Սարգիս Սերոբեան, Օսյան Ալպեր 13 07 2012
28 Mart 2015’te kaybettiğimiz Sarkis Seropyan’ın derleyerek çevirdiği ‘Aşiq û Maşûq – Ermenice kaynaklardan Kürt-Ermeni aşk masalları ’, Aras Yayınları’ndan Nisan başında okurlarla buluşuyor.

Sarkis Seropyan’ın derleyerek çevirdiği ‘Aşiq û Maşûq – Ermenice kaynaklardan Kürt-Ermeni aşk masalları ’, kitabı da Aras Yyaınları’ndan Nisan başında okurlarla buluşuyor. Karekin Episkopos Srvantzdyants’ın yazıya döktüğü “Sare Sipane veya Siyamanto ile Xıçezare” (1884) ve Vırtanes Papazyan’ın “Lur da Lur” (1904) metinleriyle Sarkis Hayguni’nin yayımladığı “Kral Lusig ve Sedev Hovig” (1900) masalını buluşturan Seropyan için 8 Nisan Cumartesi 16:00’da bu yeni kitabı için Havak Salonu’nda bir de etkinlik düzenlenecek. Etkinlik öncesinde arzu edenler 14:00’te Seropyan’ın Şişli’deki mezarını ziyaret edecek.
Bu vesileyle Baron Seropyan’ın emeğini ve anısını bir kez daha minnet ve saygıyla yâd ediyoruz.
Sarkis Seropyan kimdir?
Sivaslı bir ailenin ilk çocuğu olarak 1935’te İstanbul’da doğan Seropyan, genç yaşta çalışma hayatına atılarak soğutmacı ustası oldu. Yıllar boyu yoğun Ermenice ve Türkçe okumalarla kendi kendini yetiştiren Sarkis Seropyan, 1967’de öğretmen Manuşak Seropyan’la evlendi; Vağarşak ve Garine adında iki çocuk, Arno ve Anna Rosa adında iki torun sahibi oldu. Ermeni toplumunun yayın organlarında gezi ve araştırma yazıları yıllar boyunca düzenli olarak yayımlanan Seropyan, Anadolu’da kalmış ve kimliklerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olan Ermenilerin İstanbul’da yeni bir hayat kurmalarına yardımcı olmak amacıyla oluşturulan Kağtaganats Hantznajoğov’da (Göçmenler Komisyonu) görev yaptı. ‘Cangülüm Anahit ve Kazben – Ermeni Tanrıları Konuşuyor’ başlıklı mitoloji kitabı 2003’te Belge Yayınları’ndan çıktı.
Sarkis Seropyan, ömrünün sonuna kadar Anadolu’nun çeşitli yörelerinde Ermeni kültürel mirasını ortaya çıkarma amaçlı geziler yaptı; izlenimlerini gazetesi Agos’ta yayımladı. Ermenilerle ilgili akla gelebilecek her konuda başvuru kaynağı olan Sarkis Seropyan, kısa bir hastalık döneminin ardından 28 Mart 2015’te hayatını kaybetti. Feriköy Surp Vartanants Kilisesi’ndeki cenaze merasiminin ardından Şişli Ermeni Mezarlığı’ndaki aile kabristanına defnedildi.
Agos gazetesi kurucularından, Ermenice sayfaları editörü, temel direğimiz Sarkis Seropyan’ı ölümünün ikinci yılında sevgi ve özlemle anıyoruz.
Baron Seropyan Radyo Agos’ta anıldı
Açık Radyo’da, Radyo Agos programının geçtiğimiz haftaki yayınında, Sarkis Seropyan anıldı.
25 Mart Cumartesi günü gerçekeşen programa, Baron Seropyan’la birlikte çalışma şansına erişmiş Agos çalışanları, Ermeni sayfalar editörü Pakrat Estukyan, Agos Genel Yayın Yönetmeni Yetvart Danzikyan, Agos Genel Yönetmeni Yardımcısı Karin Karakşlı ve Agos’nun eski Genel Yayın Yönetmeni Rober Koptaş katıldı.
8 Nisan Cumartesi Anarad Hığutyun Binası’nda, hem Nisan ayına denk düşen, Surp Zadig, Pasha, İdo Dakyomto ve Pesah vesilesiyle bayram sofraları konuşulacak; hem de iki sene önce kaybettiğimiz, Agos’un kurucularından Sarkis Seropyan, Aras Yayıncılık’tan çıkan ‘Aşiq û Maşûq’ kitabı vesilesiyle anılacak.
Hrant Dink Vakfı’nın yemek kültürüne odaklanan bir söyleşiler ve atölyeler dizisinin de ilk etkinliği olan ‘Lezzetin Hafızası’ konuşması 13.00-15.00 arası düzenlenecek.
Nisan ayına denk düşen, Surp Zadig, Pasha, İdo Dakyomto ve Pesah vesilesiyle Ermeni, Rum, Süryani ve Yahudi bayram sofralarını, yemeklerin yanı sıra, günümüze aktarılan aile hikâyeleri, gelenekler ve ritüellerin paylaşılacağı bu etkinlikte Levon Bağış moderatörlüğünde Takuhi Tovmasyan, Meri Çevik Simyonidis, Sibel Pinto ve Aynur Bitlisli, Paskalya ve Pesah bayram sofralarını konuşacak.
Ayrıca gün içinde, 12.00-16.00 saatleri arasında her yaştan katılımcılara açık geleneksel ve modern yöntemlerle yumurta boyama atölyeleri olacak.
Ardından saat 16.00’da Sarkis Seropyan “Aşiq û Maşûq” kitabıyla anılacak.
Seropyan’ın Ermenice kaynaklardan derleyip tercüme ederek bizlere hediye ettiği ve Aras Yayıncılık tarafından yayımlanan “Aşiq û Maşûq: Ermenice Kaynaklardan Kürt-Ermeni Aşk Masalları” kitabının tanıtımının yanı sıra, Seropyan dostlarıyla anılacak.
Karin Karakaşlı, Mehmet Said Aydın ve Yetvart Tovmasyan’ın konuşmacı olduğu bu anma toplantısında, Erhan Arık ve Erhan Yeşildağ’ın hazırladığı “Sarkis Seropyan: Baron” videosunun gösterimi de yapılacak. Konuşmanın ardından da Kardeş Türküler’in bir dinletisi olacak.

Sarkis Seropyan, 8 Nisan Cumartesi günü Anarad Hığutyun Binası Havak Salonu’nda düzenlenen özel bir etkinlikle anıldı.

Foto: Berge Arabian
28 Mart 2015’te hayatını kaybeden, Agos’un kurucularından, Ermenice sayfaları editörü, gazeteci ve çevirmen Sarkis Seropyan, 8 Nisan Cumartesi günü Anarad Hığutyun Binası Havak Salonu’nda düzenlenen özel bir etkinlikle anıldı.
Aynı zamanda Seropyan’ın 10 Nisan’daki doğum gününün de hatırlandığı etkinlikte, Seropyan’ın Ermenice kaynaklardan derleyerek üç masalı bir araya getirdiği ve Aras Yayınları’ndan çıkan ‘Aşiq û Maşûq’ kitabı da tanıtıldı.
Etkinlik, kitap üzerine emek veren Karin Karakaşlı, Yetvart Tovmasyan ve şair Mehmet Said Aydın’ın söz alıdığı söyleşi ile başladı.
Karakaşlı ve Tovmasyan hem kitabın oluşma ve derlenme aşamasından notlar paylaştı, hem de Seropyan’la anılarını aktardı.
Mehmet Said Aydın da Kürt dili üzerine kapsamlı bir sunum yaptı.
Etkinlikte ayrıca resim ve desenleriyle kitaba renk katan Zeynep Özatalay’a ve kitabın tasarımını üstlenen Hulusi Nusih Tütüncü’ye teşekkür edildi.
Konuşmaların ardından Erhan Arık ve Erhan Yeşildağ tarafından Sarkis Seropyan anısına hazırlanan ‘Baron’ başlıklı video filmi gösterildi. Salonun hüznünü, Seropyan için seslendiklerini şarkılarla Kardeş Türküler dağıttı.
Anmada son olarak Seropyan ailesi söz aldı. Baron Seropyan’ın eşi Manuşak Seropyan ve kızı Garine Seropyan, ölümünün ikinci yılında Sarkis Seropyan’a, hayatına, kişiliğine, çalışmalarına ve geç kalınmışlıklara dair konuştu.
Anma etkinliği, Seropyan ruhuna hazırlanan helva ikramıyla son buldu.

Sonbaharı karşılayan, Hıristiyanlığın takvim yılındaki sonuncu büyük yortusu, geleneksel olarak kışın da habercisi olma niteliğine sahip. Gazetemizin kurucularından Sarkis Seropyan 2003 yılında bu bayramın nasıl kutlandığını yazmıştı.

Eylül ayının 14. gününe en yakın Pazar, Hıristiyanlığın büyük yortularının sonuncusu olan Haçveratz ya da halk ağzında söylendiği gibi Sırpheç veya Ulnotz kutlanır (ulnotz/ul: oğlak)
Yortu, İsa Mesih’in idam edildiği çarmıhın (Haç’ın) esaretten geri dönüşüne armağan edilmiştir. İnanışa göre çarmıh, Azize Helen/Heğine tarafından bulunarak törenlerle Kudüs’teki Surp Harutyun Kilisesi’ne yerleştirildi. 612 yılında Kudüs’ü işgal eden Persler başka ganimet olarak ülkelerine götürmüşlerdi. Bizans İmparatoru Herakl, 627 yılında Persler’i mağlup edip Kutsal Haç’ı ele geçirerek 14 Eylül günü yeniden Surp Harutyun Kilisesi’ne teslim etti.
Hıristiyan yortularının genelde Pazar günü kutlanması nedeniyle de 11-17 Eylül tarihleri arasına rastgelen Pazar gününde de Haçveratz Yortusu kutlanageldi.
Yöre yöre Haçveratz
Her yortuda olduğu gibi Haçveratz’da da kutlamalar yörelere göre çeşitlilik gösteririr. Maraş yöresinde, Haç aralarında Maraş’ın o mis gibi kokan yeşil ve iri yapraklı rehanının (fesleğen) da bulunduğu çeşit çeşit çiçeklerle süslenir, yörenin kadınları kendi lehçeleriyle ‘Ireheon urşınil’ rehanı kutsamak dedikleri geleneği yerine getirirdi.
Haçveratz veya Sırpheç sonbaharın başlangıcı veya hasatların toplanarak ambarların konulduğu yılın bir evresinden geçiş olarak kabul edilen sevinçli bir yortu olarak kabul görür ve takip eden Pazartesi mezarlıklar ziyaret edilirdi.
Cumartesi günü kadınlar hamur yoğurup açarken, erkekler de oğlağı keserdi. Oğlak eti günün özel, vazgeçilmez yiyeceği olduğu için geçmişte onsuz bu yortu tamamına erişmez, yarım kalırdı. Kurban edilen oğlakların bolluğu nedeniyle Şirak’ta bugüne ‘oğlak-ğıran’ da denirdi. Derisi yüzülen oğlak, tandırın içine daha önce yerleştirilen buğday dolu kazanın üzerine asılırdı. Oğlak tüm gece kapalı tandırın içinde hafif ateşte kızarırken eriyen yağ da dipteki buğday tarafından emilir ve Şirak’ta söylendiği gibi ‘keşkek’ oluşurdu. Güneyde, Vayotz Tsor’da oğlağın bir budu ‘ölülerin payı’ olarak papaza verilirken Şirak’ta tüm oğlak parçalara bölünür, keşkekle birlikte lavaşlara dürülür ve mezarlar kutsandıktan sonar papaz ve yanındakilerin yemesi için mezartaşlarının üzerine konurdu.
Sabahın erken saatlerinde, evlerde kahvaltıda oğlak yağı ile pişmiş pilav yenir, ardından beraberinde yemişler, özellikle üzüm ve karpuz, hamurişleri, kaymak, yeşillik, peynir ve tabii kızarmış oğlak etiyle en yakın mezarlığa gidilirdi.
Mezarlar, büyük küçük tüm aile fertlerinin katılımı ile ziyaret edilir, mezartaşlarının yanıbaşına yaygılar serilir, üzerine yiyecekler dizilirdi.
Gün, yas veya üzüntü değil, neşe ve hafiflenme günüydü. Papazın mezarları kutsamasının ardından ziyafet başlardı. Yalnız son yılda vefat edenlerin evlerindeki ziyafetlerde ölçü korunur, ölenin yakınları birbirlerine başsağlığı diler, fakat ağlamak inlemek gibi üzüntü ve yas ifade edilemez, edilmezdi. Diğer gruplarda ise şakalaşmalar, gülüşmeler, konukseverlik sürerken yer sofralarında birbirlerine, özellikle de yeni evlenen gelinlerin ailelerine damat tarafından gönderilen bayram ‘sofrası’nda oğlağın en iyi tarafları sunulurdu.
Muş-Daron yöresinde ise mezarlıklar Cuma günü ziyaret edilir, Sisian’da, o yıl cenazesi olanlar Cuma günü mercimek çorbası pişirip can için dağıtılırdı. Diğer bazı yerlerde ise Pazar günü adak ziyareti yapılır, Pazartesi de ölüler ziyaret edilirdi.
Kesaplılar’a gelince, güzün gelişini “Haç-al yorganı içeri kaç” sözleri ile karşılardı. Buna karşılık Muş’ta bu deyim “Astvadzadzin’de avluya, Sırp Haç’ta ise deliğe gir” şekline girerdi. (Astvadzadzin, 15 Ağustos’ta üzümün kutsandığı Meryem Ana Yortusu)* Bu yazı 19 Eylül 2003 tarihinde Agos’ta yayımlanmıştır.
Kaynak: https://www.agos.com.tr/tr/haber/surp-hac-al-yorgani-iceri-kac-19339
Ermenilerin ‘Pun Paregentan’ adını verdikleri bu geleneğin adı pagan kökenlere dayanırmış ve ‘iyi yaşama günü’ anlamına gelirmiş. Sarkis Seropyan bu bilgiyi verdikten sonra Siirtli Ermenilerin bir âdetini anlatır.

obur@levonbagis.com
Her Paskalya öncesinde, turizm şirketlerinin yurtdışı gezilerine yenileri eklenir. Pahalı turlara katılabilenler Brezilya ya da Venedik taraflarını seçerler. Daha mütevazı turlar da düzenlenir; örneğin son yıllarda İskeçe’ye gidiliyor.
Bu turların tek bir amacı vardır: Karnavala katılmak.
İnsanların kostümler giyip sabahlara kadar eğlendiği bu karnaval, bizim gibi eğlencesini kaybetmiş bir ülkede yaşayanlar için çok keyifli olmalı ki, bu turlar dolup taşıyor.
“Eğlencesini kaybetmiş” derken metafor yapmıyorum. O özendiğimiz eğlencelerin neredeyse aynıları, belki zamanına göre daha güzelleri bu topraklarda da yapılıyordu.
Rumların ‘Apukurya’sı ya da ‘Baklahorani’si ile Ermenilerin ‘Paregentan’ı, Venedik’te ve Brezilya’da kutlanan karnavalla aynı kökenden gelir.
Bu, Paskalya’ya kadar sürecek olan oruç dönemi boyunca dünya nimetlerinden yararlanamayacak olan halkın, oruçtan önceki son gün kendini yemeye, içmeye ve eğlenceye vermesi için yapılan bir kutlamadır. 40 günlük bu büyük oruçta, ‘temiz’ olmayan her türlü yiyecekten yani hayvansal ürünlerden ve eğlenceden uzak durulur. Bu dönemde düğün bile yapılmaz. Şimdi yanında içkisiz düşünemediğimiz pek çok lezzetli mezenin de doğuşuna vesile olduğundan, bence en kutsal zamanlardan biridir bu oruç zamanı. Topik, pilaki, zeytinyağlı dolma hep bu günlerin mirasıdır.
Ermenilerin ‘Pun Paregentan’ adını verdikleri bu geleneğin adı pagan kökenlere dayanırmış ve ‘iyi yaşama günü’ anlamına gelirmiş. Sarkis Seropyan bu bilgiyi verdikten sonra Siirtli Ermenilerin bir âdetini anlatır: “Siirtli Ermeniler, Vartanyanlar Günü perşembesi kutlamaya başladıkları Paregentan’ı ‘Xams Zakari’ (Sarhoşların Pazarı) adıyla bilir ve o gün dinî törenin ardından, papazıyla, halkıyla, ellerinde şarap maşrapalarıyla kiliseye girip mihraptan kilisenin kapısına kadar iki sıra halinde yere otururlarmış. Önce papaz halkın sağlığı için temennide bulunur, sonra herkes maşrapaları kafalarına diker, Papaz Efendi cemaatin sağlığına ‘Keçe bışeyima, keseyiva’ dermiş. Ardından insanlar evlerine döner, geceyarısına kadar sürdürürmüş içki ziyafetini.”
1941’e kadar, İstanbul şehrinin en önemli eğlencelerinden biriymiş bu günlerde yapılan panayır. Maskeler takılıp çeşitli kılıklara girildiğinden, abartılı giyinen ve makyaj yapanlar için kullanılan, ‘apukurya maskarasına benzemek’ diye bir deyim bile oluşmuş İstanbulluların dilinde.
Osman Cemal Kaygılı ‘Köşe Bucak İstanbul’ kitabında Tatavla Karnavalı’nı yani Apukurya’yı şöyle anlatır: “Bulgar çarşısının biraz ilerisinde de biraz solunda ki, köşeden tutun, ta Kurtuluş’a kadar uzanan geniş cadde durmadan fıkır fıkır kaynıyordu. Maskara kafilelerinin, türlü şamatalar ve türlü hayhuy ile bu caddeden Kurtuluşa doğru akışları ve görmeye gelen seyirciler… Havanın çok soğuk olmasına rağmen bu sene (1931) Kurtuluşta ki Apukurya eğlenceleri gecen senelere taş çıkardı… Tir tir titreyenler yalnız ayakta gezen bir takım parasız seyircilerdi. Maskaralarla gazinolarda oturanlara ise bu çok şiddetli soğuk ve acı rüzgâr vız geliyordu. Başta Herant’ın gazinosu olmak üzere orada ki bütün kır gazinolarının hem içleri hem dışları adam almıyordu.
Gazinoların sağ tarafında ki meydanlığa ip cambazları gelmişlerdi. Herant’ın gazinosunun içinden birtakım incesaz, iki zurna çifte nara, dışında da İstanbul’un en meşhur Arnavut orkestrası terennüm ediyordu. Tramvay yolunun solunda ki küçük gazinonun da içi kıyamet gibi. Burada sırf kadın maskaralar, mandolin ve armonika kâh dans ediyor kâh hora tepiyor, kâh çiftetelli oynuyorlardı. Diğer gazino ve bahçelere gelince Sulukulede’de Ayvansaray’da udi, kemancı, kanuncu, zurnacı, klarnetçi, naracı kalmamış hepsi buralara dökülmüştü…”
Bugün hâlâ yapılıyor olsa şehrin simgelerinden biri olacak, yüzyıllar boyu devam etmiş bir gelenek olan Apukurya’yı artık kutlamıyor, hatta hatırlamıyoruz bile. Tatavla yavaş yavaş Kurtuluş olurken, Apukuryadan’da ‘kurtulunmuş’, anlaşılan. Üstelik, bu eğlencenin giderek yok olmasının nedeni halk tarafından unutulması değil. 1941’e kadar halkın gelenek ve kültürünün bir parçası olarak her yıl düzenlenen panayır, o yıl çıkarılan bir kanunla “açık hava eğlencelerinin kamu güvenliğini tehdit ettiği” gerekçesiyle tamamen yasaklanmış ve bu eğlence mazide kalmış.
Yasağın bir sene sonrasında Tatavla’daki durumu 17 Şubat 1942 tarihli Apoyevmatini gazetesi şöyle anlatıyor.
“Dün akşamüstü Ayios Dimitrios Kilisesi’nin sağında ki geniş meydan hemen hemen boştu. Tramvaylar çok az yolcu işe Kurtuluş Meydanına geliyordu. Hiç kimse maske takmamıştı. Ve gazinoların müşterileri sayılıydı. Yaşanan tek canlılık Akarca yokuşu, Köyiçi ve Ayaios Athanasios Kilesinin civarında ki evlere yapılan ahbap ve akraba ziyaretleri idİ. Kısacası dün karnaval yoktu. Karnaval artık anılarımızda kaldı.” (Orhan Türker, ‘Tatavla’, Sel Yay., 1998)
Keyifle yemek yememizle, eğlenmemizle çok bağdaşık olan bu kutlamaların tarihi hemen hemen bu günler. Dinî inançlardan ötürü olmasa da, şehrimizin yok olan kültürüne saygı için hatırlamakta fayda var dedim. Ne de olsa bu kutlamalarda hem gırtlakla alakalı, hem de kökenleri ta Dionisos kutlamalarına dayanıyor.
Hazır bahane varken bu Pazar gününü sarhoşlar pazarı yapmak dileğiyle…
Kaynak: https://www.agos.com.tr/tr/yazi/sarhoslarin-pazari-22115
Fotoğrafçı Berge Arabian, Agos’un kültür sanat sayfalarında kaleme aldığı ‘Lensler konuşabilseydi’ başlıklı köşesinde, çektiği fotoğrafların hikâyelerini anlatıyor.


Çok soğuk bir gündü, çok yoğun bir kar vardı. Fotoğraf makinemin merceği durmadan buğulansa da yılmamış, bir sürü kare çekmiştim. 2010 yılıydı; İstanbul’a taşınmamdan birkaç ay önce, Hrant’ın anmasındaydım. Başlangıçta zorlanmıştım. Bazen kendimi, hayat tecrübesi yüksek, etrafında olup biteni çok iyi bilen biri olduğumu düşünmek istesem de sık sık yanılgıya düşüp bilgisizlik hissine kapılırım. Törenin yapılacağı yere erkenden gittim. Gönüllüler, büyük kalabalığın törenin odağına fazla yaklaşmaması için bir çember oluşturmuştu; çemberin içine girebilmek için oradaki gönüllülere konuşmaya çalıştım. Hiçbirinin Ermenice bilmemesi beni şaşırtmıştı. Çoğu ya Türk ya da Kürt’tü. Çokbilmiş varsayımlarım bozguna uğramıştı. Orada bulunanların Ermeni olması gerektiği gibi bir fikre nereden kapıldığımı bilmiyorum. Her neyse; nihayet, İngilizce bilen biri, çemberin içine girmeme izin verdi. Tanıdığım, bildiğim kimse yoktu içeride; bir tek Rakel Dink’i haberlerde görmüştüm. O gün, sezgilerimi takip ederek, durmaksızın fotoğraf çektim. Aradan yıllar geçti; Agos’ta çalışmaya başladıktan sonra, arşivimde duran o fotoğraflara tekrar baktığımda birçok tanıdık sima gördüm. Bazılarıyla sonradan tanışmış, hatta çalışma arkadaşı olmuştum.
Bu karede o da var, solda duruyor – sevgili Baron Seropyan’ımız… Kalabalığın arasında dikkatimi çekmişti. Heybetli bir adam… Bir grupla beraber binadan çıktığında herkes onu saygıyla selamlamıştı. O zamanlar kim olduğunu bilmiyordum; yıllar sonra Agos’ta çalışmaya başladığımda çok sevdiğim biri oldu. Aramızda pek konuşma olmazdı. Çalışırken çok ciddi göründüğü için yanaşmazdım yanına. Fakat onu başkalarıyla konuşurken dinlemişliğim çoktur; ben başkalarına anlattığı hikâyelerle tanıdım onu. Ama keyfi yerinde olduğunda şakacı yönü ortaya çıkardı. Fotoğraf ve özellikle ismim konusunda bana takılmayı da sever, “Berge… Nereden çıkmış bu acayip isim!” derdi, “Ya Berj olacak, ya da Berc. Değiştir şunu. Berge diye Ermeni ismi mi olur!”
Her fırsatta fotoğrafını çekerdim. İlk zamanlar işinin bölüneceğini, rahatsız olabileceğini düşündüğümden çekiniyordum. Ama sonra rahat davranmayı öğrendim; çalışırken ya da terasta otururken yanına gidip, ona poz verme fırsatı vermeden, hızlıca fotoğraflarını çekmeye başladım. Sağlam duruşu ve Ermeni tarihine dair engin bilgisi çok etkilerdi beni. İnsanın kendini daha iyi anlayabilmek için köklerini merak etmesi gerektiğini ondan öğrendim. Agos’ta çalışmaya başladığım dönemden önce, Anadolu’da Ermeni tarihinin izinde, grupları gezdiriyormuş. Ne yazık ki o turlara katılamadım ama Ahtamar’da onunla yan yana gelebildim. Van’a fotoğrafçı olarak, tek başıma gitmiş, otellerde yer bulamayınca ortada kalmıştım. “Benim odamda yer var; gel, kal” dedi, kabul ettim. Van’da çok geniş bir çevresi vardı; ona ‘Baron’ diye hitap ediyorlardı. Yanı başında geçirdiğim o müthiş iki gün boyunca, hem tarihle, hem de çeşitli halkların mutfak kültürleriyle ilgili sayısız hikâye anlatmıştı.
Fakat o günlerin hafızamda en çok yer eden bölümü, oteldeki gecedendir. Yorgundu. Uzun uzun banyo yaptı, sonra üzerinde beyaz bir bornozla çıktı, karşıma oturdu ve o meşhur purolarından birini çıkarıp yaktı. Hiç konuşmadık. Baron’un sessizliğe ihtiyacı olduğunu biliyordum. Öylece oturduğu 10-15 dakika boyunca, içimden kim bilir kaç kere, makinemi kapıp fotoğrafını çekmek geçti. Ama cesaret edemedim. Hem tanışıklığımız yeni sayılırdı, hem de bornozlu hâliyle fotoğrafının çekilmesi hoşuna gitmeyebilirdi. Çekmediğim o kare tüm ayrıntılarıyla zihnimde dursa da, çok büyük bir şansı kaçırdığım için yıllardır pişmanlık duyarım. İçten içe biliyorum ki, izin istemeden çekiverseydim o fotoğrafı, bir şey olmazdı. Anlayışla karşılardı sevgili Baron Seropyan, biliyorum.
İngilizceden çeviren: Altuğ Yılmaz
Kaynak: https://www.agos.com.tr/tr/haber/baron-lensler-konusabilseydi-32094
Nar Taneleri – Intro – Sarkis Seropyan | Lora Baytar
Nar Taneleri – Armaş İzmit Akmeşe
Nar Taneleri – Çanakkale
Nar Taneleri – Tekirdağ
Nar Taneleri – Bandırma


Son Yorumlar