres des forces armées et accusé d’être derrière plusieurs assassinats non résolus de journalistes, universitaires, leaders d’opinion et écrivains.

« C’était son rêve de voir tous ces gens démasqués. », note Seropyan, se référant aux membres présumés d’Ergenekon, poursuivis par le Procureur public d’Istanbul.

Une enquête, suite à l’assassinat de Dink, a révélé qu’un groupe d’ultranationalistes était derrière ce meurtre. De fortes preuves laissent penser que certains membres de ce groupe avaient des liens avec les services de police au nord, à Trabzon, lieu d’attache des conspirateurs.

Des gendarmes ont ensuite confirmé avoir été informés du complot visant à tuer Dink, avant que le meurtre ne soit commis.

Les avocats de la famille Dink ont affirmé à plusieurs reprises que la police a tenté de masquer les preuves. Fethiye Çetin, qui représente la famille Dink à ce procès, nous avait confié  en 2008 que certaines personnes, arrêtées suite à l’opération Ergenekon, furent très actives dans le processus qui conduisit au meurtre de Dink.

Néanmoins, bien que trois ans se soient écoulés depuis l’assassinat de Dink, l’enquête concernant ce crime haineux, n’a abouti à aucune conclusion.

Deux rédacteurs d’Agos, Seropyan et Pakrat Estukyan, ont répondu à nos questions sur Agos après Hrant Dink et d’autres sujets.

  • Yonca Poyraz Doğan : Après le meurtre de Hrant Dink, vous avez continué à publier Agos sans aucune interruption. Comment les choses se sont-elles passées ?
  • Sarkis Seropyan : Beaucoup de gens ont défilé dans nos bureaux juste après la nouvelle. Certains – que nous connaissions ou que nous ne connaissions pas – sont venus nous aider à éditer le journal. Grâce à leur contribution, nous avons pu éditer un numéro spécial. Qu’ils ont fait. C’est Ümit Kıvanç, aujourd’hui disparu et qui a travaillé longtemps à Agos comme graphiste, qui a réalisé cette couverture inoubliable. Ce numéro s’est vendu à 50 000 exemplaires, alors que notre tirage normal ne dépasse pas 5 000.
  • Yonca Poyraz Doğan : Quel est votre tirage actuellement ?
  • Sarkis Seropyan : Avec ce numéro spécial, notre tirage a augmenté, mais depuis il a progressivement décliné, pour s’équilibrer entre 8 000 et 10 000 exemplaires.
  • Yonca Poyraz Doğan : Les Amis de Hrant viennent de publier un communiqué de presse rappelant que trois ans se sont écoulés depuis son assassinat et que ceux qui l’ont commandité sont toujours en liberté. Qu’en pensez-vous ?
  • Sarkis Seropyan : Dans les crimes d’honneur, les adultes utilisent des mineurs afin d’éviter des condamnations plus lourdes et c’est apparemment ce que des adultes ont fait en planifiant le meurtre de Hrant. Un rapport préparé par les avocats de la famille de Dink précise les faits et le processus grâce auquel l’affaire n’a pas été résolue, en dépit de ces mêmes faits. Seuls deux jeunes hommes ont été présentés devant le tribunal en tant qu’assassins. Certaines personnes que je sentais respirer derrière moi lors des audiences sont maintenant jugées en liaison avec Ergenekon. Ce sont des soi-disant avocats, juristes, généraux, etc, mais ils sont maintenant responsables devant la justice. Tôt ou tard, l’affaire Hrant trouvera un lien avec l’affaire Ergenekon, même si nous ignorons jusqu’où Ergenekon sera poursuivi. Mais s’il l’est, ce sera une bonne chose pour le pays. Si Hrant était vivant et voyait l’affaire Ergenekon, il serait aux anges. Il sauterait de joie. Il suivrait beaucoup plus l’affaire Ergenekon que nous ne pouvons le faire àAgos. Il ne se contenterait pas de présenter les actualités liées à Ergenekon. Cette affaire visant Ergenekon, il en rêvait. C’était son rêve de voir tous ces gens démasqués.
  • Yonca Poyraz Doğan : Selon vous, qu’aurait fait Dink à Agos en liaison avec l’affaire Ergenekon ? Pouvez-vous l’imaginer ?
  • Sarkis Seropyan : Il était tellement différent ! Il aurait sûrement fait quelque chose que nous n’imaginons même pas. Fatih [Le Conquérant] Sultan Mehmet II fit transporter ses navires à travers les terres. Hrant aurait transporté lui aussi ses navires à travers les terres. Qui peut se le figurer ?
  • Yonca Poyraz Doğan : Qu’est-ce qui vous frappe le plus dans le rapport préparé par les avocats de la famille de Dink ?
  • Sarkis Seropyan : Le rapport répète la phrase “Hrant Dink a été tué le 19 janvier 2007, dans plusieurs paragraphes. Il nous rappelle fréquemment le fait, car nous avons fréquemment besoin de nous en souvenir. Nous ne devons jamais oublier ce fait et nous n’oublierons pas. Car si nous l’oublions, l’affaire Ergenekon perdra en importance. Le processus de démocratisation de la Turquie est directement lié au meurtre de Hrant. Personne ne doit oublier que Hrant a été tué le 19 janvier 2007. Tous ceux qui éprouvent un réel amour pour ce pays doivent s’en souvenir. Nous aimons ce pays. Nous aimons l’Anatolie, où vécurent nos grands-parents. Quand je vais en Anatolie, j’ai tellement envie de ressentir cette terre que j’y marche nu-pieds. Je ne le fais même pas chez moi à Istanbul. J’ai 75 ans, j’ai beaucoup de problèmes de santé, de l’hypertension au diabète, mais je vais mieux quand je suis en Anatolie. Là-bas, ma pression sanguine baisse, même quand je mange du fromage salé et une nourriture riche.
  • Yonca Poyraz Doğan : Dink allait-il aussi en Anatolie ?
  • Sarkis Seropyan : Parfois, mais le temps lui manquait. Avant d’être assassiné, il voyageait fréquemment à l’étranger. Il était invité à des colloques. Il n’obtint son passeport que deux ans avant son assassinat, ayant été interdit de sortie du territoire à cause de ses activités politiques de gauche durant sa jeunesse.

“La politique officielle ne convainc plus les gens.”

  • Yonca Poyraz Doğan : “Pensez-vous que le meurtre de Dink ait joué un rôle dans l’empathie croissante au sein de la société turque à l’égard des Arméniens ?”
  • Pakrat Estukyan : Oui, tout à fait. A l’arrière-plan de cette empathie, il y a le fait que la politique officielle de l’Etat ne convainc plus les gens. Si l’Etat n’avait pas adopté une politique de déni, le meurtre de Dink aurait pu n’être qu’un assassinat de plus d’un journaliste. Mais à partir du moment où il fut tué, du fait qu’il était Arménien, 72 millions de gens en Turquie ont su qu’il avait été tué parce qu’il était Arménien. Pourquoi lui et pas d’autres Arméniens ? Parce que lui disait la vérité. La cérémonie des obsèques montra clairement les réactions des gens.
  • Yonca Poyraz Doğan : D’après vous, ces sentiments d’empathie existent-ils toujours ?
  • Pakrat Estukyan : L’euphorie initiale disparut quelque temps après, mais ce genre d’événements peuvent constituer des étapes décisives dans la vie des gens. J’ai lu une réflexion de ce genre dans un article d’Hilal Kaplan, journaliste à Taraf, qualifiant Dink de “Hrant Abi” [mon frère Hrant]. Elle écrit qu’elle fut profondément affectée par deux événements dans sa vie. Le premier, lorsqu’elle s’inscrivit à l’université qu’elle souhaitait, mais dont elle fut exclue à cause de son foulard, et le second est le meurtre de Dink. Elle explique ensuite pourquoi elle se réfère à Dink en tant que “Hrant Abi”, alors qu’elle ne le connaissait même pas avant sa mort. Elle lut, dit-elle, tous les écrits de Dink après son assassinat, se sentant suffisamment proche de lui pour l’appeler “Hrant Abi” et qu’elle ressentit beaucoup de peine de ne jamais l’avoir rencontré. En assistant à ses obsèques, écrit-elle, elle eut l’impression de donner un sens à sa vie. L’on peut donc dire que certaines personnes, en particulier les intellectuels, ont éprouvé ce genre d’expériences. Mais pour revenir à votre question, si nous parlons de l’opinion en général, je ne pense pas que tel soit le cas. Certaines personnes présentes aux obsèques de Dink il y a trois ans, pensent maintenant que l’enquête visant des généraux au titre de l’affaire Ergenekon est un coup des islamistes. Ce sont les paradoxes de la société turque.
  • Yonca Poyraz Doğan : Comme Dink voyageait avant sa mort et que ses idées étaient observées de près, comment était-il perçu ici ?
  • Pakrat Estukyan : Avec étonnement, car c’était un homme peu conventionnel. Disant que les Turcs sont un peuple très bon, mais que la politique étatique est fasciste. Pour un Arménien lambda, qui n’est jamais allé en Turquie ou n’a jamais eu de contact avec un Turc, ce n’est pas acceptable car lui ou elle confond les Turcs et l’Etat turc. Le point positif qui surgit après la mort de Dink, c’est que des Turcs et des Arméniens en Allemagne et en France se sont rassemblés lors de manifestations commémoratives. Depuis l’époque où des Turcs sont partis en Allemagne comme ouvriers – et il y avait quelques Arméniens parmi eux -, les associations turques et arméniennes se gardaient d’organiser ensemble des activités sociales. Il est donc significatif qu’elles le fassent maintenant. C’est là un écho aux paroles de Hrant, que certains ont intériorisées.
  • Sarkis Seropyan : La Turquie a récemment commenté la libération de Mehmet Ali Ağca [qui assassina le journaliste turc Abdi İpekçi et tenta d’assassiner le pape Jean-Paul II]. J’ai noté à la télévision hier soir que les caméras montraient la rue Abdi İpekçi, et je me suis demandé pourquoi la Mairie d’Istanbul n’a pas choisi de rebaptiser Şafak Street, où Hrant fut assassiné, Hrant Dink Street. Des explications risibles ont été données par cette même Mairie, y compris le fait que les postiers auraient des difficultés à trouver la rue si son nom était modifié ! Ceci en dépit du fait que le maire d’Istanbul est présent lors de nos actions commémoratives, en souvenir de Hrant. Même genre de problèmes lorsque nous avons pris l’initiative d’ériger un mémorial discret à l’endroit où Hrant a été assassiné. Je me réfère à cela car votre question concernait les perceptions en Europe. A Marseille, 16 rues portent le nom de personnalités arméniennes. Une rue de cette ville porte même le nom de Hrant. A Paris, il existe une école nommée Hrant Dink. En Arménie, l’amphithéâtre d’une université a pris le nom de Hrant Dink.

Les relations turco-arméniennes vont se normaliser

  • Yonca Poyraz Doğan : Lorsque Agos fut fondé en 1996, un de ses objectifs était de contribuer à la normalisation des relations entre Turquie et Arménie. Gardez-vous quelque espoir, compte tenu des avancées à cet égard ?
  • Sarkis Seropyan : Ces étapes sont retardées. J’avais plus d’espoir au début, pas maintenant. Des deux côtés, les forces nationalistes sont trop puissantes et ne sont guère enthousiastes à l’idée d’avoir de bonnes relations de voisinage, encore moins d’amitié. L’opposition soutient que tout ce que fait le gouvernement dans ce processus est mauvais et que c’est eux qui ont raison !
  • Yonca Poyraz Doğan : J’aimerais m’adresser à M. Estukyan sur ce point et lui demander son opinion à ce sujet. Gardez-vous l’espoir que les relations s’améliorent avec l’Arménie ?
  • Pakrat Estukyan : J’ai espoir, même si je suis d’accord avec Sarkis sur le fait que les politiciens n’ont pas pour habitude d’être sincères et que l’opposition n’aide pas non plus. Mais je garde espoir car le monde change, en ce sens qu’il existe une volonté de régler de vieux problèmes, en particulier au Caucase. Dans le passé, seuls la force militaire et les accords militaires ont importé dans cette région du monde stratégiquement importante. Mais aujourd’hui, la question concerne les ressources énergétiques, les voies de transport et comment celles-ci peuvent être protégées et sûres. L’Arménie et la Turquie se trouvent toutes deux dans la région, et un conflit dans cette zone ne contribuerait pas au développement et au transfert des ressources énergétiques. Apparemment, l’Ouest ne veut pas prendre ce risque, et les Etats-Unis comme l’Union Européenne pensent de même.
  • Yonca Poyraz Doğan : Pensez-vous que la communauté internationale aidera aussi à éliminer les problèmes entre l’Arménie et l’Azerbaïdjan ?
  • Pakrat Estukyan : Elle doit le faire. Afin de mettre un terme aux conflits dans cette région, facteurs d’instabilité.
  • Sarkis Seropyan : J’aimerais ajouter que je ne trouve pas les politiciens sincères, mais finalement les frontières s’ouvriront et les gens auront plus d’échanges. Depuis la fondation de la république de Turquie, jusqu’à très récemment, les autorités turques ont déclaré que “la Turquie est entourée d’ennemis”. Comment a-t-il été possible que la Turquie fusse en mauvais termes avec tous ses voisins ? Les choses évoluent maintenant dans un sens positif. Tous les voisins de la Turquie seraient-ils bons maintenant, sauf l’Arménie ? Cela aussi va changer.

Les Amis de Hrant demandent : qui a tué  Hrant Dink ?

  • Voici notre réponse : c’est une volonté collective officielle qui a tué Hrant. Ceux qui ont manifesté cette volonté sont brutaux, lâches et fourbes. Ils n’apparaîtront jamais en pleine lumière; ils n’osent même pas se montrer !
  • Souvenez-vous du complot de la Cage révélé au sein de l’Etat profond. Souvenez-vous comment le meurtre de Hrant fut présenté comme une “opération”.
  • Ils essaient aussi de nous entraîner dans leurs ténèbres – nous, les amis et proches de Hrant, qui demandons justice. Ils veulent nous faire mordre la poussière des prétoires, ils veulent nous faire désespérer dans notre quête de justice. Nous nous y refusons. Nous n’en avons pas le droit!

 

Source : http://www.todayszaman.com/tz-web/mobile.do?load=wapDetay&link=198828

Traduction : © Georges Festa pour Denis Donikian – 01.2010

Cliché  Hrant Dink : http://cmes.hmdc.harvard.edu/files/uploaded_images/hrant-1.jpg

 

Kaynak: Denis Donikian

ERİVAN GÜNLÜĞÜ – Birlikte şarkı söylemenin keyfi yaşamın kendisi kadar

Sayılı günler çabuk geçiyor… Konserler, fotoğraf sergileri ve bilimsel toplantılar derken zaman akıp gitti. Yeni yüzlerle karşılaştık. Onlarca dostumuzla kalıcı ilişkiler kurduk… Ülke kadar büyük başkentte adım basmadığımız toprak kalmadı. Girdiğimiz çıktığımız her kapıda, her sokakta bizi duyanlar; bizlerle konuşma çabasına girişti. Sevindik, yadırgadık ama ilerleyen günlerde şaşırmadık. Kardeşlerimizle olan buluşmamız çok özel muhabbetlerle gelişiyor ve karşılıklılık gerekiyordu. Bunları da konuştuk.

Bizleri Erivan’a davet eden Naregatsi Art Enstitute, bir sivil toplum kuruluşu… Amerika’da bir yönetim merkezleri (2001), Erivan (2004) ve Karabağlar (2006)’da da şubeleri var. Etkin yer başkentteki merkez. Karabağlar’daki şubede yoksul çocuklara ücretsiz olarak; müzik, dikiş, halk oyunları, el sanatları, plastik sanatlar öğretiliyor. Beyrut Amerikan Üniversitesi’nde İş Yönetimi okuyan (Gaziantepli) merkezin kurucusu Nareg Hartounian’la konuşuyoruz…Din bilgesi Grigor Naregatsi adını verdikleri merkezin (sorularımız üzerine) fonlama kabul etmediğini ve proje bazındaki işleri yakın çevresiyle çözümlediğini söylüyor… Erivan’daki merkezde 200 kişilik birçok amaçlı etkinlik salonu, bir sergi salonu, bir sahne ve pek çok atölye odası var. Profesyonel olarak yönetimini sürdüren gençlerle de konuşuyoruz. Hepsi, Ermenistan gençliğinin kültür ve sanat gereksinimleri için bir şeyler yapmanın yoğun çabasından büyük keyif duyduklarını söylüyor. Buna tanık oluyoruz. Halk oyunları provasına yüze yakın genç geliyor. Müzik çalışması ve sonrasındaki konseri de 200 kadar insan izliyor. Tamamen katılımcılık esaslı bir program uygulaması var. Türkiye’den Hemşin’e ilişkin mimari ve portrelerden oluşan bir fotoğraf sergisi yollamıştık. Hemen ardından yağlı boya bir sergi başladı. Her nedense bir yayın yapmayı tasarlamadıklarını; işlerinin öğrenmek ve sunmak olduğunu; ‘kirlenmeyelim istiyoruz’ diyerek, açıklıyor.

***

Araştırmalar sürdükçe gerçekler ortaya çıkar…

Ermenistan’a birlikte gitme keyfi ve deneyimini yaşadığımız çok değerli meslektaşımız, ahparikimiz Agos yöneticisi ve yazarı Sarkis Seropyan (ağabeyimiz) ile de konuşalım, dedik… Sözü ustaya bırakmak doğrusu: “Gençler açısından çok yeni bir bilgilenme düzeyi olabilir. Onun için anlatmalıyım… 15-16 yıl önce bir dostum Hemşin Ermenileri adlı bir makale getirmişti. Türkçe’ye çevirirsen, kültür hizmeti yapmış olursun, demişti. Agos henüz yokken, zaten çeviriler yapıyordum. Bilimsel bir makaleydi. Fotokopiyi önüme aldım ve hazırlanan önsözü de koyma ricasını dikkate almamı rica ettiği, çeviriye başladım. Çeviri bitti, yayınevi çalışmamı genişletmemi istedi. Vartavar da olmak üzere kimi kültür aidiyetleri, sözcükleri vs. için eklemeler yaptım. Bağdik Avedisyan müstear ismiyle Hemşin Gizemi adlı (Belge Yayınları; Levon Haçikyan’ın) kitabı yapmış olduk. Paruyr Muradyan isimi Ermenistanlı bir profesörün hazırladığı değerli önsözlü kitap yıllar içinde çok ilgi gördü ve referans kitapların başında geldi. Makale halinde Ermenistan’da bir dergide yayımlanmıştı. Ulusal Bilimler Akademisi’nin bülteninde Sovyetler zamanında yayımlanmıştı.

Gençlerin yeni yeni ilgilenmesinin nedeni; aynen Hıristiyan Türklerin var oluşunun öğrenilmesi gibi bir öğrenme durumudur. Romanya’da, Moldavya’da var biliyorsunuz. Müslümanlığı kabul etmiş; Ermeniler’in kabul etmiş olduğunu öğrenmek onları heyecanlandırmış ve bilgilenmeye itmiştir. Kim ne der ve nasıl kabul eder bilemem tabii. Yoksa burada (Erivan’daki) ‘fastfoodcu’ gençler bu konularla ilgilenmezler bile.

Bana göre (akademisyen olmadığım halde) Hemşinliler aynı Ermenistan’da örnek gösterebileceğimiz benzerleri (Karabağlılar) gibi, kendilerini herhangi bir milletin hükümranlığı altında görmek istemiyorlar. Sanki… Karabağlılar dağlık bir bölgede yaşar. Bunlara dünyanın neresinde rastlarsınız rastlayın Karabağlıyız derler. Bizim Hemşinliler de doğrudan Hemşinliyim der. Hatta Hamşentsiyim der. İlk aidiyetini böyle görmek lazım. Yakıştırmaktan ziyade kendilerini nasıl hissettekleri önemli. Bunları başkalarından ayıran en önemli etmen de doğal olarak dilleridir. Hopa Hemşinliler bu dili korur, Baş Hemşinliler de geleneklerini korur. Vartavar gününü aynı isimle herkes kullanılır. Sınırlar, yükseklikler aşılınca da farklılaşılabiliyor. 2 bin metre geçilince Vartovar kutlanıyor. Sahilde bu yoktur…

Dil konusunda bazı şeyler de söylemeliyim. Fazla söylenmiyor ama, terkedilmiş tarihi yöreler bilirsiniz, 10 santim toprakla örtülür. Her sene bu miktar artar ve höyükler dola dola yükselir. Konuşulan diller de zaman içinde başka dil ve kültürlerden etkilenir. Bir zaman geliyor ki, beş yüz sene önce kullanılan dille hiç ilgisi olmadığını görüyoruz. Bin sene evvelki de bambaşka bir dildir. Yazılı dilde de böyledir. Klasik bir Ermenice vardır. Halkımıız bunu anlamaz… Hemşinliler de dağlık yörelerde yaşadıkları için muhtemelen ve sahildekilerle ilgisi olmadıkları için dilleri korumuşlar. Özellikle kadınlar… Torun, ninesinden hangi dili öğrenmişse aile içinde bu dil kullanılmış. Erkekler, gurbet ve askerlik sırasında başka dilleri öğrenmişler ve etkilenmişler. Bu dil böyle korunmuş ve otantik haliyle bugünlere gelebilmiş. Batı Hemşinlilerin konuştuğu Ermenice diyalekt, aslında bin sene evvelki ;Ermenice dilinin özüdür, aynısıdır. Diğer Ermeniler, Soçi’de ve KrasNadar’da başka diyalekt kullanırlar. Adapazarlılar’da da farklıdır. Yayla köyleri orijinaldir. İstanbul’daki ve Ermenistan’daki insanlarımızın konuştukları dil muhtemelen özgün haliyle Hemşin dilidir. Bana öyle geliyor. Ermeniler de gurbetçidir. Diyaspora nedeniyle dilde bozulma olmuş. Rus ve İran etkisi vardır Ermenistan’da… Buranın Ermenileri Çarlık dünyasının arka bahçesiydi. Burada bütün gençler Rusya konuşurdu. Resmi dil Rusça ve Ermenice’ydi. Bozulmalar bu yüzdendir… Tabii, bütün bunlar bilim insanlarının işi. Yoksa, kim kendini ne hissediyorsa aslolarak da öyle kabul edilmelidir.”

Sarkis ahparike teşekkürlerimizle…

***

Bir tek şeye inanıyorum “BÜYÜK İNSANLIK”…

Gece Arto’nun kulübündeyiz. Abisi Onno Tunç ile birlikte başta Sezen Aksu olmak üzere popüler Türk müziğine büyük katkıları olan Arto, konuştukça çatallaşması artan sesiyle kulağımızda çınlıyor: “Büyük Ermeniler, Büyük Türkler falan yok. İstemiyorum. Önce insan olunmalı. Sınıra yazmışlar: Her Türk Asker Doğar… Ben de karşısına gidip yazdım; Her Ermeni İnsan Doğar. Gidip, Ruslar’a şikayet etmişler bizi. Bana geldiler. Kaldıracaksın, dediler. Kaldırmadım… Ayıp mı ettim? Ben, herkesin kardeşçe sözler söylemesini ve barışçı bir ortamda yaşamasını istiyorum. Böbürleneceğimiz tek yanımız kardeşliğimiz olmalı. Burada da bana itiraz edenler olmuştu. Beş yıl önce yuhalamışlardı. Türkiye’den gelen bir müzisyendim ve ne yapacağımı bilmiyorlardı. Şimdi herkesin gözbebeğiyim… Burada herkesin elçisiyim… Her dilin, her kültürün… Bu yanımı görüp, sevdiler artık… Benim dilim evrenseldir, müzik yapıyorum. Barıştan yan çizmiyorum… Samatyalı’yım ben, sözlerim dobradır. Herkes işini yapsın, iyi yapsın isterim. Benim işim müzik yapmak ve insanlık beklemek… Nâzım’ın dediği gibi ‘Büyük İnsanlık’… Başka bir derdim yok… Yaz bunları Adnan kardeşim, uyuma öyle…

Yazıyorum işte… Üstelik birlikte müzik bile yaptık. Başkalarının çaldığı bir kulüpte karşı karşıya oturduk ve ritim tuttuk. Bunu da yazayım da, kayıtlara geçsin… Arto gülüyor. “Yaz Adnan abi, yaz. Söz uçar…” Hoş adam Arto…

Kaynak: Birgün, 08.08.2008

“Kendimi dinazor gibi hissediyorum.”

Engin Erkiner

Gazeteci olmadığını yani meslekten gazeteci olmadığını söylüyor Sarkis Seropyan. “Arada gezi notları gibi bir takım kitaplar yayınladım. Agos gazetesi çıkmadan önce biz Agos’u aylar öncesinden hazırlıyorduk birkaç arkadaşla birlikte. Tabi Hrant bu işin başındaydı. Bu gazeteyi çıkarmaya karar verdiği zaman Hrant:

“Var mısın?” dediğinde, varım dedim. Ne yazık ki arkadaşlardan hiç birisi kalmadı yanımızda, çevremizde. Uzaklaştılar. Hrant’la ikimiz kalmıştık. En son Hrant kalacak diye düşünüyorduk o da olmadı.

Kendimi dinazor gibi hissediyorum”. Diyor. Seropyan’nın 2003 yılında Belge yayınları tarafından basılan

“Can Gülüm Anahit ve Kazben Ermeni Tanrıları Konuşuyor” adında bir kitabı bulunuyor.

 

– Hrant Dink’in öldürülmesinin ikinci yılında ondan ve sürdürülen Hrant Dink davasından biraz bahseder misiniz?

96’yılında Hrant ve arkadaşları daha doğrusu yayına karar verdiklerinde ortamın uygun olduğunu düşünüyorlardı. O ortam ne idi? Sonuçta biraz ifade özgürlüğü dediğimiz, her neyse artık bu ifade özgürlüğü insanların görüs açılarına göre degişiyor. Örneğin: Hrant Dink’in davasının, celsenin görüşüldüğünü ve karara varıldığını gazetemizde haber verdiğimiz zaman bütün diğer gazeteler gibi bu gazetenin yayın sorumlusu ve sahibine ayrıca Hrant Dink’e bu sözleri söylediği için, bizlere de yayınladığımız için mahkeme açılıyor ve biz mahkum oluyoruz. “Hani ifade özgürlüğü bunun neresinde?” Derseniz yahut “diğer gazeteler aynı haberi verdiği halde onlara niye dava açılmıyor?” Diye sorduğunuz zaman; “sizin kimlik özelliğiniz” deniliyor. Hakim tarafından böyle bir ifade özgürlüğü söz konusu. Biz mahkemeyi etkilemiş olmakla suçlanıyoruz. Mahkeme heyetini! Yani mahkeme heyetinin o kadar sakat, zayıf düşüncesi var ki bizim bu gazetedeki verdiğimiz haberden etkilenecek ve yanlış bir karar verecek ! Çok gülünç te olsa gerçek böyle yani.

 

Son on yıl içinde Türkiye‘de Ermeni toplumu açısından eskiye Oranla neler değişti?

Mutlaka ki iyiye doğru bir gidiş var. En azından 40’li, 50’li, 60’lı yıllarda bunlar da söylenemezdi. 80’li yıllarda hiç söylenemezdi ama 90’lı yıllarda baslandı söylenmeye. 96’da Agos’u çıkarmaya karar verdiğimizde, bunları söylemek için Agos’u çıkardık. Yasalar birazcık konuşmaya izin veriyordu. Ama diğer güçler, Türkiye’yi yöneten diğer güçler izin vermiyordu. Izin vermeyince de öldürüveriyorlardı yani. Buna rağmen ölümü göze alarak insanlar fikirlerini söylemeyi sürdürdüler. Agos’un çıkış amacı zaten buydu. Zaman uygundu. Agos çıktı. Şimdi 13. yılını sürdürüyor.

 

– Türkiyedeki Ermeni camiası Hrant Dink’in öldürülmesinden nasıl etkilendi?

Vallahi Hrant Dink’in öldürülmesi olayına gelinceye kadar onu büyük darbelerden, Ermenilere vurulan büyük darbelerden birini sayabilirim. “Bu büyük darbeler nelerdi?” Derseniz Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana her on senede bir tazelenen … varlık vergisi gibi, 6-7 Eylül olayları gibi, Kıbrıs mitinglerinde dayak yiyen Ermeniler gibi olayları büyük olaylar, azınlıklara karşı tertiplenen büyük olaylar diye düşünürsek Hrant Dink’in öldürülmesi de onlardan biriydi. Biri kalkıp cinayete teşvik ettiği insana “bu ermeniyi öldürürsen meşhur olursun. O Ermenilerin Mustafa Kemal’i gibi bir adamdır ha! Çok tanınırsın, ünlenirsin” diyebilmişti yani. Kimse böyle düşünmüyordu ama öyle hazırlayabiliyorlardı insanı. O büyük olayların her birinin sonucunda bir dış göç gelişiyordu. Oluşuyordu ve azalıyordu azınlıklar. Daha da azalıyorlardı. Yunanistan uyruklu Rumlar gibi zorla ülkelerine gönderilme durumu olmasa bile Ermeniler bütün bu olayların sonucunda artık burada yaşanmaz diye düşünüyor, imkanı olanlar yurt dışına gidiyorlardı. Bunlar mecburi gidişler değildi. Bir çesit kaçarak evini barkını gizlice satıyordu. Bir de bakıyorsunuz ki komşunuzun evi kapalı, ee nerede? Aaa gitmiş. En yakın komşularından bile saklayarak gidiyorlardı. Bu açık bir gidiş değildi. Sonuçta imkanı olan gidiyordu ve her seferinde biraz daha azalıyorlardı. Bizim okul öğrenci mevcutlarımızdan belli oluyor gidişler. Sayıları her sene tedrici azalıyor. Bu azalma nüfus sayımlarında belli oluyordu. Hrant Dirk’in öldürülmesi ardından gene bir göç dalgası başlayacak diye düşündü insanlar. Ben de düşünmüştüm ama hiç bir şey olmadı.

 

– Evet. Peki siz Hrant Dink öldürüldükten sonra cenaze törenine o kadar çok insanın katılışını neye bağlıyorsunuz?

Neye bagladığım önemli değil asıl önemli olan o kadar insanın katılması ve göç dalgasının durdurulmasıdır. Bu olayda tertipleyen etkin politik partiler de vardı işin içinde ama esas halkı düzene koyan ve o güzergahı çizen mezarlığa ve kiliseye yönlendiren insanlar bu ülkenin gençleriydi. Nasıl örgütlendiler? Bu bir muamma olarak kaldı. Yani muamma değil aslında. Gözümüzle gördük, örgütleyenleri de gördük ama kendiliğinden olmuştu bu örgütlenme. Kimse onları örgütlemedi. Kimse kalkıp ta diyemez ki şu farklı örgüt örgütledi. Yurt dışından örgütlendi.. Yok para aldılar şu bu, böyle bir şey diyemez. Kesinlikle onlar kendi kendilerine örgütlendiler.

 

Halk bu olaya tepkisini çok güçlü yansıttı…

Müthiş bir tepkiydi. Bakın Hrant’ın öldürüldüğünün üzerinden yarım saat geçmeden burası dolmuştu. Hrant daha yerde yatıyordu. Yollar kapanmıştı. Yollar kesildi, arabalar zorla geçiyordu. Saatlerce Hrant’ın ölüsü yerde kaldı. Birinci akşam saat sekiz dokuz oldu bitkin bir vaziyette çökmüş morallerle artık evimize gitmeyi düşündüğümüzde kalabalık dağılmıyordu ve sürekli slogan atıyordu. Karşı kaldırım doluydu. Onlara pencereyi açıp hitap etmek zorunda kaldık. “Arkadaşlar lütfen dağılın. Biz artık eve gitmek istiyoruz. Biz yarın çalışacağız. Öbür gün buradayız” dedik. Onlar gitmediler. Biz gittik evimize. Evimize kadar yolda birlikte yürüdüler. Tanımadığım, yahut tanıdığım da isimlerini hatırlamadığım çocuklar çantamızı taşıdılar. Ertesi sabah geldigimizde onlar yine oradaydılar ve yine bağırıyorlardı. Yine slogan atıyorlardı. Daha öbür gün, daha öbür gün hep buradaydılar. Tabii ki değişiyorlardı onlar biz farketmeden değişiyorlardı. Ama şu oluyordu; birinci gece gittiğimizde ışıkları söndürüp burayı kapattığımızda, ertesi sabah geldiğimizde birisi bana dedi ki: “Bu gece ışıklarınızı söndürmeyin, burası çok karanlık oluyor, ama biz sabaha kadar buradayız. Neden ışıklarınızı açmıyorsunuz?” Öyle yaptık. Olaylar bitene kadar biz de ışıklarımızı yanık bıraktık. Efendim mesele şuydu; bu gençler örgütlenirken kendi kendilerine örgütlüydüler. Her akşam bir koro, yahut bir dernek. Mesela Yeşilköy Derneği. Bir akşam da işte Taksimdeki koro nöbet alıyorlardı. Yanlız gençler diyorum da, çıkarken benim bir iki arkadaşımı görüyordum. “Ne o bana mı geldin? Yukarı mı geleceksin?” Falan diye soruyorum “Hayır biz nöbetteyiz sen git evine” diyorlardı bana. Yani geçlerin yanında yaşlılar da sabahlara kadar nöbet tuttular. Tabi Hrant Dink olayında tertipçiler olarak o çocuklar meydana döküldüler. Onların yazdıkları, gazetede yazıları, görüşlerini, hislerini yazdıkları zaman Agos bunlara o günlerde çıkan sayılarında sayfalarında geniş yer verdi. 40-50 bine yaklaştı Agos’un bir sayısının tirajı.

 

Ardından siz bu vakfı kurdunuz. Sonra ne oldu?

Evet vakıf kuruldu tabi. İşte bu gençlerin hareketi insanları gitmekten sanki alıkoydu. Bu hareketi terketmeyi insanlar kabul edemedi yani. Kendine yediremedi. Bu olaydan önce gidenleri hiç kimse yadırgamıyordu. « Mecbur oldu, canı tatlı, parası tatlı“ falan diye düşünüyordu. Ama burada insanlar gitmediler, gidemediler. Belki o gençliğe güvendiler, belki Hrant o gençliği tanımıştı, görmüştü. Ama çoğumuz görememiştik. İtiraf edelim. Çoğumuz ummuyorduk yani. Tahmin bile etmiyorduk. O gençlikten kuvvetli bir destek ve güzel bir ders aldık. Kabul etmek lazım. Bunun yanısıra tabi yadırgandığımız da oldu bazı kesimlerden. Onun için diyorum ki; “cemaat bir kişi gibi, Ermeni topluluğu bir kişi gibi fikir ileri süremez” diye. O gün bile Agos’u yadırgayanlar; “o da biraz dilini geri çekmeliydi, çok konuştu, dili sivrildi, ne gerek vardı” filan diyenler hala var. Bunları hesaba katmıyorum ben. O büyük kitleyi ve gençliği düşünüyorum. Gençlik en azından Hrant Dink’in ailesine sahip çıktı ve arkasında olduklarını gösterdi.

 

– Bu gün neredeler?

Hiç hiç düsünmek istemedigim bir şey ama, gerekirse onlar yine gelirler.

 

Kaynak: http://enginerkiner.org/index.php?option=com_content&view=article&id=2661%3Asarkis-seropyan-qkendimi-dinazor-gibi-hissediyorumq&catid=36%3Akonuk-yazlar&Itemid=1

“Türkiye’de Ermeni olmak depremi beklemek gibi”

Agos’un İmtiyaz Sahibi ve Ermeni tarihi araştırmacısı Sarkis Seropyan’a göre Hrant Dink’in öldürülmesi Abdülhamit döneminden bu yana Ermenilere yönelik her 10 yılda bir yapılan operasyonlardan biri..

Tehcir sırasında yedi yaşında olan annesi, Sarkis Seropyan’a çocukluğunda masallar yerine Ermenilerin yaşadıkları vahşeti anlatmış hep. Daha çocukluk dönemi bitmeden Seropyan, yoksulluk nedeniyle ortaokuldan sonra bir buzdolapçının yanında çalışmaya başladı. Anneannesi ve annesiyle Tarlabaşı’nda tek odalı bir evde yaşıyorlardı. Askere gitmeden hemen önce gayrimüslimlere yönelik yağma hareketi olan 6-7 Eylül Olayları patlak verdi. Dönüşünde kendi işini açtı, ama en büyük tutkusu kitaplardı. Sürekli Ermeniceden Türkçeye çeviriler yapıyor, Ermeni gazetelere yazılar yazıyordu. Yıllar sonra Hrant Dink’le yolları kesişti; sonra, 1995 yılında, tam 60 yaşında gazeteciliğe başladı. Hrant Dink’le birlikte hakkında 301. maddeden dava açıldı. Adliye koridorlarındaki saldırılardan o da payını aldı. Bu davadan yargılanması hâlâ sürüyor. Hayatı Türkiye’deki Ermenilerin yaşadıklarının özeti olan Sarkis Seropyan’a göre her 10 yılda bir Ermenilere sopa gösteriliyor. Ancak Seropyan’ı umutlandıran gelişmeler de yok değil: “Hrant’ın cenazesine binlerce kişinin katılması bize ilk defa umut verdi.”

– 1955 yılında yaşanan 6-7 Eylül Olayları’nda İstanbul’da mıydınız?
– Yalova’daydım. Sabah erken dönecektik İstanbul’a, hiçbir şeyden habersiz. Üç arkadaş, sabah 06.00’da yola çıktık. Büyükada’ya geldiğimizde denizde kayıklar gibi yüzen masa ve sandalyeler gördüm. İskele civarındaki bütün kahvelerin, lokantaların malzemeleri denizdeydi. Önce masa ve sandalyelerin çatlaklıklarının gitmesi için suya bırakıldığını düşündüm. Sonra gemideki çalışanlar anlattı: “Ya sizin haberiniz yok mu, Atatürk’ün evine bomba koydular.” Belli kişilerin, gayet organize bir şekilde insanları galeyana getirip İstanbul’u yerle bir ettiklerini orada öğrendim. Yıllar sonra da bunun düzenlenmiş, programlanmış bir eylem olduğunu öğrendik.

– O sırada kaç yaşındaydınız?
– Askere gidecektim, 20 yaşındaydım. Askere gitmeden önce arkadaşlarla son gezilerimizi yapıyorduk. Olayı öğrendikten sonra ilk olarak evimi merak ediyordum. Annem ve anneannem vardı evde bakmakla zorunlu olduğum. O zaman iskelelerin çoğu köprülerin üzerindeydi. Ada gemileri tam Galata Köprüsü’nün ortasına yanaşırdı. İndiğimizde köprüden araç geçmiyordu. Köprünün üzeri kumaşlarla kaplanmıştı. Kumaşların üzerine de yiyecekler, başka şeyler dökmüşler. Bunların üzerinden yürüyerek Karaköy’e oradan da Şişhane’ye kadar yürüdük. Ondan sonra bir tramvaya asıldık. Evin durumunu tespit ettikten sonra çalıştığım dükkâna gittim.

– 6-7 Eylül’de evinize zarar vermemişler miydi?
– Hayır. Çünkü Tarlabaşı’nda ara sokakların birinde tek bir odada yaşıyorduk. Ev sahibimiz Rüştü Bey, Kıbrıslı bir Türk’tü. İki gözü görmeyen bir adamdı. Eşi Ermeniydi. O evde her odada bir kiracı otururdu. Sinema artisti Muhterem Nur da karşımızdaki odada kalıyordu. Olaylar başlayınca Kıbrıslı Rüştü Bey, elinde bastonuyla evin kapısının önüne koyduğu sandalyeye oturuyor. Yağmaya gelenlere de “Ben Kıbrıslıyım, bu evde Rum yok, gidin,” diye bağırıyor. Gerçekten de evde Rum yoktu ama Ermeni vardı.

 

– Vahşetin görünen sebebi Kıbrıs’tı. Ermenilere göre asıl neden neydi?
– Operasyonların başlangıcı Abdülhamit’e kadar gidiyor. Ermenilerin bir inancı vardır: “Türkiye’de yaşıyorsan 10 senede bir sopayı yiyeceksin kafana.” Bu artık bir atasözü oldu. Gerçekten de, 10 senede bir Ermenilere ya da genelde gayrimüslimlere yönelik bir operasyon olmuştur. Aklıma gelenleri sayarsam; 20 Kura Askerlik, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül Olayları… 20 Kura Askerlik’te amaç 20’den 40 yaşına kadar olan gayrimüslim erkekleri askere almaktı. Şaheser bir fikirdi! İsmet Paşa’nın o dokuz tilkinin dolaştığı beyninden çıkmış bir şaheserdi! Varlık Vergisi için de bugün “Türk ekonomisini kalkındırmak için gerekliydi,” diyenler bile oluyor. 6-7 Eylül Olayları’nı planlayan ise Ermenilerin çok güvendikleri ve inandıkları Demokrat Parti’ydi. Bu ülkede Ermeniler CHP’ye oy vermezlerdi. Bülent Ecevit’e kadar. Çünkü CHP’nin başında İsmet İnönü vardı ve İnönü, Ermeni düşmanı olduğunu defalarca ifade etmişti. CHP de, sol parti diye ortaya çıkınca Ermeniler de oy verdi. Ermeniler, İsmet Paşa’ya karşı Demokrat Parti’ye kurtarıcı olarak sarıldılar. Ama onların da ilk icraatı 6-7 Eylül Olayları’nı gerçekleştirerek bazı kesimleri zenginleştirmek oydu.

– Belli aralıklarla azınlıklara yönelik olayların veya operasyonların gerçekleştirilmesi Ermenileri nasıl etkiliyor?
– Durumu iyi olanlar göç ettiler. Yurtdışında kendine yeni bir hayat sağlayamayacak olanlar ise burada kaldılar. Bakın, zaman zaman bazılarımız yurtdışına göç edebilecek durumda olsak bile gitmiyoruz. Doğduğumuz toprakları sevdiğimiz için kalıyoruz. Hrant Dink yüz kere gidebilirdi. Gitmedi ama ona tahammül edemediler ve öldürdüler. Hep aynı zihniyet: “Yine bunların sesi çıkmaya başladı. Bir tokat atmak lazım.” Hrant Dink’ten sonra insanlar gitmeyi düşünmedi değil. Gidenler de oldu. Yine de gidecek. Her operasyondan sonra Ermeniler, “10 sene geçti, operasyonu yedik. Bir on sene daha rahatız, bu arada yavaş yavaş gideriz,” diye düşünürler. Ama zamanla unuturlar, gitmezler. Yeni operasyon olunca da “Gidecektik, nasıl unuttuk,” derler. Yani deprem gibi. Şimdi ise yavaş yavaş bir şeylerin düzeleceğine inananlar çoğaldı.

– Ne değişti ki?
– Hrant’ın ölümünden sonra bu kadar insanın, kalkıp bizimle birlikte yürümesi çok önemliydi. İnsanlarda demokrasinin yerleşeceğine dair umut belirdi. Ermeniler ilk kez umutlu. Gençler güzel şeyler düşünüyor. Türkiye’nin geleceğini birlikte inşa etmek istiyorlar.

– Ermeniler son seçimde kime oy verdi?
– MHP’nin tavrı zaten belli. CHP’nin sol parti olmadığı ortada. Demokrat Parti’ye oy verenler oldu. Ama Ermeniler genelde AKP’yi tercih etti. Çünkü gidecek başka parti yoktu. AKP’nin dindarlığı bizi pek etkilemiyor. Ayrıca AKP’nin, Türkiye’yi İran yapacağına inanmıyorum. Hatta bana göre bunu söyleyenler ayıp ediyorlar. Bu belden aşağı vurmaktır. Bunun dışında tabii ki Baskın Oran’a oy verdik. Çünkü azınlık mensubu olmadığı halde azınlıkların haklarını korumayı kendisine şiar edinmiş bir insan.

Yayın tarihi: 16 Eylül 2007, Pazar, Sabah Gazetesi Eki
http://www.sabah.com.tr/2007/09/16/pz/haber,FF54CC098C6C4F3C8AFADA2527B05E6D.html

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑