“Yalnızlık nasıl bir şey biliyor musun? Bir karpuz alamamak tek başına. Yıllarca gidip gelip pazara, oraya buraya, tek bir karpuzu alıp da eve getirememek tek başıma bitiremem diye. Güldüğünde, yanındakine dönüp, “Nasıldı? Komik miydi?” diye soramamak yalnızlık. Paylaşamamak. Anlatamamak. Tek başına oturmaktır yalnızlık. Bir başına. Bir başına oturup boşluğa bakmaktır yalnızlık. “

İşte aynı böyle sensizlik hissi de. Kocaman bir yalnızlık. Hele ki Perşembe günleri, nasıl büyüyor o yalnızlık hem içimde hem dışımda… Antidepresanımın dozajını arttırdım markette tesaadüfen gördüğüm psikiatrımın tawsiyesiyle. Artık çok daha güçlüyüm afferim bana! Alkış kıyamet… Ama o yalnızlık hissi var ya, paha biçilmez sikicilikte… Bildiğin acı çekiyorum lan var mı ötesi? Gündüz çocuklarla, okulla, evişiyle, mutfakla avunuyorum eyvallah ama akşam olunca, hele ki karanlık basıp senle konuşma saatlerimiz gelince var ya, o gün, gece, gündüz, herbişey sıçıyor ağzıma, dolu dolu hem de, seni arıyorum. Fotoğraflar kesmiyor. Videolar acı veriyor. Anılar da öyle keza. “Olaydı da şu tarifi de vereydim yapaydı…” derken buluyorum bazen kendimi. Sonra “ilk babası ölen sen misin lan salak!” diyorum kendi kendime. Ama ne yalan söyleyeyim, umrumda da değil kim ne düşünecek, kim ne diyecek. Dibe vurduğumu çığlık çığlığa haykırmak istiyorum. Hayır yardım istediğimden değil, sadece avaz avaz bağırma isteği işte, insanoğluyum ben de nihayetinde, bazen sabrımın sınırı aşılıyor, kabul et bunu da böyle…

Sarkis

Çoktandır susmaya çalışıyorum. Beceriyorum da, fena değilim yani bu konuda da. Ama bazen öyle bir dip görüveriyorum ki, aklım çıkıyor. Özlemenin kitabını yazabilecek sanırken kendimi tek derdim gurbetken, özlemin dibinin de dibi olduğunu öğrendim ölümünle. Hayır, gidişinle değil ölümünle. Giden, geri döner, belki bir gün, ihtimal de yaşatır insanı. Ama ölen dönmüyor işte, malum son, ebedi istirahat,zıkkımın kökü, ebesinin bilmemnesi, ne dersen de. Gittin ve dönmüyorsun. Ne fotoğrafların, ne videoların özlemimi hafifletiyor… Yoksun çünkü nihayetinde…

Nasılsın diye soranım çok yok çok şükür. Az. Çok az. Ama öz, biliyorum. Çünkü sorarsa, senin son telefon konuşmamızdaki gibi “hiç keyfim yok bugün” diyeceğimi biliyor. Keyfin yoktu. Gideceğini hissetmiştin. Kanseri bildin, eyvallah, ama kanserden değil kalpten gideceğini de hissettin. O seni “şuursuz” kılan ödem ve pıhtının, seni kurtaracak güçte olduğunu biliyordun zaten ama söylemedin. Söyleyeydin alıştırırdım kendimi. Ben 4. evredeki pankreas kanseri için morfin patch’leri alacağız daha diye beklerken sen gidiverdin.

Sonradan anladığımız hastalığının ilk aşamalarında Lozan’daydın. Koşa koşa gelivermiştim. Hasmik Harutyunyan’ı tanımıyordun. Daha doğrusu tanıyordun da pantolon, palto, atkuyruğu saçlarla, kara kaş ve bal gözleriyle görüverince otelin önünde, “kim bu kürt kızı?” diye soruvermiştin. “Baba Hasmik ya hu, Oror, Gülizar, Gülo, ahanda o Hasmik”… Diyivermişim. Kadın da şaşkın bize bakıyor. Sonra O’na, “Hasmik Djan, babamı her zaman görürüm nasılsa ama buraya seni görmeye geldim” deyivermiştim. Gülmüştünüz karşılıklı. Ağzıma gelenin ağzımda duramayacağını bilirdin ya, işte yine aynısı olduydu… Ama bileydim bunun seni son sağlıklı görüşüm olduğunu, eder miydim o kelamları hiç?

Hala rüyalarımda hasta görüyorum seni. Ya da susarken. Hiç konuşmuyorsun ya, çok üzülüyorum sen konuşmayınca, rüyalarımda dahi, sen ki hayatını konuşmaya adamış kocaman adam… Seni olmasa, başkalarını görüyorum rüyamda, olmadık başkalarını. Sonra hep seni hatırlıyorum rüyalarımda. Biri hastaymış, saçları dökülüyormuş, kazıtmış, senin gibiymiş. Gastric pankreas kanser…

Yani demem o ki, özlem hala dipsiz kuyu, yokluk hala katlanılmaz acı, varlığına şükredilmesi gereken günler bitip siktirolup gitmişken, yokluğunla yaşamaya, hasretinle kıvranmaya mahkum edildiğimiz günlere lanet olsun…

Özlüyorum…