Kendime şöyle bir duble türk kahvesi yaptım. Seninki gibi, bol şekerli hem de. Yok tatlandırıcı atmadım, bildiğin şeker ama bol. En son sanırım hastanede Newroz günü içmiştin kahve. Yanlışlıkla şekerli yollamışlardı sade diye. Ne sevinmiştim, ya sade yollasalardı? Sonrasını hatırlayamıyorum… Yanına da bir koca bardak buz gibi su aldım. Musluktan. Evet hala en lezzetli su musluktan akan burada. Son kez kana kana su içişini de hatırlıyorum. Hastane odasındaydı. Yerken çok zorlanmıştın ama o yemeğin üstüne içtiğin bir bardak suya nasıl sevinmiştim. Normalleşiyordun, iyileşiyordun sanki. Su içip ‘oh’ dedin ya, iyileşmiştin işte. Ya da öyle olduğuna inanmak istedim. Evet öyle olmuş galiba.

Bir Fincan Kahve

Ütüm var yine. Masamı kurdum. Kahvemi içip başlayacaktım. Sonra bir hüzün bastı, bir ağırlık çöktü ki, sorma gitsin. Her zamanki gibi yine bir şey hatırladım. Mesela ben ütü yaparken, günlerden ekseriya Perşembe ya da Pazar, Manişak dışarı atmış kendini, senle Skype’ta dedikodu yaptığımız o son sefer geldi aklıma. Boş laf deme, her ütü yapışım aynı nakaratla. Neyse, sonra birden bugünün niye bu kadar ağır olduğunu anlayıverdim. Bugün Perşembe çünkü. Ama yetmedi, bu kadar olamazdı, daha bir ağır bugün her perşembeden. Sırf kahveden olamaz. Çiziktirmek için açtığım Laptop gözüme gözüme sokunca tarihi, anladım sebepsiz hüznün sebebini. Bugün de ayın 28i. Mart’a iki ay kalmış. Ocaktayız ya, hemen hesapladım! İki ay kalmışsa bir yılın dolmasına, demek ki 10 ay geçirmişiz. Sensiz diye ekleyeceğim ama hala yapamıyorum işte sensiz. Yazamıyorum bile ‘sensiz’.

100_1729

Haftalardır bir sürü olay var, ortam keman yayı. İnsanlar pıtrak gibi ölüyor. En acısı da sanırım kanıksadık bu kriz durumunu. Şaşıramıyoruz hiçbir şeye. En kötüsü de bu. Kanıksamak. Yapmak istedikleri de bu sanki. Vahşeti benimsemek ve gündelik yaşamımızın bir parçası(!) haline getirmek. Başardılar da. Çok fena herşey. Şimdi görseydin basardın kalayı şerefsizler diye başlayıp, duyar gibiyim sesini. Çok da üzülürdün biliyorum. Üzerine bomba yağan şehirler, içlerine bomba atılan halay çeken gençler, bir bodrum katında kan kaybından ölen yaralılarına çare bulamayan çaresiz insanlar. Ve tüm bunlara suskun kalan bir halk. Evet bir halk. Ve evet, yine döndük dolaştık, yayasözlerinin en çok kullandığımıza geldik: Sokhin anuşı çıllar. Uzatmıyorum, sen anlamışsındır. Olsaydın anlardın daha doğrusu.

Yaşamaya, ya da yaşlanmaya devam ederken, gün geceye, gece sabaha dönerken (evet, midye temizleyip tek tek açmasını, doldurmasını ve adabıyla kapatmasını bile becerdim ama zamanı durdurmayı başaramadım hala) zamanın geçişine mi, zaman geçtiğinde ve zamanı geldiğinde yokluğuna alışacağımıza mı, yoksa sesinin, nefesinin eksikliğinin içime sığamayacak kadar kocaman olduğunu anlatamadığıma mı yanayım bilemiyorum. Ağır geliyor herşey. Evet 80 yaşında, evet iyi yaşamış, evet kanserin dibine vurmuş, evet sıralı ölüm. Hepsini biliyorum, salak değilim, insanım işte ben de, beceremediğim şeyler olabiliyor benim bile! Evet benim bile! Kabullenmek mesela. Yok abi yok, kayak misali. Beceremiyorum. Deniyorum, deniyorum, hah şimdi oldu diyorum bir an, sonra hoop kör kuyulara hoşgeldin diyor başzebani. Tam pistte dengemi sağladığımı sandığımda serbest uçuşa geçmem gibi fren yapamayıp mesela. Öyle…

Bölük pörçük yazdıklarım, biliyorum. O günden beri, bugün itibarıyla tamı tamına 10 aydır hiçbir yazdığımın mantığı yok. Mantık dediysek dilbilgisi kurallarına göre diyoruz, yoksa bilirsin mantığımı pek kaybetmem maşallahım var bu konuda! Yani hiçbir yazımın giriş-gelişme-sonucu yok. Çalakalem, konuşur gibi yazıyorum. Hatta bazen yazışmalarda yanlışlarımı backspace’le (senin bildiğin silme tuşu, hani klavyenin sağ üst tarafındaki sola bakan oklu olan tuş) silip düzeltmek yerine ek cümle kurarken buluyorum kendimi. Hatta böyle mail de yazabiliyorum. Yaşadıklarımızı silbaştan yapamıyorsak, söylediklerimize, dolayısıyla yazdıklarımıza yapabilmek haksızlık değil de ne ama dimi dimi? Evet farkındayım saçmalamaya başladım. Sonuca bağlamam lazım burada. Yok hayır bağlayamam, sonuç yok çünkü. En sondan başladık yaşamaya gidişini, daha ne olduğunu anlayamadan ben, gittin ya sen, hah işte hayatım da, cümlelerim de, paragraflarım da devrik o günden beri… İşte tam da bu yüzden bölük pörçük yazılar. Karmakarışık…

Torunlarının haberlerini en çok Perşembe alırdın, malum öğlenden sonra okulları yok ya, tam tekmil rapor verirdik olaydın. Oğlan da kız da elişini geliştirdi. Oğlan nereden öğrendiyse, yeni bir zımba almıştım, telsiz, hani eskiden iki dosya kağıdının köşesini katlar, sonra ortasından bir dörtgenin üç kenarını kesip köşeyi katladığımız tarafın tersine katlayarak dosya kağıtlarını ataşsız/zımbasız birbirine tuttururduk ya, işte elin gawuru onun 3-4 kağıdı biraraya getirenini yapmış. Oğlan onunla küçük renkli not kağıtlarını 3 tarafından zımbalayıp kendince çok gözlü çanta/cüzdan yapmayı keşfetti. Hatta en son olayı öyle bir geliştirdi ki dizayna girişti. Desigual copyright davası açacak bize, sıçacaz yani. Kızsa, okumayı çoktan sökmüştü, yazmada da pek hızlı gitti sabırsız. Azcık okuyamamanın tadını çıkar dimi? Yok olmaz! Yani anlayacağın artık gizli saklı birşey yazamıyoruz. Hemen okuyor. Şimdi neredeler diye sorarsan (gerizekalı cümle başlangıçlarından bir örnek daha) kız yavuklusu Tim’in doğum gününe gitti, tek başına, trotinetle, hediyesinin üstüne de elcağazlarıyla çikolatalar, lolipoplar yapıştırdı bir de tebrik kartı yaptı. Oğlanın da iki arkadaşı burada, sakin çocuklar, sorunsuzlar, dün de buradalardı. Şimdilerde yeni keşfettikleri Pokemon kart oyununa dadanmış durumdalar. Aylardır eline tablet, wii, ps, bilgisayar, akıllı telefon vermiyoruz, bayağı gerginiz yani. Ama oyunlara diyecek yok. Son 1 saati oğlanların. 5te gidecekler evlerine. Kızın gittiği doğum günü partisi de 5te bitecek o da damlar birazdan yane. Oğlan çok ketum. Kızın ağzında bakla ıslanmıyor. Tutamıyor kendini, hemen söylemesi lazım. Yani sırrını oğlana, dedikodunu kıza vereceksin, haberin olsun. Nasıl olacaksa…

20160128_141709

20160128_141725

Haftaya kayak tatili. Malum, son 2 seneki yere gideceğiz yine. Bu sefer başka bir otele ama. Hani o masada mumu yakarken menüyü yakan garsonun olduğu otel değil bu. Ama pistler aynı. Ben yine aynı karda kayamayacağım. Bu sene yanımda bile götürmeyeceğim teçhizatı. Mal mal otururum karda cigara-sıcak şarap veya kahve eşliğinde artık.

20160128_141621

Geçen hafta Surp Sarkis’ti ya, bulmuşken 3 demet karanfil aldım, kırmızısından. Malum her zaman bulamıyoruz, pek kıymetli bir haltmış gibi. Aynı gün digin Anjel de koca iki demet gül getirmiş. Tek başıma andım seni. Buralarda isim günlerinin akibetini biliyorsun. Sadece bazıları surp. Benim kocam başsurp ama olsun, sen-ben-bizim köylü biliyoruz ya, bu da yeter. O da reklam sevmez senin (ve hatta sizin) gibi. Hani perdenin arkasındakilerden, çaktın köfteyi? Oturdu taş gediğine? Ağnadın? Hah işte Surp Sarkis demişken, Johnny bi yıktı bizi ki sorma. Tabii görür görmez ‘yine bi’şeyler çiziktirip’ paylaştım Face’te. Kapanışı da onunla yapayım bari. Ha oğlun da gazetene yazmış hem ermenice hem türkçe. Surp Sarkis’in beyaz atlı hikayesi var ama onun yazılmışı var. Yazılmışının da yazılmışı var. Biz abi kardeş anladık, sen de pis pis gül ordan. Hani eskiden kütüphanelerden kitap çalanlar, kitaplardan sayfa yırtıp çalanlar vardı ya, sonra da oralarda yazılanları kendileri yazmış gibi… Neyse… Ahanda onun 21. Yüzyıl versiyonu da internet hırsızları. Kes kopyala yapıştır, altına at imzanı, alıntı olduğunu bile belirtmeden kon üstüne. Bildiğin hırsızlık. Hırsız yavuz, onla baş edemem. Ama hırsızın da şakşakçıları olur muymuş? Oluyor. Tecrübeyle sabit. Ki sen yeterince erken tecrübelemiş ve dile de getirmiştin.

10845761_901972379866652_4355273208174826902_o

“O benim köküm, kökenimdi.”

Böyle yazmış ya Karin Karakaşlı, evet köktü o, kökümüz, kökenimiz… Gittiği, hatta gideceğini söylemeye başladığı o günlerden beri hep çınarımı yıkılmış hissetmiştim. Duramıyordum ayakta, sırtım hep boşluktaydı, yaslanacak çınarım yoktu, bir tabureye mahkum gibiydim, ömür boyu mahkumiyet hem de. Sırtım ağrıyordu hep. Sonra, günler geçtikçe, sadece çınarın değil, kökünün de söküldüğünü hissetmeye başladım hayatımdan. Kökenlerim toptan toprağın altındaydı ama çok sessiz, çok sedasız. Artık kökenlerimin hikayeleri de sessizliğe gömülmüştü. Artık o hikayeleri, kendi deyimiyle “masalları” anlatacak kökenlerimiz yoktu. Deli gibi arıyorum, okuyorum, özümsemeye, ezberlemeye çalışıyorum o hikayeleri, tek tek. Onlarsız köksüz, kökensiz, en ufak bir rüzgarda yıkılacak bir çalı öbeği gibiyiz çünkü. Ve her rüzgar bir dalımızı daha kırıyor her gün. Yakında kurumuş, köksüz, kökensiz, “masalsız” bir dal gibi savrulup gideceğiz bu alemde biz de O’nsuz…

Çok uzattım yine…

Son sözüm şimdilik, dilerim, umarım, inşallah, (hangisi doğru ve yerindeyse artık) bir öte taraf vardır ve bir gün gidenlerle, çok özlediklerimizle buluşuruz. Tam 10 aydır, her ama istisnasız her gün bunu diliyorum, umuyorum. Başka türlü dayanılmıyor çünkü bu yokluğa. Son 10 aydır senin birtek o son haftaki halim gözümün önünde ya, umarım öte tarafta ayakta, gülerken ve anlatırken görürüm seni yine… Umarım bir gün… O gün gelinceye kadar, iyi bakasın kendine…

PS: Oğlun da boş durmamış bu arada… Büyüğünü sona sakladım… Karakaşlı kızın da boş durmamış bu arada… Bilesin…

ssarkis