Ara

Sarkis Seropyan

Sarkis Seropyan'ın Ardından

Kategori

Yazmıştı…

Şubat dışarı, Nisan içeri

SARKİS SEROPYAN

Bu yazıda, ‘Kız Kaçıran Aziz’le başlayan Şubat ayı kutlamalarına değineceğiz.

İsim kutlamaları konusuna girmeden önce, Sasunlu dostumuz Besse Kabak’ın, atalarımızın, diğer aylardan kısa olması nedeniyle Şubat’ı (Sasun Ermenicesiyle ‘Şıvad’) uğursuz saymasına ve bu uğursuzluğun evlere girmesini engellemek için aldığı tedbirlere dair bir notunu alıntılayalım.

Foto: Berge Arabian

Korkulara karşı bir kalkan: Haç

“Sasunlu Ermeniler, uğursuz Şıvad’dan korunmak için bazı önlemler alırlardı. Bunlardan ilki, Ocak ayının son günü, gılgıl (bir darı cinsi) koçanlarından yaptıkları haçları, kapı, pencere ve zemin girişlerine asmak, böylece Şıvad’ın eve girişini önlemekti.

Korunmanın ikinci önemli kuralı ise, Surp Sarkis orucunu tutmaktı. Halkın Surp Sarkis’e mal ettiği bu oruç, Hıristiyanlığı kabul eden Ermenilerin tuttuğu ilk oruç olduğundan ‘Araçavorats Bahk’ adını almıştır. Ancak Ermeni Kilisesi’nin takviminde 18 Ocak – 23 Şubat tarihleri arasında gidip gelebilen bu oruç, hemen ardından gelen Surp Sarkis yortusuna bağlanmış ve bu azizin yortusu olarak bellenmiş halk arasında. Üçüncü bir ritüel daha vardır: Yaşadıkları mekânlardan kötülükleri uzak tutmak için, temiz kalpli, günahsız çocukların ellerine tencereler, tavalar verirler; çocuklar da bir yandan bunlara vurur, bir yandan da ‘Şıvad turs, Adar ners’ (Şubat dışarı, Nisan içeri) sözlerini tekrarlarlardı.” 

Sahag’lar ve Bartev’ler

Ermeni Alfabesi’nin mucidi Aziz Mesrob Maşdotz’un en büyük destekçisi ve hamisi 5. yüzyıl ortalarında Gatoğigosluk makamının sahibi olan Sahag Bartev, yani Pert asıllı İsahag’dı. Bu azizin ismi ve soyisminin kutlamaları, Surp Sarkis’ten bir hafta sonraki Pazar günü yapılır. Aslında eski takvimde, akşam ibadetinden sonra gün bitmiş sayıldığından, Cumartesi gecesi Pazar’a giriş sayılır; Bartev’lerin ve Sahag’ların isimleri Cumartesi günü kutlanır.

Perslerle 451 yılında yapılan savaşın arifesinde şehit edilen din adamları (Ğevontyan şehitleri), Vartanyan şehitlerinden üç gün önce, halk deyimiyle ‘Papaz Bayramı’nda anılır. 

14 Şubat’ta Dearnıntaraç

40 günlük İsa Mesih’in mabede götürülmesini simgeleyen ve halk arasında ‘Derındas’ adı da verilen Dearnıntaraç yortusu ise Sevgililer Günü ile örtüşür. Her yıl 14 Şubat’ta kutlanan bu yortunun Mezopotamya, İran ve Güneydoğu Anadolu’nun ateşperest kadim halklarının, Ateş Tanrısı Mihr’e sunduğu, günümüzde Newroz ile birebir örtüşen bir bayram olduğu söylenebilir. Kilise bahçelerinde (Ermenistan’da bahçeler ve avlularda) yakılan ateşlerin üzerinden atlayan gençler niyetlerinin gerçekleşeceğine, yaşlı kadınlar ise kötülüklerin ateşte yanacağına inanırlar. Ermenistan dışında, kilisedeki kandilden yaktığı mumu evine kadar taşıyan ve Hıristiyanlık nurunu evlerine götürdüklerine inanan yaşlı kadınlar, farkında olmadan, ateşperestlik geleneğini sürdürürler.

Ve Vartan’lar…

Ve lakin, hüzünsüz mutluluk olmaz. Coşkulu Paregentan (Karnaval) eğlenceleri öncesindeki Perşembe sabahı, ölülerin ruhları için mezarlık ziyareti yapılır. ‘Aykutz’ adı verilen ayin unutulmaya başlamış, eski bir gelenektir.

Vartanyanların, Aras Nehri’nin kıyısındaki Avarayr’da güçlü Pers ordusuna yenildiği meydan muharebesinin yıldönümü sayılan Vartanants’ta, Vartan’ların, Vahan’ların, Mihran’ların ve özel bir anma günü olmayanların isim günü kutlanır.

Kaynak: https://www.agos.com.tr/tr/haber/subat-disari-nisan-iceri-20219

Can Gülüm

Ölümünden tam olarak 1 yıl, 1 ay, 1 hafta sonraya denk gelen Hampartsum’da da O’nu, kendi sesiyle olamasa da, yazılarıyla, yokluğunda, hasretle anıyoruz.

İsa’nın göğe yükselişinin yortusu Hampartsum: Can Gülüm

 

SEROPYAN_BERGEFotoğraf: Berge Arabian / AGOS

Hampartsum Yayla – Anuş’tan

Paskalya’nın, yani Surp Zadig’in 40. günü Kristos’un Göğe Yükseliş yortusudur. Perşembeyi izleyen pazar gününe kadar kutlanan bu yortu, geçmişte Vicag (niyet) ya da Can Gülüm adlarıyla bilinip yöresel yemeklerle karşılanırken, günümüz İstanbul’unda, zeytinyağıyla pişmiş enginar yemeğiyle, Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi’nin çatısı altında kutlanmaktadır.

Okumaya devam et “Can Gülüm” →

Vartanyanların Bayramı

Paregentan, sözlüklere göre, ‘Pagan dönemi şenliği’, ‘iyi yaşama günü’dür. Genel olarak ise, perhiz öncesinde, yemenin, içmenin ve oyunlar oynamanın serbest olduğu cumartesi gününün adıdır. Yedi hafta süren Büyük Perhiz’in öncesindeki cumartesi günü yapılan kutlamaya ‘Pun Paregentan’ denir.

Okumaya devam et “Vartanyanların Bayramı” →

Beyninden vurdular, yüreğini arıyoruz

“Gazeteye ilan verdik, az maaşla çok iş yapacak bir akılsız bize lazım diye. O ilana da iki tane genç başvurdu. O iki kişiden biri Hrant’tı”


Hrant Dink’in öldürülmesinden sonraki iki yıl nasıl geçti?

Gazeteyi hiç aksatmadan çıkarmayı düşündük. Tabii bu arada Hrant’ın ölümünden sonra tirajda bir patlama oldu. Muazzam bir patlama oldu, on misline belki daha fazlasına fırladı o hafta. Dört beş bin arasında giderken tirajımız, bir anda 45-50 bin sattık. Sonrasında eski tirajımız ikiye katlanmış vaziyette bugüne kadar kemikleşti. Yedi ile 10 arasında şimdi. Ben bu gazete kurulmadan burada çalışan, en eski çalışan olarak, eski günlerde olan bazı şeyleri arıyorum. Bunlar nelerdir? Hrant’ın yokluğu ve Hrant’ın gazeteye kazandırdığı ruh diyelim. Bu yok bugün gazetemizde. Daha yüksek tirajlı, daha fazla sattığı için daha fazla kazanan, elemanlarının sayısı artan bir gazete olmasına rağmen o günleri özlüyorum. Bir nostalji olarak görebilirsiniz. Hrant’ın ölümünden sonra biraz tehditler, saldırılar azaldı ama fazla değişen bir şey yok…

Tehditler devam ediyor değil mi… 

Oluyor tabii. Nazar boncuğu gibi. Onlar olmadan olmaz. Onlar olacak.

Siz 60 yaşından sonra gazeteciliğe başlamış bir insansınız. Agos sürecine nasıl dahil oldunuz?

Gazeteciliğe Hrant’ın teklifiyle Agos’ta başladım. Daha önce Hrant’ın da yaptığı gibi İstanbul’daki Ermenice gazetelere yazı yazardım. Ermenice bir gazetede, yeni çıkan kitaplar hakkında eleştiriler yazardı Hrant. Ben de gezi notları yazardım daha ziyade. Çok gezen biri olarak arkadaşların ısrarına uyarak Tortum gezimi anlatıverdim bir gün. Tefrika gibi beş gün artarda çıkınca başkaları da istedi. Sonra Kulis diye bir sanat dergisi vardı, oraya yazmaya başladım, Kulis’in sona ermesiyle Agos’un yayımlanmaya başlaması aynı yıldır, 1996. Hrant bir gün “Bir gazete çıkaracağız, var mısın, gelir misin?” demek için benim dükkanıma uğradı. Teknik işlerle uğraşırdım ben, soğutmacıydım. İyi de bir soğutmacıydım. Meslekte eskiydim ama bıkmıştım çalışmaktan. Hiç ayrıntılarına girmeden, “Varım tabii, olmaz olur muyum?” dedim. Kapanan Kulis’in yerine hep bir dergi düşünüyordum. “Nasıl bir gazete çıkarırız?” diye kafamda planlar yaparken, Hrant “Gazete çıkaracağız var mısın?” dediğinde hiç tereddütsüz, “Varım” dedim. Hrant’ın bunu beklediğini zaten hissediyordum. “Hadi o zaman kendimizi yetiştirelim” dedi. Bir yer kiralamıştı Dolapdere Yokuşu’nda. Orada çalışmaya başladık. Kendimize göre yazılar, notlar hazırlıyoruz, arşiv yapıyoruz. Kadro yoktu ki, ikimizdik çalışan. Dört kişi kurmuşlardı. Sonra iki üç kişi daha katıldı. Onlar da gazetenin kurucu kadrosu. İşten çıkışta insanlar gelirlerdi ve bizler de gece yarılarına kadar nasıl bir gazete yapacağımızı konuşurduk. Başka arkadaşlar da katılırdı aramıza, arkadaşlarımızın eşleri, dostları. Ümit Kıvanç gibi, Kemal Gürses gibi dostlarımız vardı bu gazete çıktığı zaman. Hepsinin emeği var. Onlar olmasa bu gazete olmazdı. Gazeteciliği zamanla öğrendik. Anna Turay mesela çok yardımcı olmuştu Hrant’a. Hrant gazeteciliği çabuk öğrendi. Ben bugüne kadar öğrenemedim. 

Estağfurullah…

Yok ben bir haber yapamam hâlâ. Bir haberi oturup çeviririm. Bu işin tekniğini öğrenemedim. Benim haber yapmama ihtiyaç da olmadı. Oturduğum yerde “naftalin kokan” yazılar yazmaktı benim işim. Sivas’taki manastırın Ermenice adının ne olduğunu bulup, bunu yazmak benim işimdi bu gazetede. Bu yüzden “naftalin kokulu” diyorlar. Biz geçinip gidiyorduk. Çok da mutluyduk, çok da seviyorduk gazetemizi. Bahsettiğim arkadaşların yardımlarıyla bu gazete meydana çıktı. Gazetenin birinci sayısını ele geçirirseniz, o sayıda büyük harflerle gazetenin amaçlarını yazmıştık. Hrant’ın sağlığında bu amaçlar hiç değişmedi. Bir kere Agos muhalif bir gazeteydi, ikincisi Türkçe sayfalar olduğu için Türklerin de anlayabileceği bir gazeteydi. Böyle olması cemaatte de bir kuşku yaratmıştı. Halen bazıları bu kuşkuyu taşıyor. “Devletin haberi olmaması gereken şeyleri de yazıyorsunuz” gibi söylentiler çıktı ortaya. Bizi devletin jurnalcisi gibi gören, böyle reklam edenler de oldu. O zaman kızmıştık bu insanlara, bugün gülüyoruz. Bu insanlar aramızda, selamlaşıyoruz da karşılaşınca. Ama bir gerçek de vardı ki, Agos okunuyordu. Devletin birimleri de okuyordu. Agos etkili bir gazete olmuştu. Hrant hep “Gün gelecek Agos milat olacak, insanlar Agos’tan önce, Agos’tan sonra diyecek ağabey, farkında mısın?” derdi. Ama onun ölümünden bir sene sonra yazdığım yazıda ona dedim ki, “Agos’tan önce Agos’tan sonra demeyecek insanlar, Hrant’tan önce Hrant’tan sonra diyecekler”. Çünkü vurulunca milat kendisi oldu. 

Hrant Dink’in yokluğunda Agos’ta ne değişti?

Biz o ilkelerimizden hiçbir zaman şaşmadık, bugün de şaşmış değiliz. Ama belki bugün biraz hitap şekli değişmiş olabilir. Gazeteyi yürekle değil de beyinle çıkarmaya başladık diyebiliriz. Ben hep “Hrant’ın ruhu” diyorum ya, artık o ruhtan ziyade bir beyin var etkili. Bu değişimin nedeni Hrant’ın yokluğu. Kimseyi yadırgıyor, küçümsüyor değilim, beni belki biraz geri kafalı bulabilirsiniz, ama ben onun yerinin doldurulmayacağına inananlardanım. Evladı bile burada olsa, ki çok da benziyor kendine, o da dolduramaz. O farklıydı. Gerçekten farklıydı. Herkese kendini hemen belli ederdi, çok açık bir insandı. Çok özeldi. Büyük özellikleri vardı. İnsanları kazanmayı, güzel diyaloglar kurmayı, ikna etmeyi çok iyi bilirdi ve başarırdı. Zıt düşünceli bir adamın karşısına geçer, bir süre sonra elini dizine koyar, konuşurdu, karşısındaki insan da bir süre sonra onun coşkusunu paylaşırdı. Çoğu zaman ikna ederdi. Yazardı, yazdıklarını da “Belki okumazlar” diye tekrarlamaktan hiç bıkmaz, usanmazdı.

“Mermi kovanı kaldırımda sürükleniyordu”

Tehdit aldığı döneme yakından tanık oldunuz. Davalar sürerken, tehditler gelirken o bu olanları nasıl karşılıyordu?

Gerçekten tedirgindi ama biz kondurmuyorduk, yakıştırmıyorduk. Silah sesini duyduğumda ben ön odada oturuyordum. Camdan dışarı bile bakmadım. “Aman gene silah sıktılar, kimi vurdular acaba” diye şakalaştık. Pencereye koşanlara “Bakmayın, size de bir serseri kurşun gelebilir” dedik. Sonra gürültü kopunca aşağıya koştuk. Ben o gün o saatleri hiç hatırlamıyorum. Kendimi gazetecilerin çektiği videolarda gördüğümde şaşıyorum. Hiçbir şey yapmamışım. Çünkü on dakika önce içerideki odada toplantıdaydık. “Hadi kolay gelsin, çalışalım” diye dağıldık. Yine böyle cuma günüydü, bu saatlerdi. Biz odalarımıza çekildik. Onu içerde işine devam ediyor zannediyorduk. Apartman merdivenlerinde patırdı çıkıp da aşağıya koştuğumuzda, çaycı kadını çığlıklar atarak basamaklara çökmüş halde gördük. Anadolulu kadın, saçlarını yoluyordu, gerçekten yoluyordu Herşeyi bıraktım onu teskin ettim, “Yahu Anna, utanmıyor musun? Hadi ağlama, yukarı mutfağa çık” dedim. Sonra indim, yarasını gördüğümde birşey yapmak gelmedi içimden. Çünkü artık umut olmadığı besbelliydi. Gene de içimden geçen bazı şeyler var, bunları neden yapmadığımı halen düşünüyorum. Mesela hep içimden geldiği gibi “Yahu şu çocuğun yüzü yere gelmiş, ceketimi katlayıp başının altına koyayım” diye bile düşünmüyorum. Hiç olmazsa onu yapsaydım. Ölüyü kaldırımda bıraktık, biz kendi derdimizi anlatıyoruz gibi bir haldeydik. O andaki haleti ruhiyemi ancak şoktaydım diye anlatabiliyorum. Caddedeki komşu esnaftan gelenler oldu, onlar bağırıp çağırıyorlar, isyan ediyorlar. Küfür kafir bin para. Ben de onları teselli ediyorum, arkam dönük. Bir hafta, belki de daha fazla bir süre dolu dolu hissiz oturdum masamda. Hiç ağlamamıştım, gözümden hiç yaş gelmemişti. Bir gün “Aile geldi” dediler, ben de “Gideyim de bari Rakel’e bir baş sağlığı dileyeyim”dedim. “Rakel, sıkı dur, sağlam dur, ayakta durmalıyız” demeye başladım. Sonra birdenbire boşalıvermişim. Çocuk gibi bağıra bağıra ağlıyorum, Rakel beni teselliye başladı. Soruyorlardı “Birini gördün mü? Şöyle bir adam var mıydı? diye. Hiçbirini hatırlamıyorum. Yalnız yerde yatan Hrant’ı hatırlıyorum. Rüzgarı hatırlıyorum. Mermi kovanı rüzgardan yerde bir yay çiziyordu. “Mermi kovanını alıp da saklayayım mı?” diye aklımdan geçti. Sonra o kadar akıl ettim, delildir diye almadım. Yalnız bir yerde durmuyordu o kovan… Tazelendik…

“Rakel’e aşkından belletmen oldu”

Sizin Hrant Dink’le yolunuz hangi vesileyle kesişmişti?

Ben şimdi olmayan bir okul yönetiyordum Balat’ta. Anadolu’dan göç eden ailelerin çocuklarını okulda barındırıyorduk. Milli Eğitim Bakanlığı “Gündüzlü okulda çocukları barındıramazsınız” diye sıkıştırdığından, evler kiraladık Balat’ta. Bu sefer bir belletmen ihtiyacı doğdu. Çocuklara akşamları derslerini kim öğretecek? Gazeteye ilan verdik, “Az maaşla çok iş yapacak bir akılsız bize lazım” diye. O ilana da iki tane genç başvurdu. “Gönüllüyüz, yatacak yer verirseniz, bir maaşa iki kişi çalışırız” dediler. O iki kişiden biri Hrant’tı. O zaman sol hareketin içindeydi. Sokaktaydı. Ama yatacak yeri yoktu, ailevi durumları bozuktu. Hrant diğer arkadaşından biraz daha uzun kaldı Balat’ta. Çünkü o zaman şimdiki eşi Rakel Hanım öğrencimizdi. Aralarında bir yakınlık, sevgi doğmuş zaten Tuzla’da. Çocukluk aşkı ilerlemiş. Ona yakın olmak için bu görevi almıştı. Sonra uzun bir zaman karşılaşmadık, Tuzla Kampı’ndan dolayı haberleşiyorduk. Zaten neredeyse hepimiz akraba olacak kadar azız.

İlişkiniz nasıl yakınlaştı?

Agos’ta birlikte çalışmaya başlayınca. Bir çeşit öğrencilik dönemi gibi. Bir arkadaşınız olur, hep berabersinizdir, gazete de öyle oldu. Evimizde eşimizle olduğundan daha fazla bir aradaydık. Günde 10-12 saat beraber oluyorduk. Oldukça ağır basan bir yakınlıktı. Sıradan bir arkadaşlık değildi. Birbirimizin kapısını paldır küldür açacak kadar yakındık. Belki onu bu kadar yakın tanıdığım, o hislerini yaşadığı, sokağa indiği günlerde hissettiklerini hissettiğim için daha az tanıyanlardan daha fazla aradığımı söyleyebilirim. Daha fazla sevdiğimi söyleyemem. Bu doğru olmaz, onun bir ölçüsü yoktur, ama ben arıyorum gerçekten. Beni tamamlıyordu. Her zaman danışacak bir adamım vardı benim. Çünkü çok kuvvetli teşhisleri vardı ve uzak görüşlülüğü çok güçlüydü. 

“Ruh Halimin Güvercin Tedirginliği” yazısından da biliyoruz öngörülü olduğunu… 

Yalnız o mu? Gazetenin ilk kurulduğu günlerde biz çarşamba günleri sabahlardık. Çünkü çarşamba akşam saat 7’de, 8’de işinden çıkıp gelen ve gazetenin bütün sayfalarını yapacak olan arkadaşımız Ümit Kıvanç’tı. Sabah gün ışımış olurdu, ezan sesiyle eve giderdik. Bugünlerde artık sinirlerin gerildiği anlar olurdu, eksik kalan şeyler olurdu, tartıştığımız zamanlar olurdu. Bayağı sesimiz yükselirdi birbirimize karşı. Gençler pek karışmazdı tartışmalarımıza. Birbirimize bağırır çağırırdık. perşembe günleri işe gelmezdim, izinliydim, cuma günü o tartışmanın sözü bile edilmezdi, hayat devam ederdi. Ama şu olurdu, bir hafta, on beş gün sonra onun dediği doğru çıkardı hep. Bu bir, iki, üç olunca, “Ben bu adamla tartışıyorum ama ben hep haksız çıkıyorum” diye düşündüğümde onunla dalaşmamaya, münakaşa etmeye karar verdim. 
Bunu da ona söyledim. “Ya gördün mü?” diye böbürlenmedi. Gülümsedi, sesini bile çıkarmadı. Çok alçak gönüllüydü. Bir daha da fazla tartışmadık. Gülüp geçtik. İki anlamda da kocaman bir adamdı, boyu posu, herkesin içinde göze batardı. Yüreği de kocamandı. Onun yüreğini seviyoruz biz. Beyninden vurdular ama yüreğini arıyoruz.

“Gençlik Hrant’ın düştüğü yerde durmak gerektiğini gösterdi”

Dink’in cinayetiyle Türkiye kamuoyu Ermenilerle yeniden yüzleşmek zorunda kaldı. Siz içeriden nasıl bir travma yaşadınız?

Türkiye’de birşey değişmedi demek hata olur, Türkiye’de çok şey değişti. Birşeyler değişmişti de Agos’u çıkarmaya karar verdi insanlar. Ermenilerin kendini tanıtmasının zamanı gelmişti. Bu yüzden Agos çıktı. Biz bile Hrant’ın ne kadar önemli olduğunu o öldürüldüğü zaman anladık. O, Ermenilerin katil, komitacı, Türk düşmanı değil, herkes gibi insanlar olduğunu gösterdi. Hrant’ın yaptığı az bir şey değildir. Hrant’ın cenazesinde hiç yürümez dediğimiz insanlar da yürüdü. Ki Ermenilerin çoğu yürümedi, evine kapandı. Ama şu oldu, 6-7 Eylül olaylarındaki gibi bir göç olur demişlerdi, giden olmadı. Bunun nedeni gençlikti. Gençlik hareketleriyle Hrant’ın düştüğü yerde durmak gerektiğini gösterdi. Sabahlara kadar nöbet tuttular. Onların aileleri de “Çocuklarımız gitmiyorsa gitmeyelim” deyip kaldı. Ben 20 yaşımda gitmeyi düşünüyordum ama bugün imkanlarım da olduğu halde, gitmeyi düşünmüyorum.

“11 yaşında vaftiz babası oldum”

Sizin kişisel tarihinizde de tehcir anıları var…

Tehcir benim dinlediğim ninnidir, masaldır. Ben masal bilmem, tehcir olayları anlatılırdı bana. Malatya, Erzincan’dan, Eğin’e giderken dut ağaçlarının altında aylarca barındıklarını dinledim ben. 20 Kur’a askere gidenleri hatırlıyorum, çok küçüktüm ama askere giden erkeklerden dolayı ben bile zararlı çıkmıştım. Bir çocuk vaftiz edilecekti, bir erkek yoktu ki kucağına alıp çocuğu kiliseye götürsün. Kadınlar benim çocuğun vaftiz babası olmama karar vermişti. Çocuğu çok uzun süre taşıyacak gücüm yoktu, halam yanımdan kundağı destekleyerek çocuğu düşürmememi sağladı. Çocukken vaftiz babası oldum. 

Tarihe olan merakınız nasıl şekillendi?

Okuyarak… Ermeni tarihi dediğimiz şey bir rahibin yazdığı bir kitaptır. Onun da kopyaları var elimizde. “Ermeniler Urartulardan mı gelir?” sorusuna anlı şanlı profesörlerden cevap alıyorlardı, soracak Ermeni bulamadıkları zaman bana geliyorlardı. Ben çok utanmıştım başta. Sonra Ermenistan’a gidip bilim adamlarına sordum. Geldiğimde Agos’a çift sayfa bir haber yaptım. Sorunun cevabını vereyim, Urartular Ermeni değil. Urartular geldiğinde Ermeniler buradaydı. Hititlerin zamanında Hayaşa diye bir ırk var burada. Ama zaten Ermeni yoktu diyen bir beyin bunu imkanı yok. anlamayacak.

Kaynak: Taraf 18.01.2009

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑