Ara

Sarkis Seropyan

Sarkis Seropyan'ın Ardından

Ay

Mayıs 2015

Toparlanamamak

Tam toparlanmak üzereyken bir yerden bir video çıkıyor “tesaadüfen” karşıma…

 

Tam toparlandım derken perşembe oluyor; ki başlı başına kocaman bir yokluk…

konyak

Onu da atlatıyorum, tam “tamamdır artık yırttım” demişken bir fotoğraf buluyorum…

vesikalik

Sonra pazar oluyor, koskocaman bir boşluk…

bilet

“Yeni hafta, bu sefer toparlarım” demişken tam, bir çöp buluyorum anı, sohbet, yıllar yüklü…

salonkonyak

Dağılmışken tam, çarşamba oluyor çok şükür… Her gün çarşamba olsa da yokluğunun bir sebebi olsa….

not1 not2

Daha bunun babalar günü, doğum günleri, yıldönümleri, temmuzları, ağustosları, martları var can yakacak… Can kalmadı yanacak, azcık insaf ya hu şerefsiz zaman….

dgmanis

Արմենեան հող ա, երկիրը ծով ա Սասուն, Մուշնն ու Վանը հայկական հող ա։

Geçtiğimiz günlerde, hatta henüz İstanbul’dayken, duydum ki bu cuma akşamı (15 Mayıs) Sasunlular gecesi olacakmış. Ve yine öğrendim ki, peder beye sürpriz olarak bir plaket takdim edeceklermiş yıllardır kendilerine verdiği destek için. Adamın en büyük derdi, herşeyin insanoğlu ölmeden önce yapılmasıydı. Kısmet olmadı. Çok ani ve çok çabuk gitti çünkü.

Çok iyi bildiğim bir şey var ki, kendisi milletini çok seven bir ermeniydi. Yıllar önce en büyük hedefi bir gün Ermenistan’a gidip orada yaşamaktı ve Ermenistan’ın kalkınması için yapılacak her işe boyuna posuna bakmadan destek olmaktı. Kısmet olmadı. Ama hep Ermenilik için yaşadı. Özellikle de Sasunlular olsun, Daronlular olsun, Dersimliler olsun, Hemşinliler olsun, köklerini koruyup kollayanlara, hele de sonradan keşfedenlere karşı büyük bir zaafı vardı. Tatlısu Ermenileri, “bize dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” zihniyetiyle tavşan boku misali yaşarken, çok daha zorlu koşullarda “biz Ermeni’yiz” diyenler onun için kendinden dahi kıymetliydi. Bu bağlamda, bu akşam alacağı ödül onun için gerçekten çok kıymetli.

Babamdı, canımdı, kanımdı, en büyük kahramanımdı. Benden/bizden, yani kıymetlilerinden çok isteği yoktu. Bir tek şey isterdi, aynı şu şekilde: “beni utandırmayın, yüzümü yere çevirtmeyin.” Görüyorum ki, kendi evlatlarından ayrı tutmadığı insanlar da O’nu utandırmadı.

Sağ olsunlar, var olsunlar…

halay

Երբ որ կործանուեց չքնաղ մեր Անին
Ենթարկուեցինք մենք օտարի լծին
Կորել էր հովիւը, փռուել էր հօտը
Թուրքին էր մնացել հայոց արօտը։

Արմենեան հող ա, երկիրը ծով ա
Սասուն, Մուշնն ու Վանը հայկական հող ա։

Եղիր դու ամէն տեղ, որտեղ մի հայ կայ
Գուրգուրիր դու նրան, Հայաստան թող գայ։

Արմենեան հող ա, երկիրը ծով ա
Սասուն, Մուշնն ու Վանը հայկական հող ա։

Դժուար է, դժուար, ով երկիր ձգեակ
Որ հայը մնայ օտարի լծի տակ։

Արմենեան հող ա, երկիրը ծով ա
Սասուն, Մուշնն ու Վանը հայկական հող ա։

Kuşkanadı kalem olsa…

 

“İstediğin kadar yokluğuma alış
Ama şarkılara yakalanmak diye bir şey de var.”

An gelir, bir şarkı çalar zamansız zamansız…

Çocukluğum çocukluğum
Bir boşluk var anlayamıyorum
Kapkaranlık derin bir kuyu var
Bir türlü içinden çıkamıyorum

Çocukluğum çocukluğum
Eksik birşey var bilemiyorum
O zamanlardan yasaklamışlar
Doyası doyasıya ağlayamıyorum

Sonra anlayamadığın boşluğu, o kapkaranlık kuyuyu oyan eksik şeyi bulursun ama hala ağlayamazsın. Yasaklamışlar çünkü. Çocukluğunu beraberinde mezara gömeni hatırlarsın. 14 yaşındasındır henüz. O zamanlar ağlayabiliyorsundur, şimdiki gibi yasaklara takmıyorsundur. Anıra anıra ağlarsın onu ne kadar çok sevdiğini, özleyeceğini düşündükçe. Çocukluğunu eksilmiş sanırsın, gömdün sanırsın. Salaksındır çünkü.

rosa

Sonra kırk yaşını geçince, o gün gelir ve çocukluğunun kalan kısmıyla birlikte hayallerini kaybedersin. İşte asıl o zaman kaybedersin çocukluğunu. Kırkında dahi olsan hala çocuk kalmış elinden tutan o kocaman el soğuyunca, artık elinden tutup seni kötü rüyalardan uyandıracak kocaman adam olmayınca daracık dünyanda, sevdiğin ilk adam da çekip gidince fanilerin arasından, işte tam o zaman büyürsün. Daha toprağı kurumadan çok özlersin. Ve o toprak kuruyunca, suyu o kadar seven adamın, kupkuru toprağın altında susuz ne yapacağını düşünüp nefessiz kalırsın.

ssold

Ve nefessiz de yaşanacağını öğrenirsin günler engellenemez bir hızla akıp gittikçe, geçtikçe, geçirip gittikçe hatta. Azaldıkça hatırasını yaşatanlar etrafında, daha kırkı taze solmuşken, çiçekler taptazeyken, eksildikçe ortak anıdaşlar yanıbaşından, daha da öksüz hissedersin kendini. Yaşarken yapılması gerekenlerin yapılmasından yanaydı gönlü. Öldükten sonra kıymeti kalmayacaktı çünkü. Yaşarken ziyaretine gelenler mutlu etti onu hep, çok önemliydi çünkü. Çürümüş kemiklerine gelenlerin kıymeti olmayacaktı, öyle olacağını iddia ederdi en azından.

Herşeyin istediği gibi olmasını isterken, tam da istemediği şekilde gelişirken, elinde olmadan vasiyetini yerine getirememenin vicdan azabı yorar insanı. Ama eksik kalanların, bu kadar ani ve beklenmeyen gidişinin çabukluğundan ötürü tamamlayamadıklarının hepsini birden bitirmeye çalıştıkça, birikmişlerin ağırlığı altında ezilirsin. Gecikmişliğin vicdan azabı triple yapar ruhunda, seni kanarta kanarta. İşte bu ezilmişlikle dahi olsa, son vazife olarak canını dişine takıp bitirmeye çalışırsın yarım kalanları…

“Derler ki, öykünün bir yerinde özlemleri sıraya koymak gerekirmiş.
Oysa ne farkeder ki öykünün başı sonu özlemse…”

Özlemin ifadesi özlü sözlerden insanın kendi cümlelerine taşmaya meyillenmişse, artık yazana gem vurmak anlamsızdır. Neyi, ne kadar, niçin ve nasıl özlediğini anlatmadan duramayacaktır çünkü. Hasretinin dağları aştıracağını hayal etmişken, bir adım bile atamıyor olması özlemlerine, özlediklerine doğru, korkunç bir kabus değil de nedir ki yaşanan? Sıraya koymak isterken özlediklerini, ne çok olduklarını farkeder sıralayamayınca umutsuzca. Sıralayamaz. Çünkü bir attığı simit depar atar, bir simidi attığı martı, bir de bu iki haylazın üzerinde süzüldükleri mavi su. Ardından binemediği vapur, sarılamadığı eş dost, ağlaşamadığı yaren; üstüne de cila olarak koskoca bir şehir, aşık olduğu gölgesine dahi. Ve o şehirde bıraktıkları. Ve hatta o şehrin taze toprağının altında bıraktığı. Toprağın altındaki mi daha nefessiz, üstündeki mi, düşünür durur nefesi kesildikçe insanoğlu/kızı. Çok kulvarlı bir koşu pistinde önce hız, sonra sidik yarışına girer sanki tüm özlenenler. Ve bir içses/içözlenen karmaşası, kulakları sağır eden bir uğultuya dönüşüverir terbiyesizce:

– Bak ben daha uzağa işeyebiliyorum…
– Ama ben daha tazikli işiyorum…
– Benimki en çok…
– Benimki en yoğun…
– Benimki en ben…
– Bak ama ben imzamı da atabiliyorum çişimle…
– Ben ayakta işeyebiliyorum en birinç benim…

Evet, bildiğin sidik yarışı yapan erken erkek ergenler gibi özlemler. Özleyenin en içinde yarışıyorlar canhıraş bir hırsla en çok özlenen olmak için. Başları göğe erecek çünkü. Oysa bir bilseler ki aslında hep özlenenlerdir sevilenler ve hiçbir şey özlenenlerden daha şiddetli sevilemez… Akıldan çıkmayan her özlenenin asıl yuvası ise özleyenin yüreğinin en içidir, en kuytu köşesidir sessizce, sedasızca, en çok da dilsizce, kelimelere dökülmeden, duyurulmadan, söyle(ye)meden… İsteyerek ya da istemeyerek…

“Kuşkanadı kalem olsa, yazılmaz benim derdim”

Bir kelimeyle dağılan ruh hali, bin cümleyle toparlanamıyor. Ve o bir kelimenin sahibi çok uzakta. Bir kelimeyle durumu kotarabilecek yakındaki ise bihaberliğiyle o kadar uzak ki konuya, olan yine dağılana oluyor, darmadağınık kalıyor. Ha bir de karmakarışık. Karmakarışık evet.

Hani demiş ya büyükler, “Ölüm allahın emri ayrılık olmasaydı” işte o ayrılığı, en salağı özleyenlerin, ayrılık sanmış hep, sonu olan bir ayrılık. Meğer ölümden de betermiş o ayrılık. Ölümün getirdiği, bir daha görememe hali en acısıymış ayrılıkların, eh ne demiş sanal alem, “kesin bilgi”! Gerçek!

Ölümün sıralısı vardır ama zamanlısı yoktur. Her ölüm erken, her ölüm zamansızdır. En çok da sırası gelmeden, hem de zamansız gidenler özlenir. Teselli olabilecek onlarca sebep, en hafifinden onlarca (boş gelen) cümle dahi varken, hiçbir merhem derman olmaz yaraya. İyileşemeyecek, kabuk bağlamayan yaradır çünkü ölüm yarası. Başlarda her gün oluk oluk, sonralarda daha az ama hep kanar, üstüne oksijenli su dökülmüş gibi kabara kabara, köpük köpük hem de… Bir daha görüşemeyecek olma hissi oksijenli su, gözyaşları da kan olur, günler, haftalar, aylar da geçse, kanamalı bir hasta olan ölemeyen ölümlü ağlar oluk oluk, bazen sessiz sessiz bazen de anıra anıra. En güçlüsünü yıkan yokluk hissi, güçlü görünen güçsüzü ne hale sokar varın siz tasavvur eden kıt hayal dünyanızda şimdi..

haycar

40’a 5 kala

Karin Hrant’a bir 40 yazısı yazmıştı. O ağırdı. Benimkisi, benim gibi gayet hafif olacak. Artık nasıl, neresinden anlarsan anla…

Ne çok biriktirmişim seni içimde… Küçük küçük post-it’ler yapıştırmışım yüreğimin her bir milimetrekaresine. Şimdi, iki kadeh kırmızıyla kusuyor yürek hazmedemediklerini oluk oluk. Yaşanmışlıklarına güvendiklerime soruyorum, cevabını bildiğim herbir şeyi. Geçecek mi? Evet geçecek, kiminki kaldı ki, hepsi geçiyor, zaman… Ağzımıza sıçan zaman, merhemimiz olacakmış… Az konuşup çok şey anlattığın zamanlardaki gibi yapıyorum, elimi sallayıp, “boş” diyorum… Boş laf… Boş geç… Siktiret gitsin anasını satıyım…Etmesine edeceğim de, zamanlı zamansız karşıma çıkan şu işaretler de olmasa…

anahid

Sen yokken…

1 Nisan itibarıyle, ertesi gün ayın biri olduğunu sanıp Aybir’e gitmek isteyen Manişag, akşam saatlerinde ayın biri olduğunu hatırladığında artık çok geçti. Bu tehlike de böyle geçiştirildi. Mayıs 1’de zaten çıkamaz evden, Haziran’da zaten ölmek de zor, geçer gider işte… Karını böyle tutuyoruz ancak evde… Hoş, her köşesi anılarla bezeli o evde durmak da ne kadar sağlıklı, o da ayrı konu… Ah be…

ssmsamerica

Cenazeden sonra, mezarda konyak içip kalanı da üzerine dökmek istedik ama oğlun kızdı. Bilirsin kızınca nallet olur, kime çekmişse(!). İstediği gibi olsun, ya da istemediği gibi olmasın dedik, istediği gibi de oldu neticede…

Cenazene Kemal Kılıçdaroğlu çelenk yollamış. Görünce kikirdeme krizine girdim. Bunun bir adım ötesi ise Devlet Bahçeli’nin gelip beni öpmesi çünkü. O gün Türkiye genelinde elektrik kesintisi oldu bütün bir gün. Adliyedeki olaylar da cabası. Ortalık nasıl karıştı nasıl… Malum, 31 Mart, vakayı vakvakiye. E avak yerekşapti cenaze, tadından yenmiyor zaten… Cenazendeki onlarca din adamını da düşünüp tüm bunları liste halinde sıralayınca da, senin bizle dalga geçmeye devam ettiğin aşikar. Yaptın yine yapacağını Sarkis…

Ha bu arada, o hafta benim bildiğim 5 cenaze vardı, bereketine kurban… Bir de imansız derdin kendine… Peki, gün boyu yağan yağmurun, yürüyüş ve defin sırasında nasıl bıçak gibi kesildiğini, tüm gün kesik olan elektriğin, biz eve girer girmez geldiğini sen açıkla o zaman, görelim…

Ben sana sitem etmeye devam ediyorum. Abi, bir insan kıtalararası boyutta herkesleri yıllar yılı gezdirir de kendi kızına niye çok görür bunu? Lan daha Hayastan‘da Hrabarag‘a gidecektik, metroya binecektik… Sakar bir şapşik olabilirim, ama biliyorsun analitik zekam fena değildir, severim de toplu taşıma araçlarını… Eh kısmet değilmiş diyelim bunu da böyle geçiştirelim.

Baron Ayvaz nasil? Baron Gobelyan? Orda da buradaki gibi hurileri şapur şupur öpüyorlar mı? Sen de firça kayıyor musun? Hrant’a Nora’yi Nare’yi anlattın mı? Saren’i? Giderayak ben değil, o yanındaydı çünkü… Hem, benim de gelininden aşşağı kalmadığımı, ikinciyi yaptığımı biliyor mu? Bak, o bilir, şimdi benim bir kızım bir de oğlum var. İlerde onlar evlenirse iki kızım iki de oğlum olacak otomatikman. Müstakbel dünürlerimin çocuk sayıları aynı şekilde artacak. Kısmet olur da evlendikleri de ermeni olursa çoğalacağız, aynen böyle anlat O’na. Bu arada Hrayr Dayday seni karşılayıp işkembeci Boris’e götürecekti bol sarımsaklı iskembe yemeye. O da pankreastan gitmiş ama senin gibi her boku bilmiyormuş, anlatma üzülmesin. Hem sen kanserden değil, emboliden gittin, o da ayrı.

40ına gelene kadar çok badireler atlattık aslında sensiz ama bir o kadar da seninle. Hep bizimleydin sen, gönderemedik seni yanıbaşımızdan. Henüz bir çöp bile atamadık. Eşyalarına dokunamadık bile. Gözlüklerin, kulaklığın, cüzdanın, minik minik notlar alıp biriktirdiğin kağıt parçaları herşey yerli yerinde hala. Komodininin üstündeki kitaplar tozlanmış, Dukan amca babalara gelmiş, sen onsuz 20 kilo vermişsin ama kitap duruyor. Hiçbir şeye gitmiyor elimiz, gidemiyor. Sürekli bir bahane üretme halindeyiz. Çocukların yanında olmaz, bugün ayın bilmemkaçı olmaz, bugün misafir var olmaz, bugün başım ağrıyor olmaz… Gardroptan bahsetmiyorum bile. Cesaretimi toplayıp çalışma masanı kurcaladım şöyle bir, günlerce kendime gelemedim. Onlarca kartvizit, bir sürü kitap, herbirinin birkaç sayfasını doldurabildiğin bir sürü ajanda, hiçbir sayfasını dolduramadığın 2015 ajandası, onlarca puro, kartonları açılmamış Avo’lar, aldığın notları temize geçirdiğin yemek tarifleri, ki çoğu da benden çalıntı… Ne yapayım, nerelere gideyim bilemedim bu anılar silsilesinden…

29 Mart 2015… Cenaze hazırlıkları…

Hani herşeyi kabullenecek insan eninde sonunda… Bildik bilmedik tüm özlü sözler, atasözleri, deyimler gelsin, vursun, geçsin, eyvallah da, önceki akşam Imc tv’de altyazı geçince bir tuhaf oldum. Hani alışmışız başka vesilelerle isim okumaya da, vefat haberini okuyunca… Tuhaf evet, tuhaf… Bir de saat olmuş 2:45, önceki geceden zaten sıfır uyku ve hala cin gibiyim. Ha o saate kadar ne yaptık? Gazete ilanı felan hazırladık. Ne kadar şahane… Ben başka şey yazacaktım aslında. Pek yetişemiyorum ama herkes sağ olsun, var olsun. Gelenler, arayan soranlar, yazanlar, okuyanlar… Kelimenin gerçek anlamıyla, kinayesiz, taşsiz, atarsız, var olun… Hafifletiyorsunuz… Ola ki ölümden sonra bir hayat varsa ve peder bey de yukardan bizi izliyorsa var ya, ne gülüyordur şimdi… Lan adam zadig haftası cenaze kaldırtıyor lan… Tam ağlayacağım, bir gülme geliyor ki sormayın gitsin…

Çörek örecektik, yumurta boyayacaktık, çılgın zadig faaliyetlerinde kendimizi kaybedecektik ailecek. Şimdi, ölü yıkıyoruz, cenaze kaldırıyoruz, kahve püskevit hesabı felan yapıyoruz. Ne demiş şair? “Babam sağolsun”… Sağ olaydı eyiydi..

30 Mart 2015… Yürek acısı…

2008 senesinde öğrenmiştim aile büyüklerimin acı hikayesini. Evet, ayıp. Ama malum kolej çocuğuydum, 90larda üniversite öğrencisiydim. Sarkis anlatmamayı uygun gördüyse muhakkak vardı bir bildiği. Evet, bilge bir adamdı. Babam diye değil, gerçekten düşünmeden konuşmayan bir adamdı. Zaten son günlerini de düşünmeye ayırdığından konuşamayarak geçirdi.

İşte taaa 2004’te yapılmış bir haberden dedelerimin acı göç hikayesini, babamın hiç masal dinlemediğini, duyduğu masalların aslında çart yaşanmışlıkları olduğunu 4 yıl sonra tesaadüfen rastladığım bir internet sayfasından öğrenmemin ayıbı da benim oldu böylece. Tam da bu sebeple, o göç masallarını öğrenmemi sağlayan Celal Başlangıç can’dır. Sayesinde anladım babamın, ben çocukken, kendi kaydettiği Zaruhi yayasının sesini dinlerken niçin ağladığını.

31 Mart 2015… O gün…

Epey bir süre heyecanla anlattı uzun uzun yeni yere taşınacaklarını. Sadece 1 sayı çıkarabildi yeni yerde. Taşınmak anılarını mı rahatsız etti, kendini kötü mü hissetti, eski yerde mi kalmak isterdi, vallahi sordum, defalarca, ama açık seçik, olumsuz bir cevap alamadım. Hiçbir olumsuz tepki vermedi. Taşınmayı da aylarca heyecanla anlattığında, çocuk gibi sevindiğinde, kitaplarının yeni yerde nihayet hakettikleri kıymeti bulacaklarından bahsettiğinde memnuniyet sezdim hep. Kötü bir tesaadüf belki, belki de tayin ettiği vade dolumunun taşınmaya denk gelmesi ilahi bir mesaj. Gerçekten bilemiyorum. Tek bildiğim, hayatının travmasını yaşadığı kapının önünden uğurlanacağını da göreceğimiz. Bugün saat 2de…

ssagos

5 Nisan 2015… Zadig

Hayır, ajitasyon yapmayacağım. “Sensiz ilk zadig” tragedyasına mahal vermeyeceğim, nayn… Üç yıl once bu günlerdi. İmanlıları kiliseye yolladık, biz de senle, ben senin yerine kurulup (sigara içebilmem için cam kenarında oturmam gerekiyor) ptt modunda ben laptopla geyik yaptım, sen de her zamanki gibi “civcivleri soğutmadan” bulmacalarını çözdün. Şimdi, gelen sayılı misafirlerle çörek-kahve-likörle seni anıyoruz. Eee ne demişler, sel gider kum kalır, sen gittin biz kaldık… Kalakaldık… Hem de ne kalma…

Neyse, imanlılar, de hayde, krisdos haryav i merelotz… Pari Zadigner…Yastayız diye Zadig kutlamayacak mıyız sandınız? Evimiz süslü, çöreğimiz taze, buyrun

ssmasa

10 Nisan 2015… 80…

Kabul ediyorum, birbirine hiç benzemeyen ve hatta taban tabana zıt bir kare as idik. Ama ani gidişinin bize ilk öğrettiği, aslında kocaman bir bütün olduğumuz, ikincisi ise ailece büyük oyuncu olduğumuzdu. Hepimiz o kadar iyi oynadık ki, değil sen, biz kendimiz bile inandık oynadığımız role, o kadar yani.

Öğrenemediğimiz ise sensiz doğum gününü kutlayabilmek. O iki yudum Ararat konyak boğazımıza düğümlendi, anılarınsa kabusumuz oldu sensizken bir anda.

Bir şey daha öğrendik, hani zaten hep denir ya gidenin ardından, “daha yapacak çok şeyi vardı” diye, evet daha çok şey varmış yapamadığın. Daha doğrusu tamamlattıramadığın. 24 Nisan’da Dersim’e gidecektin, sonra karar değiştirdin, Hayasdan dedin; Zaruhi Yaya’nın kitabı vardı; Kürt Masalları “geç kaldı”; torunlarını getirmeye geç kaldım; adada mangala, Agos’ta daha çok çalışmaya ve daha sayamadığım çok şeye geç kaldık. Sen değil, biz geç kaldık aslında. Şimdi tüm bunların ağırlığını sırtımıza yükleyip, gittiğin yerde sen rahatken, biz burada o konyağın takıldığı boğazımızda kocaman bir yumruyla, göğsümüzün tam ortasına oturttuğun kocaman bir vicdan azabı yumağıyla kaldık ardında… Geçmişler olsun, vay gidene derler ya hani, şimdi “vay” hedef değiştirdi, vay kalana…

Geçmiş doğum günün kutlu olsun bakalım nasıl olacaksa…

ailece

Sen gittin gideli bir Çarşamba havası var kalabalık ama bomboş evimizde.

Masamızda bir can, gönlümüzde bir sevinç, kulağımızda bir ses eksik.

Eksiğiz, fakiriz, busburuğuz biz sensiz.

Kapının zili, geç saatlerde karanlıkta sessizce açmaya çalıştığın kilidin, anahtarın sesi eksik.

Artık her günümüz bir çarşamba burukluğunda 7/24 sensiz.

Alışmaya çalışan başarılı olsun, biz başaramıyoruz sensizliği.

İyi ki doğmuşsun…

Dolu dolu 80 yılın kutlu, mutlu olsun.

Her neredeysen, umarım duyuyor, okuyor ve kızıyorsundur…

Özlemle…

ssagosilan

17 Nisan 2015

Ne güzel devam ediyor hayat demi ama? Adalar, modalar, buluşmalar felan… Ne demiştik? Mike mike işte… Bu kısa arada hala duymayanlar olmuş, bugün Sarkis’i cebinden arayıp kendisiyle röportaj yapmak istediler. Kibarca zor olacağını belirttiğimde telefondaki bağyan küstahlaşınca ben de artık konuşamayacağını söylemek zorunda kaldım. Allahtan bağyan kibarlaştı da ben de çirkefleşmek zorunda kalmadım.

Evet, hayat devam ediyor, hele ki bebeler için. Önceki gün parka gittik. Dün de beyefendinin hasret kaldığı tüm toplu taşıma araçlarıyla İstanbul turu yaptık. Gerçi baş dönmesi eşliğinde denizotobüsü sefası cefa oldu ama olsun, eğlenmesi gereken eğlendi, gerisi boş. Ara ara hazırlıksız yakalayan dibe vuruşlar olmayaydı eyiydi…

Gidişine çok hazırlıksız yakalanmanın etkisiyle mi, kabullenememenin etkisiyle mi bilemedim ama tanıdığı, bahsettiği, tanımadığım herkesi tanır gibiyim. Tanımadıklarımla da tanışmaya çalışıyorum. Bir arkadaşım mamasını kaybettiğinde demişti, kulağıma nasıl kazınmışsa aynı cümleyi tekrarlayıp duruyorum kendi kendime: “Eskiden şuraya gideyim, buraya gideyim, şu arkadaşla buluşayım diye çabalarken şimdi mamamın tüm arkadaşlarıyla buluşmak için çabalıyorum…” Bu kadar kısa bir süre sonra aynı hislerle debeleneceğim aklıma bile gelmezdi ki…

Zor gelen şeylerden biri de tek başına bir yerlere gidememek. Serde “erkeklik” de var ya, arayıp “hadi beni şuraya götürün” de diyemiyorum, olduğu kadar artık. Cumartesi Anneleri’ne bir kez gidebildim, yarından umutsuzum mesela… Ama 22si için gidişi garantiledim konsere… O ki 24 Nisan’da anamıyorum, ucundan yakaladığım kadar…

Neyse…

Hayatı devam ettirmeye çalışırken günler birbirine girdi… Sahi, bugün (de) çarşambaydı değil mi?

26 Nisan 2015, canına helva kavurma…

Hayir, her şey aklıma gelirdi de, her vesile ile kavurduğum helvayı bugün senin için kavuracağımı aklıma getiremezdim peder bey… Bol fıstıklı, bol şekerli, sevdiğin gibi… Ne severdin be helvayı… Şekerin yükselmesin diye yapmazdık canın çeker de şekerin yükselir korkusuyla… Kim derdi ki… Neyse…

Roboski’de bombalananlara, cumartesi insanlarına, Hrant’a, Anahid Tantiğime, 1915 kurbanlarına, herkeslere ama herkeslere kavurdum da bu kadar canım yanmadıydı, alacağın olsun Sarkis …!

 

28 Nisan 2015… 40a az kala…

Hani eskiden radyo dinlerdik… En sevdiğimiz şarkı genelde en az rastgeldiğimizdi ya, denk gelirse ne sevinirdik. Şimdi her an, her şarkı bir tık yakınımızda. Şarkıları özleyemez olduk teknoloji sayesinde….

O kadar da kötü olmamalı teknoloji. Uzakları yakın ediyor ya, hayal gerçek oluyor ya(!), yersen!

Birkaç ay önceydi. Hadi tam tarihini de söyleyeyim, Eylül sonuydu. Lozan’daki Dersim Hayları organizasyonu sonrası peder beyi alıp memlekete, bebelere getirmiştim. 3,5 saat boyunca yolda Dersim de Dersim demişti. Buraya gelince Zahide bize geldi. Uzatmayayım, “Sarkis Abi, 24 Nisan’da bir şeyler yapmak istiyorum, ne tavsiye edersin?” diye sordu. Sarkis Abi’sinin gözleri parladı birden… “Vallahi sizi bilmem ama ben Dersim’e gideceğim bu sene 100. yıl için, en anlamlısı böylesi…” deyiverdi. Gayet de kararlıydı…

Ömrü elverseydi, o gün çekilen videolarda, fotoğraflarda sakallı da olacaktı muhtemelen Takuhi’nin yanında yine birşeyler anlatırken kameraya takılacaktı…

Olmadı, yetişemedi…

28 Mart’ın üstünden tam 1 ay geçmişken, bedenen yokluğunun ilk ayını devirmişken tam, bir video çıktı karşıma… Elbette ki bir anlamı olmalı… Bir kısmı, faşist ilan ederken sosyal alemde, bir kısmı da çok sevdi kendisini Dersim’lilerin. Ne diyelim, imanlıların deyişiyle, toprağı hafif, ruhu şadolsun…

1 ayı devirdiysek 40’ı da yakın demektir…

1 Mayıs… 2015 Tabii ki…

Mesela, hiç online olamayan şu Skype hesabın var ya, acaip canımı yakıyor…

Ya da “Geçecek mi abi?” diye yazdığım canım arkadaşın “Zaman” diye cevaplaması, ne kadar canımı yaktığını bilemeden… Nereden bilecek ki, beni tanımıyor bile… Bizi bir masada içiren ben değilim, sensin çünkü… Demişse vardır bir bildiği, cahilse bile (ki değil, malum) yaşanmışlığı yeter cevabına inanmama… Sabır diyorsa vardır bir bildiği elbet, atarlanmanın bir manası yok, sus, kır kıçını otur… Hem ilk babası ölen ben değilim, farkındayım, ama babası ilk kez ölen benim… Siz de bunu farkedin de susun oturun lütfen!

Sustuğun hiçbir cümleden konuştuğun kadar pişman olmazsın.

En çok sustuklarımdan pişmanım gerçekten. Nasılsa iki hafta sonra gelecektim, o zaman söylerdim. Olmadı, yetişemedim. Çok şey vardı söyleyeceğim, anlatacağım, anlatacağın. Hangisinden başlayacağımı bilemediğimden sustum belki de ben. Nasılsa konuşacak vakit çok. En azından öyle sanıyordum. Cehalet işte ne yaparsın. Hem hangisinden başlayacağımı bilemediğimden, birinden başlasam diğeri kalacağından, birini anlatsam diğeri yarım kalacağından korktum, erteledim, sustum, kalakaldım öylece. Keşke sustuklarımı duyabilseydin…

Yayam öldüğümde tüm çocukluk anılarımı da onunla gömmüştüm. Eksik kalmıştım. İçimdeki çocuk yaralanmıştı. Sen gittiğinde ise… Öldü o yaralı çocuk. Seninle beraber gömdük kendisini. Diğer bir deyişle, büyüdüm… İnanması zor ama…

Hem, bir sürü is çıkardın başımıza ha, gül gibi geçinip gidiyorduk iste, iyiydik, bok mu vardı çekip gidecek? Daha Zarug Yaya hikayesi var yarım kalan, bitirdiğin ama bizim bitiremediğimiz Kürt masalların kaldı, torunları iki hoplatacaktın, ismi lazım değil, gıcık gittiklerinle didişecektin, pek aceleci davrandın be beybaba… Sen gittiğin diyarlarda Baron Ayvaz ve Baron Gobelyan’ı yanacıklarından sulu sulu öp bi. Sonra Hrant’a toruncuklarını anlat, boy boy. Zepür Morak’ı muhakkak bul, başını okşa, özür dile ölümünden bile bihaber olduğumuz için. Zaruhi Morak’a, Moris’e, 5tiv’e, Hampar’a, Barkev Dayday’a, Anahid Tantiğime, Hasmig Tantiğe, Sarkis Amca’ya, Mardiros Dayday‘a, Berç Dayday’a, Papiye, Araksi Morak‘a, Hayganuş Morak‘a, Yayalarıma, Metin’e, Berkin’e, kısacası herkeslere selam et, yanaklarından öp. Sırf bu yüzden, bu selamları iletebilmen için gönlümden imanlı olup ölümden sonra yaşama inanmak geçiyor, demedi deme… Ve hatta artık bir şey de deme, rüyama felan girme; gittin madem, gittiğin yerde bizi bekle… Çok bekletmeyiz seni merak etme, bu ara bir gidene bir beleş, kampanya var, herkesin de gelesi var, belli, darısı başımıza ne diyim…

10 Mayıs Pazar günü saat 12:45’te Şişli’de mezarı başında, anmak isteyenlerle buluşmak üzere…

Geç Kalmışım

İnsan en çok geç kaldıklarından pişman olur; yaptıklarından duyduğu pişmanlıklar, geç kaldıklarının yanında boş gelir, unuttuklarını, yapamadıklarını düşündükçe, kesin bilgi…

Hal böyleyken, daha da geç kalmadan, üstünden 40ı aşmış bir vakit geçmiş olmasına rağmen bazı geç kalmışlıkların, teşekkürü, minneti borç bildiklerine hakettikleri saygıyı göstermek de farz olur…

Hayır, isim vermeyeceğim, onlar kendilerini çok iyi biliyorlar çünkü. Her satırda birkaç isim gizli, her cümlede en az beş kişi yer alıyor. Hem de öyle bir yer alma ki, sadece yazılarda, satırlarda değil, gönlümün en geniş köşesindeler, herdaim hem de. Yalanım yok, sevgiyi göstermeyi öğrenemeden büyüyen 80ler çocuklarıyız şunun şurasında. Gösterişsiz, sessiz sedasız, hep perdenin ardında kalarak yapacaklarını yapmış olan fanilerin çocukları, kardeşleri, torunlarıyız netice itibarıyle. İşte bu yüzden yalakalık, vıcık vıcık sevgi gösterileri beklemeyin bu ölümlüden de… Ölmüş olana kızgınlıklarımdan biri de tam bu yüzden, keşke sevgiyi göstermeyi öğretip de ölüvereydi, giderayak bir sevgiyi kelimelere dökebileydik de eksik kalmayaydı(k)…

Mart ortasından başlıyor bu hikaye. Bir telefonda konuşamama faslı sonrası “Garine, sen bir gelsen iyi olur, baban iyi değil, yine de sen bilirsin…” cümlesiyle başladı gidiş hikayesi babamın, canımın, ciğerimin… İlk teşekkür ona gelsin. Cenazelerimiz, hastane günlüklerimiz, helvalarımız, 40larımız bile çakıştı…

Hiç beklemedim, hemen gittim. Baktım günlerdir yanında bir sürü insan birikmiş, biri gitmeden öbürü gelmiş. Önce tanımadı sanmışlar, sonra sustu sanmışlar. Kanserden sanmışlar henüz biyopsi raporu bile çıkmadan, psikolojik sanmışlar, kızdı sanmışlar, küstü sanmışlar… Herşeyi sanmışlar ama hiçbir şeye kırılmamışlar, dökülmemişler, vazgeçmemişler umut etmekten, biz vazgeçmişken bile… Tam da burada başlıyor işte teşekkür faslı… Konuşma terapisti dostumuz her akşam çoluğunu çocuğunu bırakmış, ya da yanına almış gelmiş konuşturmaya babasını. Babacığım diye diye hem de. Vazgeçmedi son güne kadar da her gün, her an yanımızdaydı, gittikten sonra dahi hep yanındaydı, hep konuşturmaya çalıştı gittikten sonra dahi, onu da bizi de; acımıza merhem süre süre…

Sonra hastane faslı başladı… Surp Pırgiç hastanesinin başhekiminden hemşiresine, güvenlik görevlisinden doktoruna, nöroloğundan dermatoloğuna, radyolojistinden muhasebecisine, gelmeyen kalmadı yardıma, desteğe, her durumda, her şartta, her an. Hepsine teşekkür az kalır. Serumu takarken an be an rapor veren hemşire, “şeker yükselirse insülin veririz ne olacak ya hu…” diyen doktor, “burası sizin, istediğiniz an ne için olursa olsun, saat kaç olursa olsun arayın, ben jinekoloğum zaten telefonum o yüzden herdaim açık…” diyip o acı günlerde dahi bizi güldürebilen başhekim, acilde verilecek serumu, “orası soğuk olur, odaya yatıralım, rahat etsin adamcağız” diye 10 saniyede oda boşalttıran hekim, hastaneye gelen her uzmana durumu anlatıp raporları gösteren, bizimle o tanımadığımız meşhur profları tanıştıran hastane çalışanları, eksik kaldığımızda bizi tamamlayan çalışanlar, ailenin allak bullak olan fertlerini konunun dışında tutup, en güçlülerine durumu kibarca açıklayan nazik, düşünceli, kibar, konunun ehli olmadıklarını söyleyerek bizi diğer uzmanlara yönlendiren kocaman yürekli uzmanlar, gecenin bir yarısı mesajımı okuyup arayan, bir cümlemle saatler süren operasyonlarla meşgul meşhur kuzenini bir saat içinde beni randevuya çağırır kıvama getiren çocukluk arkadaşım, normal şartlar altında haftalar sonrasına randevu veren uzmanları aynı gün içinde görmemi sağlayan tanıdıklar, aynı dertten muzdarip olup malum son hakkında tek kelam etmeden bizi sona hazırlamaya çalışan dostlar, durumu öğrenip geçmiş olsun demeden “sana güç kuvvet diliyorum” diyen psikiatrım, zar zor randevu alıp akşamın bir vakti daha durumu bile öğrenmeden “geçmiş olsun”la beni karşılayıp gözyaşlarımı karşısında zor tuttuğum, ama adını unuttuğum meşhur prof dr onkolog, her doktor çıkışı dağıldığımda yanımda olan dostlar, beni kapı kapı, hastane hastane, doktor doktor gezdiren, girdiğim her mekanda 10 dakika sonra telefon edip “bir şeye ihtiyacınız var mı?” diye soran şoför arkadaş, telefonda anıra anıra ağladığımı duyup çoluk çocuk ziyaretime gelen can dostum, günde en az 30 kez inip çıkmaktan ayaklarımda derman kalmadığı an çökekaldığım o lanet hastane merdivenlerinde beni görüp “İyi misiniz? Bir şeye ihtiyacınız var mı?” diye soran çalışanlar, misafirler, sigara içmenin yasak olduğu kafeterya önünde duble çayımın yanında plastik bardakta su getirip küllük niyetine kullandıran, “aslında yasak ama güvenlik bir şey derse bilmiyordum dersiniz” diye de yasak delecek yolu gösteren kafeterya sahibi…

Bir nefeslenme vakti müsaadenizle… Malum, tüm bunları yaşamak çok ağırdı, o an o ağırlığı hissedemesek de, sonradan çöktü üstümüze. Ve her andığımızda da ivmesi artarak üstümüze üstümüze süren bir motor gibi acımız duble yapmakta… Evet, herşey yaşandı bitti ama henüz çok taze olduğundan mı, çok ani, çok çabuk, çok serii yaşandığından mı bilemiyorum ama sanki hala o hastanedeyiz, sanki hala o serumlar takılıp çıkarılacak…

Ziyaretçiler… Bildiğiniz akın oldu hastaneye. Telefonlara zaten yetişmek mümkün olmuyordu. Açtığımızda ağır sesler, ağlamaklı nefesler karşılıyordu bizi, derin bir metanetle olduğu her kelamından belli cümlelerle bizi teselli etmeye çalışıyorlardı. Konuşmanın sonunda biz onları teselli eder hale geliveriyorduk bazen de. Gelenlerden kimi bizi eğlendirdi, kimini biz, kimini de peder eğlendirdi. Her sigara molasından döndüğümde kelimeleri ağzından çıkarırken ne kadar zorlandığını bile bile üşenmeden aynı şeyleri söylüyordu peder “yine leş gibi kokuyorsun”. O sigara molalarının haddi hesabı olmadı ve çektiğim her nefeste nefesim daha da kesildi malum sonu düşündükçe. İşte bu haldeyken biz, bizi bir an bile acımızla başbaşa bırakıp koyvermemize izin vermeyen ziyaretçiler, nasıl destek, nasıl güç, nasıl moral kaynağı oldu bize anlatabilmem mümkün değil.

Sonra malum son… Son anında bile yalnız bırakmak istemeyen sevenleri… Ne kadar çokmuş… Kiliselere sığamadık. Ben görmedim, görebilecek halde değildim zaten. Hatırladıklarım, öncesinde yanımıza gelebilenler. Mesela, elektrikler gittiğinde yanına gitmek için ayaklandığımda nasıl o kadar hızlı olduğunu anlayamadığım şekilde benden önce kilisenin bahçesinde bulduklarım. Günlerdir “yıkamaya girme lütfen, bırak insanlar işlerini yapsınlar” diyerek beynimi yıkayanların sözünü yine de dinlememeye kararlı halde gittiğim kilisede beni yıkamaya elbette ki sokmadılar. O halde bile dağıldığımda yanımda olanlar, dedim ya onlar kendilerini bilir. Organizatörler, cenaze kalkmadan gecenin 3üne kadar kokart, ilan vs hazırlamaya yardımcı olan grafiker ağparig, gecenin 12sinde “tamam pötibörlerle kahveyi de hallettik, kaç kilo helva yaptırayım?” diye arayan organizatör ağparig, kilisede pederi huşu içerisinde uyurken gördüğümde ama o buz gibi soğuğunu hissettiğimde dağıldığımda koluma girip beni dışarı çıkaran, bana su veren (hayır, quasimodo geyiği yapmayacağım, “bana su verdiiiii”) kuyrig, “ağla, bırak kendini” diye telkine çalışan ama başarılı olamayanlar, sigara içmeye çıktığımda ağlamaklı halde Kemal Kılıçdaroğlu çelengini gördüğümde kıkırdamaya başlamamda, “birazdan Devlet Bahçeli gelip beni öpecek lan… bu ne????” dememe gülebilen, manik depresif halimin kikirdek halimi anlayışla karşılayan, acıma ortak olan kolumdaki dost, cenaze çıkışı merhumu alıp giden, Agos önündeki töreni organize edenler, tören sırasında göremediğim o şahane afişi hazırlayan, o fotoğrafı çeken, afişi görmememe benimle üzülüp cenaze akşamı beni tekrar Agos’un önüne götüren ablalarım, dönüşte beni yarım saat konuşturup farkında olmadan bir şekilde beni ferahlatan, benden kısa bir süre önce babasını kaybetmiş arkadaş, helvasında, erkek fatmalığından utanmadan kahve servisi yapan arkadaş, dakika oturmadan salonda döneleyen kızlar….

Evet unuttuklarım çok farkındayım… Daha bunun sonrası da var. Biz “torunlarını da görsün” diye uçak bileti aldığımızda çok geç kalacağımızı bilemiyorduk, ama o biliyordu. Biz torunlarını getirdiğimizde o çoktan gitmişti zaten. Ne yapacağımızı bilemez halde günü yaşamaya çalıştık işte. Yine gelen gidenimiz çoktu da rahattık. Güvenli ellerde, sağlam kollardaydık. Doğum gününde çok sevdiği Hayasdan konyağını yudumladıkça “bunlar daha iyi günleriniz, gelen giden azalınca anlamaya başlarsınız asıl o boşluğu” diye dökülen, yayamdan sonra pederi de son yolculuğuna hazırlayan aile dostumuz doktor dayday, yine doğum gününde “geç” kaldığımızı farkettiğimizde yanımızda olan arkadaş… Sen değildin geç kalan, bizdik inan… Khtum günü o akşam yemeğinde her lokma bizimle beraber boğazına dizilen masa dostlarımız… Zadig günü ve daha önceki geliş gidişlerimde, cengaverliğime güvenip “ben atlar gelirim” dememi dinlemeyip beni havaalanından alan, havaalanına götüren can dostları, ve hatta buna kalkışan diğer can dostları…. Hiçbir şey konuşulmadan (hala) siyah giyen sevenleri varmış pederin… Hepiniz ayrı ayrı can’sınız, canımız’sınız…

Ölüm haberini televizyonda görüp “ya amca gazeteci miydi, çok üzüldüm görünce dün” diyen köşedeki manav… Manavdan aldığım pırasaları pişirirken yakmamla, pilavın bile dibini tutturmamış uzman mutfak robotu olarak, o beğenmediğimiz “cenaze evine getirilen tencere tencere yemek” adetinin ne kadar önemli olduğunu öğrenmemi sağlayan salaklığım, en çok sana teşekkürler!

Ölümün acı soğuğunun, kemiklerini bile bulamadığı canlarının uzaklığından daha acı olmadığını anlamak için gittiğim Cumartesi insanları; babamla hala ettiğim kavgayı kardeşiyle ettiği kavgaya benzeten, “ecelli ölüm olsun” diye teselli bulmamı sağlayan güzel ablam; sessiz sedasız içki masalarında suratsız hallerimi çeken, güldürmeye çalışırken cıvıklaşmayan, kimi zaman ağlatan kimi zaman güldüren masa dostlarım; beni içmeye götürmeyen arkadaşlarım; içmeye götürüp “yolluk”larına ortak olduğum dostlar; sebepsiz(!) yere tansiyonum fırladığında yanımda olan “sık sık nereye kadar?” diyerek dağılmama yardımcı olan uğursuz (yok, özünde seviyorum kendisini, rüyamda görmeyi sevmiyorum sadece) ; oradan çıkıp oğlanın gönlü hoş olsun diye bindiğim denizotobüsü inişi beni yürütmeyen, akşamına yaren olan dostlarım; yanımda olamasalar da varlıklarını her an hissettiklerim; yanımda olabilen 20küsür yıldır göremediğim çocukluk arkadaşlarım, lise arkadaşlarım, facebook arkadaşlarım, abuk subuk sebeplerle görüşmediğim eski dostlar, öğretmenlerim, tanıdıklarım, tanımadıklarım, beni tanımayanlar…

Uzatmayacağım(!) hepiniz iyi ki vardınız ve varsınız… Ölüm acısını paylaşarak hafiflettiğiniz, acıyı gözüme gözüme sokup ara ara kopmamı sağladığınız, benim olamasa da sevdiklerimin yanında olduğunuz için sağ olun, var olun…

Baron Sarkis’in farklı yüzleri

MELINE TOUMANI

Sarkis Seropyan’la 2005 yazında tanıştım. Sosyolog Fatma Müge Göçek ondan eski Ermeni köylerini görmek üzere Türkiye’nin güneydoğusunu kapsayan bir gezi planlamasını istemiş, beni de bu geziye davet etmişti. Baron Sarkis’le ilgili anılarım İstanbul’da, havaalanında, Van’a kalkacak uçuşumuzun kapısında başlıyor. Müge beni onunla tanıştırdı, Baron Sarkis de elimi sıkmaktansa bana yarısı kalmış bir kurabiye paketi uzattı. “Bizim bunlara ihtiyacımız yok,” dedi gülerek. Sonraki sekiz gün boyunca, minibüsle güneydoğuyu gezerken Baron Sarkis’le ilgili izlenimim farklı yüzleri arasında gidip gelecekti. İlki gülen, muzip yüzüydü—Babil Kulesi’nde konuşulan orijinal dilin Ermenice olduğuna beni (şaka yollu) ikna etmeye çalıştığı sefer takındığı yüz. Veya karpuzu keşfedenin bir Ermeni olduğunu (belki de ciddiydi!) söylediğinde takındığı. Gülen yüzünün diğer tarafında ise usanmış yüzü vardı. Bu usanmış yüzünü Van Müzesi’ne girip – sadece Ermenilerin öldüğü Türklerden bahseden – saçmasapan “soykırım bölümü”nü keşfettiğimizde gördüm. [bölümün resmi ismi ‘Van’da Ermenilerin yaptığı Katliam Seksiyonu’ imiş, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü sitesinden, -n.] Baron Sarkis kafasını kapıdan içeri uzatmaya kalmadı ki dışarı çıkıp bizi beklemeye başladı. Aynı usanmış yüzü bize şüpheli muamelesi yapan bir köy bekçisiyle karşılaştığımızda da gördüm (“Tutun beni de şuna bir tane patlatmayayım,” dedi Baron Sarkis, bir yarışı yeni bitirmiş bir koşucu gibi elleri başının arkasında uzaklaşmadan.)

Baron Sarkis’in bir yüzü daha vardı, ki bu benim en severek hatırladığım yüzü. Bu yüz, genç insanlara bir şeyler öğretirken takındığı sabırlı yüzdü. Bu yüzü ise ilk defa Van Kalesi’ni ziyaret ettiğimizde gördüm. Üç tane genç, on yaşlarında Kürt oğlan kalenin orada oyun oynuyordu. Bize kaleyi gezdirmeyi teklif ettiler. Ama Baron Sarkis bu teklifi kabul etmektense onları bir sınava tabi tuttu: “Kale duvarlarında niye üç farklı çeşit taş var?” diye sordu birine. Oğlanlardan biri cevap verdi: “Önce Bizans Türkleri, sonra Selçuk Türkleri, en son da Osmanlı Türkleri.” Baron Sarkis, hiç kızmadan, bu revizyonist tarihi alıp daha doğru bir şekilde revize etti. İlk taş sırasının Ermenilerin ataları Urartular tarafından inşa edildiğini açıkladı. İkinci taş sırası ise, yetenekli duvar ustaları olan Bizans Ermenilerinin işi olabilirdi. Sonra oğlanlara neden bugün Van’da hiç Ermeni kalmadığını açıkladı. Ondan sonra oğlanlar bize Kürtçe hüzünlü şarkılar söylediler. Baron Sarkis elini Rıdvan adındaki çocuğun omzuna attı. “Bu oğlan çok zeki,” dedi, ve fotoğraflarını çekmemi istedi. Belki o çocuklar bir dahaki sefer yabancı ziyaretçilere kaleyi “gezdirdiklerinde” biraz daha karmaşık bir hikaye anlatacaklardı. Ve bir gün o oğlanlar büyüyecek, bildiklerinin (veya bilmediklerinin) gerçek sonuçları olacaktı. Baron Sarkis bunu biliyordu.

O sabırlı yüzü gördüğüm bir başka sefer: eski püskü giysiler içerisinde çocuklarla dolu, zor ulaşılan bir köyde, yedi yaşında, Ayfer isminde bir kız çocuğuyla tanıştık. Ayfer’in bir özelliği Baron Sarkis’in hemen dikkatini çekti. Meraklıydı, bizim yaptığımız her şeyi kocaman gözleriyle izliyordu. Baron Sarkis onun bana, yani bir serüvene çıkmış başı örtülü olmayan yabancı bir kadına nasıl kapıldığını fark etti. İki yıl sonra tekrar Türkiye’deydim, Agos’ta Baron Sarkis’le sohbet ediyorduk. Van’a tekrar seyahat etmiş, ve o köye tekrar gitmişti, ve işte o Ayfer yine oradaydı, ancak büyük bir fark vardı: artık başı örtülüydü. Sorular sormaktansa mesafesini korumuştu. Baron Sarkis okula gidip gitmediğini sormuş, Ayfer ‘Hayır’ demişti. Bunun üzerine Baron Sarkis amcasıyla konuşmak istemiş; amcasına bu kızın özel olduğunu, okuması gerektiğini söylemişti. Bunu söylemesi fark etmiş miydi? Bilmiyorum. Bu yıl Ayfer 17 yaşında olmalı, eğer gitme fırsatı bulduysa liseyi bitirmiştir. Ancak şunu biliyorum ki Baron Sarkis gençlere, gençlerin öğrenme ve dünyayı değiştirme potansiyeline inanıyordu. Ben de onu hep böyle hatırlayacağım, sahip olduğu bilgiyi sabırla paylaşırken, bir sıra daha taş ekleyerek temeli güçlendirirken.

 

Kaynak: AGOS – Meline Toumani

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑