Geçen çupra aldım. Demin de fırına attım. İçine domates, soğan, sarımsak, limon dilimleri sokuşturdum. Hem içini hem de dışını baharatladım. Hayatın tadı tuzu yokken yemek de tuzsuz olmasın diye sadece. Atla da deve değil, tuz, biber, balık baharatı alt tarafı. Küçük patatesleri de yıkadım, kabuklarıyla baharatlayıp onu da attım fırına. Şimdi pişer, yanında da bir salata, öğlen yemeği hazır. Bir de fotosunu çekip paylaştım mı bir beğeni, bir iltifat, gani gani. Ha onlara aldırdığımdan ya da aldırmadığımdan değil ama, iltifatlar geldikçe ben de bi bok yaptığımı sanıp şişiyorum ya, görsen, “Ulan görgüsüz, kime çektin bilmiyorum ki, hastanede mi karıştın? Her boku facebooka koyma diyoruz sana…” diye başlardın kalaylamaya. Dinler miyim hiç? İnadına! Hem sen beni dinledin mi? 1 hafta dayan çocukları getiricem dedim, çektin gittin, ben artık seni dinler miyim? Ayrıca bu burun ve alt dudakla hastanede karışmış olma şansım da sıfır sayende. Lan babadan kızına miras burun, daha ne ister insan?!!!

20160617_123001.jpg

Şarkılardan kaçarken onlara sığınmış buluyorum kendimi bir anda. Ya da onlar bana geliyor koşa koşa… Hani her yaptığımda aklımdasın, her lokmamda, her gezmemde, çektiğim her fotoğrafta, attığım ya da atamadığım her adımımda, her yemekte, her yudum suyumda hele ki, ne severdin suyu soğuk soğuk kocaman bardakla. En soğuk su misafir tuvaletinin musluğundan akıyor, en lezzetlisi de oymuş. Ağzını musluğa dayayıp içen torunlarının yalancısıyım. Malum içtiğim suyun bile tadını alamıyorlen…

“Her yerde sen
Her şeyde sen…”

Babalar günü geliyormuş. Takvimlerin yalancısıyım. Bakmaya korktuğum takvimlerin. Ne ayımı ne günümü biliyorum inan. Çocukları okula gönderirken eksikleri olmasın diye her gün mü takvime bakıp günü hatırlamaya çalışır insan? Pazartesi birinin sporu, din dersi, öbürünün almancası; Salı birinin ingilizcesi, logopedisi, öbürünün din dersi; Çarşamba almanca dersi; Perşembe birnin yüzmesi, öbürünün almancası; Cuma birinin cimnastiği, öbürünün ingilizcesi ; ayrıca Pazartesi birinin akşam sporu var. Bisikletle gittiklerinde kasklarını takmaları, her durumda okul yolunda fosforlu bantlarını unutmamaları gerekiyor. Olur muymuş? Oluyormuş, oldu yani bu da. Çünkü tarihi günü hatırladıkça acıtıyor geçen, geçmiş günler. Hemen hesaba girişiyorum. Mesela 10 gün sonra, tamı tamına bir yıl 3 ay olacak sen gideli. Toprağın altındaki tabut zaten nemden çürümüştür bile.

IMG_1047

Hala dönüp seni evde bulacağım hissiyatım. Ve yine yok olacaksın sen. Adanın yokuşları, masan, laptopun, facebook’un sensiz. Perşembe senden gelmeyen Skype aramaları, Pazar sensiz kalan bulmacalar… Paylaşamadığım yeni yemek tarifleri, sensiz boğazımızdan geçmeyen Civciv’in yaptığı dalak dolması, Verjin Tantiğin yaptığı içli köfteler, seversin diye gelmene yakın stokladığımız rokfor, somon ve chorizolar…

“Yeter sikiştirme artık!” diyor birileri içinden. “Amma ağladın ha, sanki babası ilk ölen sensin!” diye dışından hayıflanıyor başkası. “Ben 17 yaşındaydım, tam ihtiyacım varken gitti babam, erkek çocuğu için bu ne demek biliyor musun?” diye avutmaya çalışıyor başkası belki de içten içe kıza kıza. “Rahat bırak adamı artık!” diyen de var. Biliyorum hepsi benim için diyor, kızmıyorum hayır. Ama bırakamıyorum da..

“Bu sabah erken uyandım
H
iç uyuyamadım gözüme uyku girmedi
Yorganlar yastıklar sivrisinekler uyumamı istemedi”

İlaçlarımı haftalık kutuya yerleştirirken, artık iki kutum olduğunu hatırladım. Şeker, tansiyon, kolestrol ilaçlarının bokunu çıkarınca doktor, benden haftalık kutulardan istemiştin zamanında. O zaman Paris’i su yolu etmişim, oradaki bir eczaneden bulduk Anahid Tantiğimle. Yıllar yılı kullandın. Eskiyince 2-3 sene önceydi, yenisini istedin. Tam o aralarda ben de vitamin ve anti depresanlarımı unutmamak için kendime bir tane edinmişim, sana da aldım bir tane. Ama bu sefer Almanya’dan. “Bir de haftanın günlerini almanca mı öğreneceğim be bu saatten sonra?” diye hayıflanmış, eski kutuları yenileriyle değiştirip kapakların eskilerini kullanmıştın. Şimdi o almanca gün isimli kapaklar nerede bilemiyorum ama fransızca günler yazılı kutular bende. Artık 2 haftalık kutum var ve 2 haftalık hazırlıyorum vitaminlerimi kutu kutu. Ama doktorun Oryal Bey demişti ki, “ilaçları haftalık hazırlayın Sarkis Bey, 1 haftadan fazla ilaçları paketlerinden açık tutmak iyi değil”. Sen dinlerdin O’nu ama ben dinlemiyorum. Maksat ilaç alırken bile seni anmak ya, ya da inadımdan olmalı, 2 haftalık ilaçlarımı hazırlıyorum. En son sen hastaneden çıktığında yeni düzenine göre hazırlamış, bir sonraki haftayı da not etmiştim hazırlasınlar ben yokken diye. Ağrın olmasın diye önerdikleri morfin yerine Minoset koymuştuk günde 2-3. O bir haftayı deviremedin 4. günü bile bitiremedin gittin, bittin. Tam da istediğin gibi, sevdiklerinle, ben hariç.

“Gitti cancağazım gitti
Bitti son İstanbul…”

Şimdi o gün gelmiş yine. Yine babalar günüymüş önümüzdeki Pazar. Kutlanacakmış. Anneler günü kadar vıcık vıcık olmasa da ortam azcık kaygan ve benim tökezleyen ayaklarım mütemadiyen o kaygan yerde pati çekip duruyor. Netice itibarıyla, istesem de istemesem de yürüyemiyorum. Evet ilk ben değilim, hayatın gerçeği ölüm ve hatta torununun da dediği gibi, ölüm de hayata ait. Ama benimkinde bir yama ölüm, sürekli sökülüyor, dikiş tutamıyor, o söküldükçe ben dökülüyorum pare pare, toparlanamam ondan işte.

“Sensiz kimse mi, kimsesiz miyim bilmem…. “

Valide Sultan Pazar sana gelecekmiş. Neyine geliyorsa. Soğuk taşları mı görmeye, sıcak havada gezmeye mi. Yersen. Ben gelemediğimden değil karın ağrım. Hem gelsem ne olacak? Görecek misin? Lutsika Dudu musun sen ki mezar mezar tepelerde dolaşasın? İşte tam da böyle zamanlarda ümit ediyor insan inançlı, imanlı olabilmeyi. Din, kitap, peygamberle alakası yok; sadece göremediğine inanabilmek için. Ne de olsa extra bir özellik bu ve bende yok. Sen, tanrının yerini kendi kendine Tanrıça Anahit’inle doldurmuşken, ben kılımı kımıldatamıyorum bile. Uğraşıyorum ara ara ama olmuyor işte

20160525_191249

“Küçük dünyam resmin kadar… ”

Özel gün ve haftaları 70inden sonra kutlayan bir genç delikanlı olarak “geç olsun da güç olmasın”ın hakkını doya doya verdin. İşte tam da bu yüzdendir ki Surp Sarkis’lerde, 10 Nisan’larda, 24 Nisan’larda ve en çok da babalar gününde öksüzüz. Oğlan sıfatları öğreniyor almanca dersinde. Superlatif ve comparatifleri bir de. Yani yorgun, çok yorgun, en yorgun. Anlatmaya çalıştık dün, bazı şeyleri kıyaslayamazsın. Açık, daha açık, kapalı ise daha kapalı olmuyor mesela almancada. Ya açık ya kapalı. Siyah ve beyaz gibi. Öksüz gibi. Çok öksüz, en öksüz olur mu? Teoride olmaz, ama biz pratikte oldurduk, oldum…

Neyse işte. Güneş açtı günler sonra ilk kez burada. Bu fırsatı kaçırmamak gerek. Güneş çıktığında soğuk havada bile soyunup kitaplarını alan ve Paris’te Jarden des Tuilleries’deki çakma bir havuzun başında güneşlenen fransızlara benzedim, tam da dalga geçtiğim şeye dönüştüm. Ha bu arada hayır, gündüz şarabı yok ama çekirdekten vazgeçemiyorum. Sigarayı azalttım ama kahve gırla. Hayır hiçbirini bırakasım yok. Bilirsin bağlandıklarımı asla bırak(a)mam, sen gibi, hüzün gibi, şarkılarda seni bulmak gibi aynı. Sigarayı şarapla, bilgisayar oyunlarını temizlikle, yemek pişirmeyi titizlikle telafi ediyorum. Ne kadar yanlış olduğunun gün gibi farkındayım ama günün farkında olmadığım için çok da sorun yok. Yani anlayacağın, sürekli temizlik yapan, günde 2 evi süpüren titiz bir ayyaşa dönüşmüş durumdayım. Ha bunun farkında olan var mı? Yok, kendim bile olamadıktan sonra… Demem o ki, hiç olmayacağımı sandığım şeye dönüştüm sonunda…

Türk kahvem nescafe bardağında 2 sakarinli, laptopum türkçe klavyeli, radyom hep açık. Canım hala fena yanıyor sen aklıma düştükçe; gitmiş olduğunu, üstünden de 15 ay geçtiğini farkettikçe. Evet, ikinci babalar günü gelmiş sensiz. Geçsin gitsin nasıl geçecekse, nasıl gidecekse ve bu sikik hayat nasıl gidemeyecekse…

Kutlu olsun günün… Çok özlendin, bilesin…

VLUU L310 W  / Samsung L310 W
VLUU L310 W / Samsung L310 W