Ara

Sarkis Seropyan

Sarkis Seropyan'ın Ardından

Ay

Nisan 2016

Bir Göç Hikayesi – Parunak Avedisyan

Parunak Avedisyan’ın hikayesi, 1900’lü yılların başında Gümüşhane’de başlar. Doğum hikayesini bilmiyoruz, ancak evlilik sonrası hikayesi elimizde. Kendisi askeri doktormuş. Eşi, Zaruhi, İstanbul eşrafından bir adamın Hasköylü kızıymış. Küçükken Rum okuluna gitmiş. Bu yüzden Gümüşhane eşrafı geceleri doktor Avedisyan’ın evinde toplandıklarında karı-koca aralarında Rumca konuşurlarmış; “Çayı demledin mi? Kahve ikram ediyor musun?” gibisinden.

Okumaya devam et “Bir Göç Hikayesi – Parunak Avedisyan”

Sene

Hoş geldiniz. Gerçekten hoş geldiniz…

Ben hayatımda 1 kez, o da lise son öğretmenler gününde sahneye çıkıp bir topluluğa hitap ettim. Öğretmenler günü işte, ne kadar heyecanlı olabilir ki? Bir de salon karanlık, hitap ettiğin kimseyi görmüyorsun, mis, konuş konuşabildiğince karanlığa. Ama Sarkis için, Baron Seropyan için, daha da trajiği (damar yapıyım azcık), artık aramızda olmayan babam için kalabalık bir topluluğa hitap ederken cümlenin üçüncü kelimesinde başını unutacağımı bildiğimden yazdım da geldim…

Öncelikle söylemek istediğim, kimse alınmasın, darılmasın, gücenmesin, ya da gücensin, sanırım pek takmayacağım, ama, tanıdığım babam, şu düşüncesini sık sık dile getirirdi: birine kıymet vereceksen yaşarken ver. Öldükten sonra göremez. Şimdi, bu hislerini dile getireli, son günlerinde gözleriyle, ağzından çıkabilen tek tük kelimeleriyle, sık sık anlayabilene anlatalı, tamı tamına bir yıl 9 gün geçmişken, bizim burada olmamız, üstüne üstük kalabalık olmamız, hiç kusura bakmayalım, dostsam acı söyleyeceğim, tamamen kendi eksikliğimize isyanımızdır. Hadi, uzatmayayım, kendi adıma konuşayım bir tek, benim için öyle en azından.

Neyse…

Okuyanlar bilir, daha önce bahsetmiştim. İyi öğretmişlerdir, ondan ötürü yazarken imlaya, kurallara neyin dikkat ederim. Ama bir yıl dokuz gündür hiçbir yazımın giriş-gelişme-sonuç şeklinde oluştuğunu görmedim, göremedim. Beceremedim. Sonradan yazdığım girişler ya da ilk paragraf olarak yazdığım sonuçlar oldu tabii, ama pek eğreti durdu. Dolayısıyla, bugün eğreti durmasın diye içimden geldiği gibi yazdıklarımı içimden geldiği gibi okuyacağım. Hitabet özürlü olmamın da etkisiyle, söyleyeceklerim, ekseriya feysbukta yazdıklarımı okurkenki hissiyatınızı uyandırmayacağı için, artık her okuduğunuz cümlemde mamamı arayıp “ah ka ağçigı noren inçer krer e feysbukı” demezsiniz umarım, amen!

Geçenlerde okuduğum bir yazıda takıldım, kendi düşüncelerimin doğruluğundan bile emin olamayıp bir bilene danışmak istediğimde (yine, tekrar, bir daha) farkettim: Dikran mı Tikran mı, Gomidas mı Komitas mı diye danışacak bir merciimiz eksik. Bu konu işin geyiği elbet. Ama o eksiklik hiç de geyik değil işte. O kadar da kocaman bir eksik ki, hangi konuda, kime danışsak, cevap gönlümüzün istediği şekilde dahi olsa, yarım yamalak, eksik, gedik, eğreti, yarım kalıyor. Saatler sürecek tartışmanın sonuna noktayı koyacak o dalgın bakışlı, tontiş yanaklı, dolma parmaklı kocaman adam yok ya, herşey gibi bu da eksik kalıyor işte.

Çoğunuz bilir, tam da sözlük tanımında bahsedildiği gibi, küçücük, minnacık çekirdek bir aileydik biz Seropyanlar. Aynı anadan doğmama şeklindeki kardeşliğin, biz ermenilerde, 1915’ten itibaren süregeldiğini de varsayarsak, bugün de ailemizin kocaman olduğunu biliyoruz, o ayrı. Ama, anne baba ve çocuklardan oluşan, miniminnacık bir Seropyan ailesiydik biz. Aile deyince en azından benim aklıma ilk gelen elbette ki genetik bilimi. Genetik de matematik gibi, sayılarla da, mantıkla da açıklanabilen ve doğrulanabilen kuramlardan oluşuyor. Bilirsiniz işte, anne ve babadan doğan çocuk annenin ve babanın birtakım genetik özelliklerine sahip olur. Kaşı, gözü, hastalığı, huyu, suyu vs. İşte bu tanım ve açıklamalardan yola çıkarsak, portakal ağacında vitaminken, Sarkis ve Manişak’tan doğan biz iki kardeş, genetikten nasibimizi aldık. Amaaaaa… Genetik çok mantıklı, çok matematiksel evet. Ama hiç de adil ve hakkaniyetli değil. Niye diye soracaksınız. Açıklayayım. Sarkis Seropyan malum, bildiğiniz hafız. Okuduğunu belleyen, anlattıklarına da belleten bir hafız hem de. Ailemizin asıl bu titre sahip elemanı kim biliyor musunuz peki? Tabii ki Vağarşak Seropyan. Adamın lakabı bile hafız ulan! Ben, bir roman okurken, romanın üçte biri bittiğinde, ilk sayfalarını tekrar okumak zorundayken, adam ansiklopedi hafızlamış. Bu bağlamda, genetik bu hafıza bana uğramamış bile. Sonra, biliyorsunuz, Sarkis, sakin, damarına basılmadığında ılımlı, sessiz, kendi çapında da komik bir adamdı. Ses tonu bile yumuşaktı. Anlattığı herşeyi masal kıvamında dinleyebilirdiniz. Bu genetik özelliğin de bende olmadığı aşikar! Kimde mi? Ben susayım siz anlayın! Ermeni edebiyatı, tarihi, aile geçmişi ile alakalı hafızlık da bende değil, o da onda. Misal, adamın 80 küsür sene önce Feriköy kilisesinde gnunk olduğunu ilandan, nenelerimin hikayesini bir röportajdan öğrenmiş insanım ben. Ender de olsa atarladığında “imanını gevretme” kıvamına gelme özelliği de Sarkis’ten Vağarşağa geçmiş bir genetik “sakatlık”. İşte bana da kala kala bu burunla alt dudak kalmış, ki gerekseydi, babalık testini yapacak uzman bile gülüp “de get lan” derdi bu burunla alt dudağı görünce.

Karin Karakaşlı, bizim yıllarca bildiğimiz ama hiç dile getirmediğimiz aile özelliğimizi iki kelimeyle özetledi aslında: 4 benzemez. Bu benzemezliğie ana hatlarıyla açıklamak istersek, öğretmen (resmen, emekli ve hala) Manişak, buzdolapçılıktan emekli, sanatkar, sonradan olma gazeteci Sarkis, mimalıktan terk, araştırmacı yazar, din adamı Vağarşak ve matematik mühendisi, ev kadını atarlı Garine. Şimdi, ilkokul matematik bilgilerine geri dönersek… Yok hayır havuz ve yaş problemleri değil, konumuz kümeler. Hani demin bir sürü özellik saydım ya, işte bu kadar özelliğin kesişim kümesini bulmak ne mümkün? Ha bir de şu var. İmanlı, inançlı bir Manişak, din adamı ve dindar (ki bu iki özellik çok ender aynı kişide bulunur) Vağarşak ve kendi deyişiyle ateist Sarkis’in olduğu bir kare as içine en çok da ne idüğü belirsiz bir Garine yakışır. İmanlı olmayı da ateist olmayı da denedim, beceremedim. Denemeyeyim, yanılmayayım artık. Sanırsam en iyisi böyle kalmak bu saatten sonra. Ve bu ne idüğü belirsizlikte, imanlılığı, inanabilmeyi bir tek noktada çok arzu ettim. Şöyle ki, umarım, dilerim, inşallah, ölümden sonra, imanlıların iddia ettiği şekilde bir yeniden diriliş veya hayat vardır. Reenkarnasyona bile razıyım. Bu bağlamda, imanlı olabilsem, ilk hedefim, ilk arzum ve en büyük dileğim, bir gün, bir yerde, Sarkis Seropyan’ı tekrar görebilmek olurdu. Dilerim öyledir. Dilerim tüm O’nu sevenler, özleyenler, eksikliğini hissedenler, bir gün O’nunla tekrar buluşur.

Geldiğiniz için, eşsiz hatırasını, büyük yokluğunu ve yokluğundan da kocaman varlığını yaşatmakta en az benim kadar ısrarcı olduğunuz için tekrar teşekkürler…

image

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑