Ara

Sarkis Seropyan

Sarkis Seropyan'ın Ardından

Kategori

Ardından

Havak Salonu’nda geleneklere ve sevdiklerimize dair iki etkinlik

8 Nisan Cumartesi Anarad Hığutyun Binası’nda, hem Nisan ayına denk düşen, Surp Zadig, Pasha, İdo Dakyomto ve Pesah vesilesiyle bayram sofraları konuşulacak; hem de iki sene önce kaybettiğimiz, Agos’un kurucularından Sarkis Seropyan, Aras Yayıncılık’tan çıkan ‘Aşiq û Maşûq’ kitabı vesilesiyle anılacak.

Hrant Dink Vakfı’nın yemek kültürüne odaklanan bir söyleşiler ve atölyeler dizisinin de ilk etkinliği olan ‘Lezzetin Hafızası’ konuşması 13.00-15.00 arası düzenlenecek. 

Nisan ayına denk düşen, Surp Zadig, Pasha, İdo Dakyomto ve Pesah vesilesiyle Ermeni, Rum, Süryani ve Yahudi bayram sofralarını, yemeklerin yanı sıra, günümüze aktarılan aile hikâyeleri, gelenekler ve ritüellerin paylaşılacağı bu etkinlikte Levon Bağış moderatörlüğünde Takuhi Tovmasyan, Meri Çevik Simyonidis, Sibel Pinto ve Aynur Bitlisli, Paskalya ve Pesah bayram sofralarını konuşacak. 

Ayrıca gün içinde, 12.00-16.00 saatleri arasında her yaştan katılımcılara açık geleneksel ve modern yöntemlerle yumurta boyama atölyeleri olacak. 

Ardından saat 16.00’da Sarkis Seropyan “Aşiq û Maşûq” kitabıyla anılacak. 

Seropyan’ın Ermenice kaynaklardan derleyip tercüme ederek bizlere hediye ettiği ve Aras Yayıncılık tarafından yayımlanan “Aşiq û Maşûq: Ermenice Kaynaklardan Kürt-Ermeni Aşk Masalları” kitabının tanıtımının yanı sıra, Seropyan dostlarıyla anılacak.  

Karin Karakaşlı, Mehmet Said Aydın ve Yetvart Tovmasyan’ın konuşmacı olduğu bu anma toplantısında, Erhan Arık ve Erhan Yeşildağ’ın hazırladığı “Sarkis Seropyan: Baron” videosunun gösterimi de yapılacak. Konuşmanın ardından da Kardeş Türküler’in bir dinletisi olacak.  

Baron Seropyan’ı andık

Sarkis Seropyan, 8 Nisan Cumartesi günü Anarad Hığutyun Binası Havak Salonu’nda düzenlenen özel bir etkinlikle anıldı.

Foto: Berge Arabian

28 Mart 2015’te hayatını kaybeden, Agos’un kurucularından, Ermenice sayfaları editörü, gazeteci ve çevirmen Sarkis Seropyan,  8 Nisan Cumartesi günü Anarad Hığutyun Binası Havak Salonu’nda düzenlenen özel bir etkinlikle anıldı. 

Aynı zamanda Seropyan’ın 10 Nisan’daki doğum gününün de hatırlandığı etkinlikte, Seropyan’ın Ermenice kaynaklardan derleyerek üç masalı bir araya getirdiği ve Aras Yayınları’ndan çıkan ‘Aşiq  û Maşûq’ kitabı da tanıtıldı.

Etkinlik, kitap üzerine emek veren Karin Karakaşlı, Yetvart Tovmasyan ve şair Mehmet Said Aydın’ın söz alıdığı söyleşi ile başladı.

Karakaşlı ve Tovmasyan hem kitabın oluşma ve derlenme aşamasından notlar paylaştı, hem de Seropyan’la anılarını aktardı.

Mehmet Said Aydın da Kürt dili üzerine kapsamlı bir sunum yaptı.

Etkinlikte ayrıca  resim ve desenleriyle kitaba renk katan Zeynep Özatalay’a ve kitabın tasarımını üstlenen Hulusi Nusih Tütüncü’ye teşekkür edildi.

Konuşmaların ardından Erhan Arık ve Erhan Yeşildağ tarafından Sarkis Seropyan anısına hazırlanan ‘Baron’ başlıklı video filmi gösterildi. Salonun hüznünü, Seropyan için seslendiklerini şarkılarla Kardeş Türküler dağıttı.

Anmada son olarak Seropyan ailesi söz aldı. Baron Seropyan’ın eşi Manuşak Seropyan ve kızı Garine Seropyan, ölümünün ikinci yılında Sarkis Seropyan’a, hayatına, kişiliğine, çalışmalarına ve geç kalınmışlıklara dair konuştu.

Anma etkinliği, Seropyan ruhuna hazırlanan helva ikramıyla son buldu. 

Dört yıllık yokluğunun ardından

Agos’un kurucularından Sarkis Seropyan’ı bundan tam dört yıl önce, 28 Mart 2015’te kaybetmiştik. Onunla uzun yıllar dirsek dirseğe çalışan Pakrat Estukyan dört yıl sonra Baron Sarkis’in hala zihnimize ve hatırlarımıza vuran ışığını yazdı.

Efsaneler çoğu kez sınırları aşar. Komşu coğrafyalara kadar yayılır, farklı kültürlerde farklı anlatılarla yüzyıllar boyunca sürer. Ancak, her efsane böyle değildir. Kimi efsaneler kendi yakın çevrelerinde sınırlı olsa da bir anlamda ölümsüzlük kazanırlar. Bizim de Agos ailesi olarak kendi efsanemiz var. Adına Sarkis Seropyan dediğimiz, varlığını, soluğunu ölümünden sonra da yanı başında hissettiğimiz bir efsane.

Sarkis Seropyan efsanesi bu gazetenin kuruluş harcında şekil aldı ve ölümünden sonra da varlığını sürdürüyor. O bizim masal anlatıcımızdı. Kendine özgü bir anlatma yöntemiydi bu. Yılların birikimiyle oluşmuş bir bilgenin edasıyla ve masal tadında konuşurdu. Bu anlatılar en çok da kişisel ve aile geçmişini araştırmak üzere Agos’un kapısını çalanları etkilerdi. Seropyan, büyük bir sabırla konuğu ile tanışır, iz sürme meselesine öncelikle memleketini tanımlamakla başlardı. Konuğunun kapıdan girmesinden beş dakika sonra Seropyan’ın masasında kocaman haritalar açılır, kalın ciltler raflardan iner ve ziyaretçisini de hayretlere düşürecek bir yığın bilgi ortaya saçılırdı. Genellikle yer adları Türkçeleştirilmiş, eski isimlerse telaffuz kırılmaları sonucu anlaşılmaz hale gelmiş olurlardı. Seropyan, bir etimoloji laboratuvarı gibi çalışır, olası değişimleri öngörür ve sonunda aradığı hedefe de ulaşırdı. 

Seropyan’ın yokluğunda en çok hasret kaldığımız bu yaşanmışlıklar oluyor. Artık bu tür sorulara cevap verecek donanıma sahip kimse kalmadı gazetede. Ve yazının tam da bu noktasında kapıdan haber geliyor ‘Bir ziyaretçi var, görüşmek istiyor. Müsait misiniz?’ Bu soruya asla hayır demediğimiz için ‘Gelsin bakalım ne anlatacakmış?’ diyor ve klavyeyi öteye itiyoruz. Gelen tanıdık bir sima, Bedestan müziğin kurucusu Bülent Çatalkaya. Çantasından bir afiş çıkarıyor ve ‘Sizi konserimize davet etmeye geldim’ diyor. Afişin orta yerinde bir şahmeran figürü, onun üzerinde ise bir Zümrüdüanka. Afişteki ‘Dew Du Şar’ sözünü açıklıyor önce, 12 yazma. ’12 yazma 12 kadın anlamına geliyor’ diye açıklıyor Bülent, ardından da ikinci ifade ‘Heft Mesel’ yani yedi masal. 

Biz tam da Sarkis Seropyan’ın ruhunun, soluğunun bu odalarda dolaştığını yazıyorken, Bülent Çatalkaya’nın afişi o soluğun canlanmasına yol açıyor. Saniyeler içerisinde sevgili Metin ve Kemal Kahraman birkaç yıl önce çıkardıkları ‘Şahmeran’ albümü geliyor gözümüzün önüne. Oradaki ezgiler takılıyor kulağımıza. ‘Yazmanın simgesel bir anlamı var bilirsin’ diyor Bülent ve sonra aşiret kavgalarında savaşın kadınların yazmalarını yere atmalarıyla kavganın son bulduğunu anlatıyor. Kadınlar, bugünde savaşın acımasız olduğu anlarda ortaya atılıp yazmalarını, askerlerin, özel harekâtçıların, JÖH’lerin, PÖH’lerin ayaklarının altına atıyor, ama onlar bunun anlamını bilemiyorlar. 

Hatıralar üşüşüyor beynimize. O hatıralar bizi Munzur’un kıyılarına, Dersim’in yamaçlarına götürüyor. Ovacık gözelerinden Anahid’in süt pınarları fışkırıyor. Kayalardan çıkarken debisi o kadar yüksek ki köpürerek süt renginde akıyor sular. Ancak aşağıda göllendiğinde fark ediyoruz suyun saydamlığını. Anılar acılarla yüklü bu coğrafyada… 1938’in cinayetleri, sürgünleri, Dersim’in kayıp kızları ve umudumuzu bağladığımız Hızır… Hıristiyan Ermeni mitolojisinde Surp Sarkis deyip uğruna üç gün oruç tuttuğumuz. Hıdır anlatısı da zengindir Dersim dağlarında. Surp Garabet’tir Hıdır diye anlattığımız. 

Baron Seropyan, tüm bu hikâyelerin en güzel anlatıcısı olarak geçti aramızdan. “Bize yokluğu kaldı” demeye dilim varmıyor. Bülent Çatalkaya’ya teşekkür ediyorum ziyareti için. ‘Fırsat buldukça gel’ diyorum. Biliyorum, onun veya Ferzan’ın, Ersoy’un, Hikmet’in, Mahir’in ve daha nicelerinin her gelişlerinde, Agos’un kapısından her girişlerinde Sarkis Seropyan hep burada olacak.

Kaynak: https://www.agos.com.tr/tr/haber/dort-yillik-yoklugunun-ardindan-22242

Sarhoşların Pazarı

Ermenilerin ‘Pun Paregentan’ adını verdikleri bu geleneğin adı pagan kökenlere dayanırmış ve ‘iyi yaşama günü’ anlamına gelirmiş. Sarkis Seropyan bu bilgiyi verdikten sonra Siirtli Ermenilerin bir âdetini anlatır.

obur@levonbagis.com

Her Paskalya öncesinde, turizm şirketlerinin yurtdışı gezilerine yenileri eklenir. Pahalı turlara katılabilenler Brezilya ya da Venedik taraflarını seçerler. Daha mütevazı turlar da düzenlenir; örneğin son yıllarda İskeçe’ye gidiliyor. 
Bu turların tek bir amacı vardır: Karnavala katılmak.

İnsanların kostümler giyip sabahlara kadar eğlendiği bu karnaval, bizim gibi eğlencesini kaybetmiş bir ülkede yaşayanlar için çok keyifli olmalı ki, bu turlar dolup taşıyor.

“Eğlencesini kaybetmiş” derken metafor yapmıyorum. O özendiğimiz eğlencelerin neredeyse aynıları, belki zamanına göre daha güzelleri bu topraklarda da yapılıyordu.

Rumların ‘Apukurya’sı ya da ‘Baklahorani’si ile Ermenilerin ‘Paregentan’ı, Venedik’te ve Brezilya’da kutlanan karnavalla aynı kökenden gelir. 

Bu, Paskalya’ya kadar sürecek olan oruç dönemi boyunca dünya nimetlerinden yararlanamayacak olan halkın, oruçtan önceki son gün kendini yemeye, içmeye ve eğlenceye vermesi için yapılan bir kutlamadır. 40 günlük bu büyük oruçta, ‘temiz’ olmayan her türlü yiyecekten yani hayvansal ürünlerden ve eğlenceden uzak durulur. Bu dönemde düğün bile yapılmaz. Şimdi yanında içkisiz düşünemediğimiz pek çok lezzetli mezenin de doğuşuna vesile olduğundan, bence en kutsal zamanlardan biridir bu oruç zamanı. Topik, pilaki, zeytinyağlı dolma hep bu günlerin mirasıdır.

Ermenilerin ‘Pun Paregentan’ adını verdikleri bu geleneğin adı pagan kökenlere dayanırmış ve ‘iyi yaşama günü’ anlamına gelirmiş. Sarkis Seropyan bu bilgiyi verdikten sonra Siirtli Ermenilerin bir âdetini anlatır: “Siirtli Ermeniler, Vartanyanlar Günü perşembesi kutlamaya başladıkları Paregentan’ı ‘Xams Zakari’ (Sarhoşların Pazarı) adıyla bilir ve o gün dinî törenin ardından, papazıyla, halkıyla, ellerinde şarap maşrapalarıyla kiliseye girip mihraptan kilisenin kapısına kadar iki sıra halinde yere otururlarmış. Önce papaz halkın sağlığı için temennide bulunur, sonra herkes maşrapaları kafalarına diker, Papaz Efendi cemaatin sağlığına ‘Keçe bışeyima, keseyiva’ dermiş. Ardından insanlar evlerine döner, geceyarısına kadar sürdürürmüş içki ziyafetini.”
1941’e kadar, İstanbul şehrinin en önemli eğlencelerinden biriymiş bu günlerde yapılan panayır. Maskeler takılıp çeşitli kılıklara girildiğinden, abartılı giyinen ve makyaj yapanlar için kullanılan, ‘apukurya maskarasına benzemek’ diye bir deyim bile oluşmuş İstanbulluların dilinde. 

Osman Cemal Kaygılı ‘Köşe Bucak İstanbul’ kitabında Tatavla Karnavalı’nı yani Apukurya’yı şöyle anlatır: “Bulgar çarşısının biraz ilerisinde de biraz solunda ki, köşeden tutun, ta Kurtuluş’a kadar uzanan geniş cadde durmadan fıkır fıkır kaynıyordu. Maskara kafilelerinin, türlü şamatalar ve türlü hayhuy ile bu caddeden Kurtuluşa doğru akışları ve görmeye gelen seyirciler… Havanın çok soğuk olmasına rağmen bu sene (1931) Kurtuluşta ki Apukurya eğlenceleri gecen senelere taş çıkardı… Tir tir titreyenler yalnız ayakta gezen bir takım parasız seyircilerdi. Maskaralarla gazinolarda oturanlara ise bu çok şiddetli soğuk ve acı rüzgâr vız geliyordu. Başta Herant’ın gazinosu olmak üzere orada ki bütün kır gazinolarının hem içleri hem dışları adam almıyordu. 

Gazinoların sağ tarafında ki meydanlığa ip cambazları gelmişlerdi. Herant’ın gazinosunun içinden birtakım incesaz, iki zurna çifte nara, dışında da İstanbul’un en meşhur Arnavut orkestrası terennüm ediyordu. Tramvay yolunun solunda ki küçük gazinonun da içi kıyamet gibi. Burada sırf kadın maskaralar, mandolin ve armonika kâh dans ediyor kâh hora tepiyor, kâh çiftetelli oynuyorlardı. Diğer gazino ve bahçelere gelince Sulukulede’de Ayvansaray’da udi, kemancı, kanuncu, zurnacı, klarnetçi, naracı kalmamış hepsi buralara dökülmüştü…”

Bugün hâlâ yapılıyor olsa şehrin simgelerinden biri olacak, yüzyıllar boyu devam etmiş bir gelenek olan Apukurya’yı artık kutlamıyor, hatta hatırlamıyoruz bile. Tatavla yavaş yavaş Kurtuluş olurken, Apukuryadan’da ‘kurtulunmuş’, anlaşılan. Üstelik, bu eğlencenin giderek yok olmasının nedeni halk tarafından unutulması değil. 1941’e kadar halkın gelenek ve kültürünün bir parçası olarak her yıl düzenlenen panayır, o yıl çıkarılan bir kanunla “açık hava eğlencelerinin kamu güvenliğini tehdit ettiği” gerekçesiyle tamamen yasaklanmış ve bu eğlence mazide kalmış.

Yasağın bir sene sonrasında Tatavla’daki durumu 17 Şubat 1942 tarihli Apoyevmatini gazetesi şöyle anlatıyor.
“Dün akşamüstü Ayios Dimitrios Kilisesi’nin sağında ki geniş meydan hemen hemen boştu. Tramvaylar çok az yolcu işe Kurtuluş Meydanına geliyordu. Hiç kimse maske takmamıştı. Ve gazinoların müşterileri sayılıydı. Yaşanan tek canlılık Akarca yokuşu, Köyiçi ve Ayaios Athanasios Kilesinin civarında ki evlere yapılan ahbap ve akraba ziyaretleri idİ. Kısacası dün karnaval yoktu. Karnaval artık anılarımızda kaldı.” (Orhan Türker, ‘Tatavla’, Sel Yay., 1998)

Keyifle yemek yememizle, eğlenmemizle çok bağdaşık olan bu kutlamaların tarihi hemen hemen bu günler. Dinî inançlardan ötürü olmasa da, şehrimizin yok olan kültürüne saygı için hatırlamakta fayda var dedim. Ne de olsa bu kutlamalarda hem gırtlakla alakalı, hem de kökenleri ta Dionisos kutlamalarına dayanıyor.

Hazır bahane varken bu Pazar gününü sarhoşlar pazarı yapmak dileğiyle…

Kaynak: https://www.agos.com.tr/tr/yazi/sarhoslarin-pazari-22115

Baron / lensler konuşabilseydi

Fotoğrafçı Berge Arabian, Agos’un kültür sanat sayfalarında kaleme aldığı ‘Lensler konuşabilseydi’ başlıklı köşesinde, çektiği fotoğrafların hikâyelerini anlatıyor.

Çok soğuk bir gündü, çok yoğun bir kar vardı. Fotoğraf makinemin merceği durmadan buğulansa da yılmamış, bir sürü kare çekmiştim. 2010 yılıydı; İstanbul’a taşınmamdan birkaç ay önce, Hrant’ın anmasındaydım. Başlangıçta zorlanmıştım. Bazen kendimi, hayat tecrübesi yüksek, etrafında olup biteni çok iyi bilen biri olduğumu düşünmek istesem de sık sık yanılgıya düşüp bilgisizlik hissine kapılırım. Törenin yapılacağı yere erkenden gittim. Gönüllüler, büyük kalabalığın törenin odağına fazla yaklaşmaması için bir çember oluşturmuştu; çemberin içine girebilmek için oradaki gönüllülere konuşmaya çalıştım. Hiçbirinin Ermenice bilmemesi beni şaşırtmıştı. Çoğu ya Türk ya da Kürt’tü. Çokbilmiş varsayımlarım bozguna uğramıştı. Orada bulunanların Ermeni olması gerektiği gibi bir fikre nereden kapıldığımı bilmiyorum. Her neyse; nihayet, İngilizce bilen biri, çemberin içine girmeme izin verdi. Tanıdığım, bildiğim kimse yoktu içeride; bir tek Rakel Dink’i haberlerde görmüştüm. O gün, sezgilerimi takip ederek, durmaksızın fotoğraf çektim. Aradan yıllar geçti; Agos’ta çalışmaya başladıktan sonra, arşivimde duran o fotoğraflara tekrar baktığımda birçok tanıdık sima gördüm. Bazılarıyla sonradan tanışmış, hatta çalışma arkadaşı olmuştum.

Bu karede o da var, solda duruyor – sevgili Baron Seropyan’ımız… Kalabalığın arasında dikkatimi çekmişti. Heybetli bir adam… Bir grupla beraber binadan çıktığında herkes onu saygıyla selamlamıştı. O zamanlar kim olduğunu bilmiyordum; yıllar sonra Agos’ta çalışmaya başladığımda çok sevdiğim biri oldu. Aramızda pek konuşma olmazdı. Çalışırken çok ciddi göründüğü için yanaşmazdım yanına. Fakat onu başkalarıyla konuşurken dinlemişliğim çoktur; ben başkalarına anlattığı hikâyelerle tanıdım onu. Ama keyfi yerinde olduğunda şakacı yönü ortaya çıkardı. Fotoğraf ve özellikle ismim konusunda bana takılmayı da sever, “Berge… Nereden çıkmış bu acayip isim!” derdi, “Ya Berj olacak, ya da Berc. Değiştir şunu. Berge diye Ermeni ismi mi olur!”

Her fırsatta fotoğrafını çekerdim. İlk zamanlar işinin bölüneceğini, rahatsız olabileceğini düşündüğümden çekiniyordum. Ama sonra rahat davranmayı öğrendim; çalışırken ya da terasta otururken yanına gidip, ona poz verme fırsatı vermeden, hızlıca fotoğraflarını çekmeye başladım. Sağlam duruşu ve Ermeni tarihine dair engin bilgisi çok etkilerdi beni. İnsanın kendini daha iyi anlayabilmek için köklerini merak etmesi gerektiğini ondan öğrendim. Agos’ta çalışmaya başladığım dönemden önce, Anadolu’da Ermeni tarihinin izinde, grupları gezdiriyormuş. Ne yazık ki o turlara katılamadım ama Ahtamar’da onunla yan yana gelebildim. Van’a fotoğrafçı olarak, tek başıma gitmiş, otellerde yer bulamayınca ortada kalmıştım. “Benim odamda yer var; gel, kal” dedi, kabul ettim. Van’da çok geniş bir çevresi vardı; ona ‘Baron’ diye hitap ediyorlardı. Yanı başında geçirdiğim o müthiş iki gün boyunca, hem tarihle, hem de çeşitli halkların mutfak kültürleriyle ilgili sayısız hikâye anlatmıştı.

Fakat o günlerin hafızamda en çok yer eden bölümü, oteldeki gecedendir. Yorgundu. Uzun uzun banyo yaptı, sonra üzerinde beyaz bir bornozla çıktı, karşıma oturdu ve o meşhur purolarından birini çıkarıp yaktı. Hiç konuşmadık. Baron’un sessizliğe ihtiyacı olduğunu biliyordum. Öylece oturduğu 10-15 dakika boyunca, içimden kim bilir kaç kere, makinemi kapıp fotoğrafını çekmek geçti. Ama cesaret edemedim. Hem tanışıklığımız yeni sayılırdı, hem de bornozlu hâliyle fotoğrafının çekilmesi hoşuna gitmeyebilirdi. Çekmediğim o kare tüm ayrıntılarıyla zihnimde dursa da, çok büyük bir şansı kaçırdığım için yıllardır pişmanlık duyarım. İçten içe biliyorum ki, izin istemeden çekiverseydim o fotoğrafı, bir şey olmazdı. Anlayışla karşılardı sevgili Baron Seropyan, biliyorum.

İngilizceden çeviren: Altuğ Yılmaz

Kaynak: https://www.agos.com.tr/tr/haber/baron-lensler-konusabilseydi-32094

«Կարօտ» ինչ դժուար բառ

ԼՈՒՍՅԷՆ ՔՈՓԱՐ
lusyenkopar81@hotmail.com

Երթամ շրջիմ երազներու աշխարհ, նստիմ քարքարոտ լերան գագաթը։ Ափ մը հող առնելով գետնէն խօսիմ քեզ հետ, փսփսամ կարօտս, լամ, լամ ու լամ…։
Անձայն անշշուկ մարդ չիմանայ զիս։
-Պարոն ե՞րբ պիտի գամ քեզ հետ։
-Դեռ տակաւին ժամանակ կայ։
-Պարոն, այս անգամ Լորային տեղը ես գամ։
-Ո՛չ։
-Պարոն մէկը կայ ինծի հետ Անի եկուր կ՚ըսէ, երթա՞մ։
-Ո՞վ է ան։ Քեզի Տէրհայրին կ՚ըսեմ։ Նստէ տունդ։ Այնքան ուզէ եթէ ես կը տանիմ։
-Պարոն կին մը կայ, «եկուր միասին շրջինք Անատոլու» կ՚ըսէ, երթամ։
-Անատոլու չես տեսած, որո՞ւն պիտի տանիս։ Մէյ մըն ալ երկու կին պիտի շրջի՞ք։ Նստէ, նստէ… դեռ ժամանակը չէ։ Նստէ՛ երախաներդ պահէ, ես պիտի տանիմ քեզ։

Ո՞ւր ես պարոն։ Պարոն՝ կարօտած եմ, ձայն մը… Փարոս որոնող նաւակի մը նման եմ հիմա։ Ճամպրուկս պատրաստ է, բայց ճամբայ չունիմ։ Երթալէն ալ հրաժարեցայ։ Ահա այս էր ներաշխարհս, երբ քիչ մըն ալ կարօտս փառատելու համար դիմեցի իմ սիրելի խմբագրապետ Սարգիս Սերովբեանի որդւոյն՝ Վաղարշակ Սրկ. Սերովբեանի, իր հօր մասին զրուցելու խնդրանքով։ Ներքեւ կը ներկայացնեմ իմ հար ցումները եւ Վաղարշակ Սերովբեանի պատասխանները։

Լուսյէն Քոփար- Գիտենք որ առաջին իսկ օրէն «Ակօս» եւ Պարոն Սերովբան միասին կը յիշուին։ Երբ եւ ինչպէ՞ս սկսաւ այս պատմութիւնը։
Վաղարշակ Սերովբեան- Մարդ արարածի կեանքը շրջան շրջան բաներու հետ կ՚առընչուին։ Այս մասին բացառութիւն մը չէր հայրս։ Հակառակ իր 65 գարուններուն, այնպէս եղաւ նաեւ հօրս՝ Սարգիս Սերովբեանի, կամ «Ակօս»ի ծանօթ տիտղոսով «Պարոն Սերովբեան»ի պարագային։ Ինչպէս ան ցեալ օր ձայնասփիւռի յայտագիրի ընթացքին Եդուարդ Տանձիկեանին կը պատմէի, երբ հայրս ձանձրացած էր իր տա րիներու գործէն՝ սառնարանի շինութենէն կամ նորոգութենէն եւ ինք զինք տակաւ հանգստեան կը կոչէր եւ համայնքի ոչ-հայախօս անդամներուն համար աւելի զգալի կը դառնար թրքերէն-հայերէն թերթի մը հրատարակութիւնը, Հրանտ Տինք օր մը կուգար իրեն առաջարկելու. «Այսպէս ծրագիր մը ունիմ։ Ի՞նչ կ՚ըսես»։ Կարճ եւ կտրուկ էր պատասխանը. «Սիրո՛վ»։ 1995-ին էր, որ սկսաւ երկու հին բարեկամներու արկածախնդրութիւն-գործակցութիւնը։ Այսպէս հիմնեցին «Ակօս»ը։ Եւ շարունակուեցաւ մինչեւ երկուքին ալ յաւիտենական հանգիստը։

Լ.Ք.- Կը յիշէ՞ք առաջին օրերը։ Քանի՞ հոգի կ՚աշխատէին։
Վ.Ս.- Կը յիշեմ։ Սիրողական ոգիով, սակայն յամառ խենդութեամբ սկսած գործէր։ Անձի թիւի մասին չեմ կրնար բան մը ըսել, սակայն բառին բուն առումով ոգիի բռին կ՚աշխատէին թէ՛ իրենք եւ թէ տակաւ իրենց շուրջի մի խմբուող միւս խենդերը։

Լ.Ք.- Թերթիս տպագրութեան օրերը բաւականին ուշ ժամեր կ՚աշխատէինք։ Դուք ի՞նչ կրնաք ըսել այս մա սին։
Վ.Ս.- Ո՞ւշ ժամեր։ Ո՛չ, կը սխալիք, անոնք կանուխ ժամեր էին։ Գրեթէ մինչեւ առաւօտ։ Մէկ մէկ օգնութեան կը կանչէին։ Սիրողական, սակայն այդ սիրողական ոգիին իր հետ բերած սիրով լեցուն աշ խա տան քի ժա մեր էին անոնք։ Խումբ մը խենդ եւ, ինչպէս ըսի, կամաց կամաց իրենց շուրջ համախմբուողնոր խենդեր… Շատ հետաքրքրական երեւոյթ էր։ Եւ ինչպէս ամէն ստեղծագործ աշխատանք, մեծագոյն մխիթարութիւնն ու ուրախութիւնն էր նոր թիւի հրատարակութիւնը։ Այսպէս սկսաւ ու շարունակուեցաւ «Ակօս»ը։ Աշխատողներէն իւրաքանչիւրը թերթի կեանքին իր կեանքէն բաներ մը տալով։

Լ.Ք.- Ինք բազմաթիւ անգամ այցելած էր Անատոլու, յատկապէս արեւելեան նահանգներ։ Դուք իրեն հետ շրջեցա՞ք։
Վ.Ս.- Սարգիս Սերովբեան իր ութսունամեայ կեանքին ընթացքին ունեցաւ զանազան աշխատանքներ, գործունէութիւններ եւ ծառայութիւններ։ Սակայն կարծես ասոնցմէ ամենակարեւորը կամ ամենաուշագրաւը դարձան իր կազմակերպած-կատարած շրջապտոյտները։ Ան նախ 4-5 հոգինոց փոքր խումբով մը սկսաւ։ Հանգուցեալ Պերճ Գամբարոսեանն ու տիկինը, ինք եւ տիկինը եւ ես։ Անձնական ինքնաշարժով, դէպի Թուրքիոյ զանազան կողմերը կատարուած պտոյտներ էին անոնք։ Այս փոքր խումբը ապագային մեծցաւ, անգամ մը անցաւ քառասուն ուղեւորի սահմանը։ Հոգ չէ թէ փոքրաթիւ կամ մեծաթիւ, սակայն միշտ երկար նախապատրաստական աշխատանքի արդիւնքներ էին իր շրջապտոյտները։ Կարծես ամէն մէկը նոր ուխտագնա ցութիւն մը։ Եւ շատ հաճելի պտոյտներ էին։ Հանգստաւէտութենէ հեռու, սիրողական ոգիով ու ոգեւոր պտոյտներ։ 1970-ական թուականներէն մինչեւ իր հիւանդութիւնը ան շարունակեց պտոյտներ կազմակերպել ու շրջիլ։ Յատկապէս վերջին տարիներուն Հայճար խումբի հետ։ Ինք Իսթանպուլ ծնած ըլլալով հանդերձ, ուր որ երթար, ինքզինք հարազատ ու տանտէր կը զգար, որպէս այնտեղացի մը։ Ծագումով Սեբաստացի էր, սակայն մէկ մէկ կ՚ըլլար Վանեցի, երբեմն Մշեցի եւ այլն։ Հակառակ տեղացի ժողովուրդին իսկ ազդարարութիւններուն, ամրան կիզիչ արեւուն տակ, մէկ օրուան ընթացքին Կիլիկիոյ շրջանի երկու անառիկ բերդերը մագլցելու քաջութիւնն ու կորովը ունէր։ Հոգ չէ թէ վերջաւորութեան շատ պիտի յոգնէր։

Լ.Ք.- Այս այցելութիւններէն զինք յուզած պատմութիւններ կա՞ն։
Վ.Ս.- Մէն մի շրջապտոյտ իրեն համար նոր պատմութիւն էր։ Ամենափոքրաթիւէն մինչեւ ամենաբազմանդամը իւրաքանչիւր պտոյտ կարեւոր էր իրեն համար։ Եւ իւրաքանչիւրը նոր հորիզոններու բացման համար առիթներ էին։ Գաւառի չես գիտեր որ գիւղին մէջ հանդիպած հայ պապիկը կամ մամիկը, կոտրած խաչքարը կամ այլ բեկոր իրեն համար շատ մեծ կարեւորութիւն ունէին եւ ամէն յիշատակէաւելի թանկագին էին։ Արդէն իր յուշագրութիւններուն առաջին պատճառն ալ այս այցելութեանց տպաւորութիւնները գրի առնելն էր, իւրայատուկոճով։

Լ.Ք.- Իր հրատարակուած գրքերուն ծագումը մեզի քիչ մը կրնա՞ք պատմել։
Վ.Ս.- Ինք ո՛չ գիրք գրելու մարմաջը ունէր եւ ոչ ալ գրչիմարդ ըլլալու։ Միայն կը ջանար հասնիլ շուրջիններուն, գիրի կամ խօսքի միջոցով։ Բաներ մը փոխանցել անոնց։ Խապրիկ մը բերել հեռաւոր այն վայրերէն։ Գրող ըլլալը հոգն անգամ չէր։ Իր ցիր ու ցան գրութիւնները երբ օր մը հատորի կամ հատորներու վերածուին, հաւանաբար բաւական արտադրած հեղինակ մը պիտի ըլ լայ Պարոն Սերովբեանը։ Սակայն ինք նախընտրեց թերթերու կամ պարբերականներու համեստ գրութիւններուն միջոցաւ հասնիլ ընթերցողին։ «Սուրբ Փրկիչ» եւ «Քուլիս» հանդէսներու, «Ժամանակ» եւ «Մարմարա» օրաթերթերու էջերուն վրայ կարելի է հանդիպիլ իր գրութիւններուն։ Եւ հուսկ՝ երբ «Ակօս»ը հիմնեցին, իր բոլոր ուժերը կեդրոնացուց այնտեղին։ Ոչ միայն գրեց, այլեւ թարգմանեց։ Հայերէնով սկսող իր գրելու աշխատանքը շարունակեց նաեւ թարգմանելով։ Կարծեմ իր առաջին լուրջ թարգմանու թեան աշխատանքը կատարեց ծածկանունով։ Իր շատ սիրելի հանգուցեալ մօրեղբօր՝ Պաղտիկ Աւետիսեանի անունը որպէս ծածկանուն գործածելով թարգմանեց հանգուցեալ ակադէմիկոս Լեւոն Խաչիկեանի «Հէմշին կիզէմի» (Համշէնի գաղտնիքը) ընդարձակ յօդուածը («Էջեր համշինահայ պատմութիւնից»), որուն նիւթն էր Հէմշինի ու Հէմշինցիներու պատմութիւնը։ Եւ իր վերջին աշխատասիրու թիւնն ալ եղաւ սիրային պատմուածքներու թարգմանութիւն մը՝ «Աշըք ու Մաշուք»։ Ցաւօք այս գեղեցիկ հատորի հրատարակութիւնը ինք չտեսաւ։ Թարգմանեց նաեւ այլ գիրքեր, ինչպէս Գեղամ Քերովբեանի Հայոց աւանդական պատմութիւնը, Համաստեղէ, Ռաֆայէլ Իշխանեանէ, Արտակ Մովսիսեանէ գիրքեր եւ այլն։ Ինք գրեց։ Նախաքրիստոնէական շրջանի մեր պատմութիւնն ու առասպելները զինք ոգեւորող նիւթերն էին։ Եւ այդպէս լոյս աշխարհ եկաւ «Ճանկիւլիւմ, Անահիտ վէ քազպէն»։ Հակառակ, որ իր մասնագիտութիւնը չէր, թէ՛ թարգմանական եւ թէ իր գրածներու սպառու մը կամ վերհրատարակութիւնը փաստեր են, որ իր նիւթով ու հաղորդականութեամբ կարողացաւ իր փափաքած տեղը հասնիլ։ Կեանքի վերջին տարիներուն, «Առասպելակոծ» անունով, «Փոքրիկ» մանկական կայքէջին հետեւող մանուկներու համար պատմեց հայկական առասպելները։

Լ.Ք.- Շատ փափաքած, բայց չիրականացած երազ մը ունէ՞ր արդեօք։
Վ.Ս.- Ինչպէս ամէն մարդ, Սարգիս Սերովբեան եւս ունէր երազներ։ Ոմանք յա ջողեցաւ իրականացնել, իսկ ոմանք՝ ոչ։ Երազներէն մէկն էր ուխտի երթալ Վան, Ս. Բարթողոմէոս Առաքեալի Վանքը։ Անգամ մը եւս այցելել այնտեղ։ Սակայն չբաւականանալ։ Շարունակել ուխտագնացութիւնը։ Երթալ դէպի արեւելք։ Եւ ուխտ կատարել նաեւ Հայոց առաջին միւս լուսաւորչին՝ Ս.Թադէոս Առաքեալի Վանքի սեմին։ Իր այնքան սիրած Խրիմեան Հայրիկի նման կատարել ուխտ Թադէի Վանքի մէջ։ Այնքան ոգեւորուած էր այս ճամբորդութեամբ։ Քա նի քանի անգամներ խօսեցաւ Թեհրանի առաջնորդ Գերշ. Տ. Սեպուհ Արքեպիսկոպոսի եւ Ատրպատականի առաջնորդ Գերշ. Տ. Գրի գոր Եպիսկոպոսի հետ։ Սակայն այդ ուխտը չի կարողացաւ կատարել։ Իր եւ իմ բազմաթիւ գիրքերու հաւաքածոն կանոնաւոր ու դասաւորուած տեսնել այդ երազներէն էր կարծես։ Սակայն այդ մէկը չեղաւ։ Տան գիրքերը ունէին իւրայատուկ մէկ տեղու միսիս թէմ մը, սակայն ոչ շատ կանոնաւոր։ Եւ ինք միշտ չի կարողանալով ոտք յարմարցնել այդ «սիսթէմ»ին, կը նեղանար։ Իրեն համար կարեւոր էր նաեւ ունենալ համայնքի տրամադ րութեան տակ հանրային գրադարան մը։ Իր տարիքին բերմամբ, համացանց գործածելու ուշ սկսաւ։ Սակայն, հակառակ իր ապրած եօթանասուն եւ աւելի գարուններուն, կրցաւ անոր ոտք յարմարցնել, անոր բարիքները վայելել։ Այս առումով, կարելի է ըսել, որ աւելի սահմանափակ պայմաններով, ինք յաջողեցաւ տեղ մը հասնիլ: Սարգիս Սերովբեանի մասին շատ բան կարելի է ըսել։ Ինք համեստ պայմաններու մէջ մեծցած, ինքնուսան հատ մը եղաւ, երբեք չունե նալով տիտղոսներու կամ ածականներու մարմաջը։ Պարզ մարդ մըն էր եւ իր այu պարզութեամբ, իւրայատուկ ոճով եկաւ ու անցաւ։ Սակայն կարեւորը իր պատիւովը անցաւ ու լաւ յիշատակներ թողելով անցաւ։ Շատ կարճ խօսքով, այսպիսի մէկն էր Սարգիս Սերովբեանը։

Լ.Ք.- Հազար շնորհակալութիւն։
Վ.Ս.- Խնդրեմ, ե՛ս շնորհակալ եմ։

Surp Sarkis

VAĞARŞAG SEROPYAN

Ermenilerde isim günü kutlama geleneği ilginçtir. Diğer pek çokları gibi yok olmaya yüz tutmuş bir gelenek… Bir zamanlar doğum günü kutlamaları bu kadar yayılmamışken ve aziz isimlerini taşıyan kişilerin ‘isim günü’nü kutlamak muhtemelen daha saygın olduğundan, Ermeniler bu isim günlerine pek önem verirlerdi.

Biz modernleştikçe, bu geleneğimizi de o denli kaybediyoruz.
Okumaya devam et “Surp Sarkis”

Baron Sarkis’in farklı yüzleri

MELINE TOUMANI

Sarkis Seropyan’la 2005 yazında tanıştım. Sosyolog Fatma Müge Göçek ondan eski Ermeni köylerini görmek üzere Türkiye’nin güneydoğusunu kapsayan bir gezi planlamasını istemiş, beni de bu geziye davet etmişti. Baron Sarkis’le ilgili anılarım İstanbul’da, havaalanında, Van’a kalkacak uçuşumuzun kapısında başlıyor. Müge beni onunla tanıştırdı, Baron Sarkis de elimi sıkmaktansa bana yarısı kalmış bir kurabiye paketi uzattı. “Bizim bunlara ihtiyacımız yok,” dedi gülerek. Sonraki sekiz gün boyunca, minibüsle güneydoğuyu gezerken Baron Sarkis’le ilgili izlenimim farklı yüzleri arasında gidip gelecekti. İlki gülen, muzip yüzüydü—Babil Kulesi’nde konuşulan orijinal dilin Ermenice olduğuna beni (şaka yollu) ikna etmeye çalıştığı sefer takındığı yüz. Veya karpuzu keşfedenin bir Ermeni olduğunu (belki de ciddiydi!) söylediğinde takındığı. Gülen yüzünün diğer tarafında ise usanmış yüzü vardı. Bu usanmış yüzünü Van Müzesi’ne girip – sadece Ermenilerin öldüğü Türklerden bahseden – saçmasapan “soykırım bölümü”nü keşfettiğimizde gördüm. [bölümün resmi ismi ‘Van’da Ermenilerin yaptığı Katliam Seksiyonu’ imiş, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü sitesinden, -n.] Baron Sarkis kafasını kapıdan içeri uzatmaya kalmadı ki dışarı çıkıp bizi beklemeye başladı. Aynı usanmış yüzü bize şüpheli muamelesi yapan bir köy bekçisiyle karşılaştığımızda da gördüm (“Tutun beni de şuna bir tane patlatmayayım,” dedi Baron Sarkis, bir yarışı yeni bitirmiş bir koşucu gibi elleri başının arkasında uzaklaşmadan.)

Baron Sarkis’in bir yüzü daha vardı, ki bu benim en severek hatırladığım yüzü. Bu yüz, genç insanlara bir şeyler öğretirken takındığı sabırlı yüzdü. Bu yüzü ise ilk defa Van Kalesi’ni ziyaret ettiğimizde gördüm. Üç tane genç, on yaşlarında Kürt oğlan kalenin orada oyun oynuyordu. Bize kaleyi gezdirmeyi teklif ettiler. Ama Baron Sarkis bu teklifi kabul etmektense onları bir sınava tabi tuttu: “Kale duvarlarında niye üç farklı çeşit taş var?” diye sordu birine. Oğlanlardan biri cevap verdi: “Önce Bizans Türkleri, sonra Selçuk Türkleri, en son da Osmanlı Türkleri.” Baron Sarkis, hiç kızmadan, bu revizyonist tarihi alıp daha doğru bir şekilde revize etti. İlk taş sırasının Ermenilerin ataları Urartular tarafından inşa edildiğini açıkladı. İkinci taş sırası ise, yetenekli duvar ustaları olan Bizans Ermenilerinin işi olabilirdi. Sonra oğlanlara neden bugün Van’da hiç Ermeni kalmadığını açıkladı. Ondan sonra oğlanlar bize Kürtçe hüzünlü şarkılar söylediler. Baron Sarkis elini Rıdvan adındaki çocuğun omzuna attı. “Bu oğlan çok zeki,” dedi, ve fotoğraflarını çekmemi istedi. Belki o çocuklar bir dahaki sefer yabancı ziyaretçilere kaleyi “gezdirdiklerinde” biraz daha karmaşık bir hikaye anlatacaklardı. Ve bir gün o oğlanlar büyüyecek, bildiklerinin (veya bilmediklerinin) gerçek sonuçları olacaktı. Baron Sarkis bunu biliyordu.

O sabırlı yüzü gördüğüm bir başka sefer: eski püskü giysiler içerisinde çocuklarla dolu, zor ulaşılan bir köyde, yedi yaşında, Ayfer isminde bir kız çocuğuyla tanıştık. Ayfer’in bir özelliği Baron Sarkis’in hemen dikkatini çekti. Meraklıydı, bizim yaptığımız her şeyi kocaman gözleriyle izliyordu. Baron Sarkis onun bana, yani bir serüvene çıkmış başı örtülü olmayan yabancı bir kadına nasıl kapıldığını fark etti. İki yıl sonra tekrar Türkiye’deydim, Agos’ta Baron Sarkis’le sohbet ediyorduk. Van’a tekrar seyahat etmiş, ve o köye tekrar gitmişti, ve işte o Ayfer yine oradaydı, ancak büyük bir fark vardı: artık başı örtülüydü. Sorular sormaktansa mesafesini korumuştu. Baron Sarkis okula gidip gitmediğini sormuş, Ayfer ‘Hayır’ demişti. Bunun üzerine Baron Sarkis amcasıyla konuşmak istemiş; amcasına bu kızın özel olduğunu, okuması gerektiğini söylemişti. Bunu söylemesi fark etmiş miydi? Bilmiyorum. Bu yıl Ayfer 17 yaşında olmalı, eğer gitme fırsatı bulduysa liseyi bitirmiştir. Ancak şunu biliyorum ki Baron Sarkis gençlere, gençlerin öğrenme ve dünyayı değiştirme potansiyeline inanıyordu. Ben de onu hep böyle hatırlayacağım, sahip olduğu bilgiyi sabırla paylaşırken, bir sıra daha taş ekleyerek temeli güçlendirirken.

 

Kaynak: AGOS – Meline Toumani

Baronun yamacında bir buçuk yıl

KARİN BAL 

Agos’a ilk gittiğim günü hiç unutmam. Kapıdan içeri girdim, iki tane tonton baron, kâğıtlarla ve kitaplarla kaplı, dağınık masalar… Sarkis Seropyan’la o gün tanıştım. Aradan 1,5 yıl geçti ve ben bugün Baron’suz kaldım. Kanadım kırılmış gibi hissediyorum. Bana her zaman cesaret veren, “Yapabilirsin” diyen baronum artık çok uzaklarda, ışıklarda uyuyor. Ben ona hastalığı bile konduramazken onun yokluğuna alışmak, masasında, yanından ayırmadığı, biri gelip almasın diye gözü gibi baktığı kitaplarının arasında çalışmak hiç kolay olmayacak. Uzun yıllar uzak kaldığım ve okuldayken “Ne işime yarayacak?” dediğim Ermeniceyi yeniden kullanmamı ve hep daha fazlasını öğrenme isteğimi, Ermeniceyle birlikte önümde açılan uçsuz bucaksız Ermeni tarihini Baron’uma borçluyum. Kimliğimi, benliğimi ve köklerimi daha iyi tanımamı, anlamamı sağlayan ve bana bunun için benim de yapabileceğim şeyler olduğunu gösteren, Baron Seropyan’dır.

Agos’taki ilk günlerimde beni en çok hayrete düşüren, Baron Seropyan’ın yanına gelen sayısız eş dost ve çoğunlukla tanıdık bile olmayan ziyaretçilerin akınıydı. Gelen herkesin meramı farklıydı; kimi akademik tezi için, kimi akrabalarını aramak için, kimi de sadece “Biliyor musun, benim ninem/dedem Ermeni’ymiş” demek için gelirdi yamacına. Agos’a gelen her kim olursa olsun, ilk olarak onu ziyaret ederdi. Bazen tüm gün hiç durmadan anlatır, anlatır, anlatırdı. Sanki onu hayata bağlayan, bildiklerini durmadan karşısındakilerle paylaşmaktı; üstelik, her seferinde aynı heyecan ve istekle… Bana sık sık, “Bir gün ölürsem, cenazeme işte bu yardım ettiğim, işlerini gördüğüm kişiler gelecek” derdi. Gerçekten de öyle de oldu Baronum, sevdiklerin, yardım eli uzattıkların son yolculuğunda oradaydılar. Bir kez daha haklı çıktın.

Agos’un Ermenice sayfaları, onun hikâyelerindeki kahramanlarının kaleleri gibiydi; gazetenin ilk gününden beri ayrılmaz bir parçası ama bir o kadar özerk. Gazetenin ofisinde, Ermenice sayfaların hazırlandığı bölüme ‘Hayasdan’ (Ermenistan) adı takılmıştı. Odamızdaki ufak gibi görünen taş parçalarının bile onda hatırası, hepsinin ayrı hikâyesi, yaşanmışlıkları vardı. Saklamayı çok severdi. Yeni binamıza taşınmak için odayı toparlarken de, bana kolay kolay hiçbir şeyi attırmadı. Eski ve tozlanmış bir konyak şişesini elimde tutarak “Atıyorum Baron” dedim. “Sen onun içindekinin ne olduğunu biliyor musun? Arasan da bulamazsın. Karabağ toprağı o” dedi. Taşa toprağa bayılıyordu. Anadolu’da gezmediği köy kasaba yok gibiydi. Bu sene beni de götürecekti gezisine, Nemrut’a çıkacaktık birlikte; kısmet olmadı. Her şeye rağmen, ben çok şanslı bir azınlıktandım. Baron Sarkis gibi dolup taşan birinin yamacında 1,5 sene geçirdim. 80 yaşında olmasına rağmen çalışma şevki, hepimize örnek olacak cinstendi. Son âna kadar kalemini bırakmadı, öğrenmekten, bildiklerini aktarmaktan hiç bıkmadı. Bana öğrettiği her şey için ömrümün sonuna kadar ona minnettar kalacağım.

Eğer gittiğin yerden beni duyabiliyorsan, merak etme Baronum, buralar bize emanet.

 

Kaynak: AGOS – Karin Bal

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑