Ara

Sarkis Seropyan

Sarkis Seropyan'ın Ardından

Etiket

ölüm

Dört yıllık yokluğunun ardından

Agos’un kurucularından Sarkis Seropyan’ı bundan tam dört yıl önce, 28 Mart 2015’te kaybetmiştik. Onunla uzun yıllar dirsek dirseğe çalışan Pakrat Estukyan dört yıl sonra Baron Sarkis’in hala zihnimize ve hatırlarımıza vuran ışığını yazdı.

Efsaneler çoğu kez sınırları aşar. Komşu coğrafyalara kadar yayılır, farklı kültürlerde farklı anlatılarla yüzyıllar boyunca sürer. Ancak, her efsane böyle değildir. Kimi efsaneler kendi yakın çevrelerinde sınırlı olsa da bir anlamda ölümsüzlük kazanırlar. Bizim de Agos ailesi olarak kendi efsanemiz var. Adına Sarkis Seropyan dediğimiz, varlığını, soluğunu ölümünden sonra da yanı başında hissettiğimiz bir efsane.

Sarkis Seropyan efsanesi bu gazetenin kuruluş harcında şekil aldı ve ölümünden sonra da varlığını sürdürüyor. O bizim masal anlatıcımızdı. Kendine özgü bir anlatma yöntemiydi bu. Yılların birikimiyle oluşmuş bir bilgenin edasıyla ve masal tadında konuşurdu. Bu anlatılar en çok da kişisel ve aile geçmişini araştırmak üzere Agos’un kapısını çalanları etkilerdi. Seropyan, büyük bir sabırla konuğu ile tanışır, iz sürme meselesine öncelikle memleketini tanımlamakla başlardı. Konuğunun kapıdan girmesinden beş dakika sonra Seropyan’ın masasında kocaman haritalar açılır, kalın ciltler raflardan iner ve ziyaretçisini de hayretlere düşürecek bir yığın bilgi ortaya saçılırdı. Genellikle yer adları Türkçeleştirilmiş, eski isimlerse telaffuz kırılmaları sonucu anlaşılmaz hale gelmiş olurlardı. Seropyan, bir etimoloji laboratuvarı gibi çalışır, olası değişimleri öngörür ve sonunda aradığı hedefe de ulaşırdı. 

Seropyan’ın yokluğunda en çok hasret kaldığımız bu yaşanmışlıklar oluyor. Artık bu tür sorulara cevap verecek donanıma sahip kimse kalmadı gazetede. Ve yazının tam da bu noktasında kapıdan haber geliyor ‘Bir ziyaretçi var, görüşmek istiyor. Müsait misiniz?’ Bu soruya asla hayır demediğimiz için ‘Gelsin bakalım ne anlatacakmış?’ diyor ve klavyeyi öteye itiyoruz. Gelen tanıdık bir sima, Bedestan müziğin kurucusu Bülent Çatalkaya. Çantasından bir afiş çıkarıyor ve ‘Sizi konserimize davet etmeye geldim’ diyor. Afişin orta yerinde bir şahmeran figürü, onun üzerinde ise bir Zümrüdüanka. Afişteki ‘Dew Du Şar’ sözünü açıklıyor önce, 12 yazma. ’12 yazma 12 kadın anlamına geliyor’ diye açıklıyor Bülent, ardından da ikinci ifade ‘Heft Mesel’ yani yedi masal. 

Biz tam da Sarkis Seropyan’ın ruhunun, soluğunun bu odalarda dolaştığını yazıyorken, Bülent Çatalkaya’nın afişi o soluğun canlanmasına yol açıyor. Saniyeler içerisinde sevgili Metin ve Kemal Kahraman birkaç yıl önce çıkardıkları ‘Şahmeran’ albümü geliyor gözümüzün önüne. Oradaki ezgiler takılıyor kulağımıza. ‘Yazmanın simgesel bir anlamı var bilirsin’ diyor Bülent ve sonra aşiret kavgalarında savaşın kadınların yazmalarını yere atmalarıyla kavganın son bulduğunu anlatıyor. Kadınlar, bugünde savaşın acımasız olduğu anlarda ortaya atılıp yazmalarını, askerlerin, özel harekâtçıların, JÖH’lerin, PÖH’lerin ayaklarının altına atıyor, ama onlar bunun anlamını bilemiyorlar. 

Hatıralar üşüşüyor beynimize. O hatıralar bizi Munzur’un kıyılarına, Dersim’in yamaçlarına götürüyor. Ovacık gözelerinden Anahid’in süt pınarları fışkırıyor. Kayalardan çıkarken debisi o kadar yüksek ki köpürerek süt renginde akıyor sular. Ancak aşağıda göllendiğinde fark ediyoruz suyun saydamlığını. Anılar acılarla yüklü bu coğrafyada… 1938’in cinayetleri, sürgünleri, Dersim’in kayıp kızları ve umudumuzu bağladığımız Hızır… Hıristiyan Ermeni mitolojisinde Surp Sarkis deyip uğruna üç gün oruç tuttuğumuz. Hıdır anlatısı da zengindir Dersim dağlarında. Surp Garabet’tir Hıdır diye anlattığımız. 

Baron Seropyan, tüm bu hikâyelerin en güzel anlatıcısı olarak geçti aramızdan. “Bize yokluğu kaldı” demeye dilim varmıyor. Bülent Çatalkaya’ya teşekkür ediyorum ziyareti için. ‘Fırsat buldukça gel’ diyorum. Biliyorum, onun veya Ferzan’ın, Ersoy’un, Hikmet’in, Mahir’in ve daha nicelerinin her gelişlerinde, Agos’un kapısından her girişlerinde Sarkis Seropyan hep burada olacak.

Kaynak: https://www.agos.com.tr/tr/haber/dort-yillik-yoklugunun-ardindan-22242

Babalar Günü (2016)

Geçen çupra aldım. Demin de fırına attım. İçine domates, soğan, sarımsak, limon dilimleri sokuşturdum. Hem içini hem de dışını baharatladım. Hayatın tadı tuzu yokken yemek de tuzsuz olmasın diye sadece. Atla da deve değil, tuz, biber, balık baharatı alt tarafı. Küçük patatesleri de yıkadım, kabuklarıyla baharatlayıp onu da attım fırına. Şimdi pişer, yanında da bir salata, öğlen yemeği hazır. Bir de fotosunu çekip paylaştım mı bir beğeni, bir iltifat, gani gani. Ha onlara aldırdığımdan ya da aldırmadığımdan değil ama, iltifatlar geldikçe ben de bi bok yaptığımı sanıp şişiyorum ya, görsen, “Ulan görgüsüz, kime çektin bilmiyorum ki, hastanede mi karıştın? Her boku facebooka koyma diyoruz sana…” diye başlardın kalaylamaya. Dinler miyim hiç? İnadına! Hem sen beni dinledin mi? 1 hafta dayan çocukları getiricem dedim, çektin gittin, ben artık seni dinler miyim? Ayrıca bu burun ve alt dudakla hastanede karışmış olma şansım da sıfır sayende. Lan babadan kızına miras burun, daha ne ister insan?!!! Okumaya devam et “Babalar Günü (2016)” →

Altı Ay

ssbalkon

Sivrisinek atağı gibi anılar atağı. Her tarafımızı örten yorganın dışında kalmış başparmağını bulur ya hani o şerefsiz (sivrisinekten bahsediyorum), tüm gündemimizi, dünümüzü, yarınımızı ve her anımızı doldurduğumuz yalanlar öbeğinin arasından bir geçit bulup dağıtır insanı şerefsiz (anılardan bahsediyorum).

Odayı istila edip gecenizin içine sıçmaya kararlı sivrisinek ordusunun sesini duymamak için kulaklıktan gelen müzikle uyumak da çare değildir. Aynı, bilincinin en dibine kadar işlemiş yaşanmışlıkları unutmaya çalışmak gibi, hatta unutacağını düşünecek cahilin cürreti gibi salakça, çare sandığın o oyalanmaca. Sesini duymayınca yok olduğunu sandığın sivrisinek aslında hep odada. Düşünmedikçe unutacağını sandığın anıların aslında hep aklında olması gibi.

6 aydır, tam altı ay. Kabaca 180 gün. Yahu bir tek gün bile düşünmeden geçmez mi? Bir tek gün, sadece bir… Geçmiyormuş… Yokluğun yarattığı kartopu misali acılar yumağı, büyüyüp çığa dönüşüyormuş. Ve bu çığdan ne koşarak, ne uçarak, ne içerek, ne yiyerek, ne de gülerek kurtulmak mümkün değilmiş.

En kötüsü de ne biliyor musunuz? Hani derler ya, “Kötü/hasta/son halini görme, iyi haliyle hatırla” işte o gerçekmiş. Ve salağın biri bunu tam altı ay sonra farkedebilirmiş. Çünkü dağ gibi gördüğü, 41 yıllık yaşanmışlıklarından bin anı kitabı çıkaracak kadar biriktirdiği, o kocaman adamın, onsuz geçirdiği son 6 ay boyunca, sadece o son 1 hafta gördüğü halini hatırlamaktadır hep. Konuşmayan, susan, çaresizce susan, saçmalamayıp “ne demeye çalışıyor acaba?” bakışlarına mağruz kalmamak için bilinçlice susan kocaman adam, karşısında, o korktuğu “ne demeye çalışıyor acaba?” sorusunu yöneltmek yerine, “aklından ne geçiyor acaba?” diye düşünenleri görünce, düşündüklerini duyunca (ki o kadar çok düşünülür ki, an gelir düşünceler yüksek sese kavuşur) ‎ne hissetmiştir acaba?

Yazdıkça açılıyor sanki bilinç, döküldükçe dökülen dert yumağı gibi… 6 aydır en çok ne, niçin, nasıl can yakıyor; niye bu ölüm insanı günlük hayatına geri döndüremeyecek kadar kıskacına aldı acaba sorularıyla boğuşan insanoğlu, her gün yeni bir sebep keşfediyor. Bütün bir pazar gününün ağırlığı, hüznü sebepsizken; gecenin bu yarısı (saat 03:37) tarihin 28e döndüğünün farkedilmesiyle mana kazanıyor tüm bu duygular silsilesi.

Evet bugün, tam da bugün 6 ayı devirdik. Saat akşamüstü 5-6 sularında, “tam da bu an…” diyerek hüzünlenir yine kendini sayılara indekslemiş bu salak.

Günleri, ayları sayıp anıları sıralarken, o tiksinç 28 mart günü de bir anı gibi canlanıyor ara ara. Farkediyorsun ki o boktan günü tek unutmayan sen değilsin. Hiç beklemediğin bir anda, o günden 5buçuk ay sonra gelen bir soruyla sarsılıyorsun. Küçük sıpa “mama, Sarkis dede öldüğünde baba sana niye şaka yaptı?” diye sorunca, hiçbir anını unutamadığın o gün, sana ölüm haberini veren adama sürekli “şaka, şaka yapıyorsun değil mi? Yok yok şaka, olamaz, 2 hafta duracaktı daha, şaka yapıyorsun… Şaka yapıyorum de ne olur…” dediğini hatırlarsın.

Ve hala yaşamaya çalışırsın, kendin için olmasa bile “diğerleri” için…

6ay

Geç Kalmışım

İnsan en çok geç kaldıklarından pişman olur; yaptıklarından duyduğu pişmanlıklar, geç kaldıklarının yanında boş gelir, unuttuklarını, yapamadıklarını düşündükçe, kesin bilgi…

Hal böyleyken, daha da geç kalmadan, üstünden 40ı aşmış bir vakit geçmiş olmasına rağmen bazı geç kalmışlıkların, teşekkürü, minneti borç bildiklerine hakettikleri saygıyı göstermek de farz olur…

Hayır, isim vermeyeceğim, onlar kendilerini çok iyi biliyorlar çünkü. Her satırda birkaç isim gizli, her cümlede en az beş kişi yer alıyor. Hem de öyle bir yer alma ki, sadece yazılarda, satırlarda değil, gönlümün en geniş köşesindeler, herdaim hem de. Yalanım yok, sevgiyi göstermeyi öğrenemeden büyüyen 80ler çocuklarıyız şunun şurasında. Gösterişsiz, sessiz sedasız, hep perdenin ardında kalarak yapacaklarını yapmış olan fanilerin çocukları, kardeşleri, torunlarıyız netice itibarıyle. İşte bu yüzden yalakalık, vıcık vıcık sevgi gösterileri beklemeyin bu ölümlüden de… Ölmüş olana kızgınlıklarımdan biri de tam bu yüzden, keşke sevgiyi göstermeyi öğretip de ölüvereydi, giderayak bir sevgiyi kelimelere dökebileydik de eksik kalmayaydı(k)…

Mart ortasından başlıyor bu hikaye. Bir telefonda konuşamama faslı sonrası “Garine, sen bir gelsen iyi olur, baban iyi değil, yine de sen bilirsin…” cümlesiyle başladı gidiş hikayesi babamın, canımın, ciğerimin… İlk teşekkür ona gelsin. Cenazelerimiz, hastane günlüklerimiz, helvalarımız, 40larımız bile çakıştı…

Hiç beklemedim, hemen gittim. Baktım günlerdir yanında bir sürü insan birikmiş, biri gitmeden öbürü gelmiş. Önce tanımadı sanmışlar, sonra sustu sanmışlar. Kanserden sanmışlar henüz biyopsi raporu bile çıkmadan, psikolojik sanmışlar, kızdı sanmışlar, küstü sanmışlar… Herşeyi sanmışlar ama hiçbir şeye kırılmamışlar, dökülmemişler, vazgeçmemişler umut etmekten, biz vazgeçmişken bile… Tam da burada başlıyor işte teşekkür faslı… Konuşma terapisti dostumuz her akşam çoluğunu çocuğunu bırakmış, ya da yanına almış gelmiş konuşturmaya babasını. Babacığım diye diye hem de. Vazgeçmedi son güne kadar da her gün, her an yanımızdaydı, gittikten sonra dahi hep yanındaydı, hep konuşturmaya çalıştı gittikten sonra dahi, onu da bizi de; acımıza merhem süre süre…

Sonra hastane faslı başladı… Surp Pırgiç hastanesinin başhekiminden hemşiresine, güvenlik görevlisinden doktoruna, nöroloğundan dermatoloğuna, radyolojistinden muhasebecisine, gelmeyen kalmadı yardıma, desteğe, her durumda, her şartta, her an. Hepsine teşekkür az kalır. Serumu takarken an be an rapor veren hemşire, “şeker yükselirse insülin veririz ne olacak ya hu…” diyen doktor, “burası sizin, istediğiniz an ne için olursa olsun, saat kaç olursa olsun arayın, ben jinekoloğum zaten telefonum o yüzden herdaim açık…” diyip o acı günlerde dahi bizi güldürebilen başhekim, acilde verilecek serumu, “orası soğuk olur, odaya yatıralım, rahat etsin adamcağız” diye 10 saniyede oda boşalttıran hekim, hastaneye gelen her uzmana durumu anlatıp raporları gösteren, bizimle o tanımadığımız meşhur profları tanıştıran hastane çalışanları, eksik kaldığımızda bizi tamamlayan çalışanlar, ailenin allak bullak olan fertlerini konunun dışında tutup, en güçlülerine durumu kibarca açıklayan nazik, düşünceli, kibar, konunun ehli olmadıklarını söyleyerek bizi diğer uzmanlara yönlendiren kocaman yürekli uzmanlar, gecenin bir yarısı mesajımı okuyup arayan, bir cümlemle saatler süren operasyonlarla meşgul meşhur kuzenini bir saat içinde beni randevuya çağırır kıvama getiren çocukluk arkadaşım, normal şartlar altında haftalar sonrasına randevu veren uzmanları aynı gün içinde görmemi sağlayan tanıdıklar, aynı dertten muzdarip olup malum son hakkında tek kelam etmeden bizi sona hazırlamaya çalışan dostlar, durumu öğrenip geçmiş olsun demeden “sana güç kuvvet diliyorum” diyen psikiatrım, zar zor randevu alıp akşamın bir vakti daha durumu bile öğrenmeden “geçmiş olsun”la beni karşılayıp gözyaşlarımı karşısında zor tuttuğum, ama adını unuttuğum meşhur prof dr onkolog, her doktor çıkışı dağıldığımda yanımda olan dostlar, beni kapı kapı, hastane hastane, doktor doktor gezdiren, girdiğim her mekanda 10 dakika sonra telefon edip “bir şeye ihtiyacınız var mı?” diye soran şoför arkadaş, telefonda anıra anıra ağladığımı duyup çoluk çocuk ziyaretime gelen can dostum, günde en az 30 kez inip çıkmaktan ayaklarımda derman kalmadığı an çökekaldığım o lanet hastane merdivenlerinde beni görüp “İyi misiniz? Bir şeye ihtiyacınız var mı?” diye soran çalışanlar, misafirler, sigara içmenin yasak olduğu kafeterya önünde duble çayımın yanında plastik bardakta su getirip küllük niyetine kullandıran, “aslında yasak ama güvenlik bir şey derse bilmiyordum dersiniz” diye de yasak delecek yolu gösteren kafeterya sahibi…

Bir nefeslenme vakti müsaadenizle… Malum, tüm bunları yaşamak çok ağırdı, o an o ağırlığı hissedemesek de, sonradan çöktü üstümüze. Ve her andığımızda da ivmesi artarak üstümüze üstümüze süren bir motor gibi acımız duble yapmakta… Evet, herşey yaşandı bitti ama henüz çok taze olduğundan mı, çok ani, çok çabuk, çok serii yaşandığından mı bilemiyorum ama sanki hala o hastanedeyiz, sanki hala o serumlar takılıp çıkarılacak…

Ziyaretçiler… Bildiğiniz akın oldu hastaneye. Telefonlara zaten yetişmek mümkün olmuyordu. Açtığımızda ağır sesler, ağlamaklı nefesler karşılıyordu bizi, derin bir metanetle olduğu her kelamından belli cümlelerle bizi teselli etmeye çalışıyorlardı. Konuşmanın sonunda biz onları teselli eder hale geliveriyorduk bazen de. Gelenlerden kimi bizi eğlendirdi, kimini biz, kimini de peder eğlendirdi. Her sigara molasından döndüğümde kelimeleri ağzından çıkarırken ne kadar zorlandığını bile bile üşenmeden aynı şeyleri söylüyordu peder “yine leş gibi kokuyorsun”. O sigara molalarının haddi hesabı olmadı ve çektiğim her nefeste nefesim daha da kesildi malum sonu düşündükçe. İşte bu haldeyken biz, bizi bir an bile acımızla başbaşa bırakıp koyvermemize izin vermeyen ziyaretçiler, nasıl destek, nasıl güç, nasıl moral kaynağı oldu bize anlatabilmem mümkün değil.

Sonra malum son… Son anında bile yalnız bırakmak istemeyen sevenleri… Ne kadar çokmuş… Kiliselere sığamadık. Ben görmedim, görebilecek halde değildim zaten. Hatırladıklarım, öncesinde yanımıza gelebilenler. Mesela, elektrikler gittiğinde yanına gitmek için ayaklandığımda nasıl o kadar hızlı olduğunu anlayamadığım şekilde benden önce kilisenin bahçesinde bulduklarım. Günlerdir “yıkamaya girme lütfen, bırak insanlar işlerini yapsınlar” diyerek beynimi yıkayanların sözünü yine de dinlememeye kararlı halde gittiğim kilisede beni yıkamaya elbette ki sokmadılar. O halde bile dağıldığımda yanımda olanlar, dedim ya onlar kendilerini bilir. Organizatörler, cenaze kalkmadan gecenin 3üne kadar kokart, ilan vs hazırlamaya yardımcı olan grafiker ağparig, gecenin 12sinde “tamam pötibörlerle kahveyi de hallettik, kaç kilo helva yaptırayım?” diye arayan organizatör ağparig, kilisede pederi huşu içerisinde uyurken gördüğümde ama o buz gibi soğuğunu hissettiğimde dağıldığımda koluma girip beni dışarı çıkaran, bana su veren (hayır, quasimodo geyiği yapmayacağım, “bana su verdiiiii”) kuyrig, “ağla, bırak kendini” diye telkine çalışan ama başarılı olamayanlar, sigara içmeye çıktığımda ağlamaklı halde Kemal Kılıçdaroğlu çelengini gördüğümde kıkırdamaya başlamamda, “birazdan Devlet Bahçeli gelip beni öpecek lan… bu ne????” dememe gülebilen, manik depresif halimin kikirdek halimi anlayışla karşılayan, acıma ortak olan kolumdaki dost, cenaze çıkışı merhumu alıp giden, Agos önündeki töreni organize edenler, tören sırasında göremediğim o şahane afişi hazırlayan, o fotoğrafı çeken, afişi görmememe benimle üzülüp cenaze akşamı beni tekrar Agos’un önüne götüren ablalarım, dönüşte beni yarım saat konuşturup farkında olmadan bir şekilde beni ferahlatan, benden kısa bir süre önce babasını kaybetmiş arkadaş, helvasında, erkek fatmalığından utanmadan kahve servisi yapan arkadaş, dakika oturmadan salonda döneleyen kızlar….

Evet unuttuklarım çok farkındayım… Daha bunun sonrası da var. Biz “torunlarını da görsün” diye uçak bileti aldığımızda çok geç kalacağımızı bilemiyorduk, ama o biliyordu. Biz torunlarını getirdiğimizde o çoktan gitmişti zaten. Ne yapacağımızı bilemez halde günü yaşamaya çalıştık işte. Yine gelen gidenimiz çoktu da rahattık. Güvenli ellerde, sağlam kollardaydık. Doğum gününde çok sevdiği Hayasdan konyağını yudumladıkça “bunlar daha iyi günleriniz, gelen giden azalınca anlamaya başlarsınız asıl o boşluğu” diye dökülen, yayamdan sonra pederi de son yolculuğuna hazırlayan aile dostumuz doktor dayday, yine doğum gününde “geç” kaldığımızı farkettiğimizde yanımızda olan arkadaş… Sen değildin geç kalan, bizdik inan… Khtum günü o akşam yemeğinde her lokma bizimle beraber boğazına dizilen masa dostlarımız… Zadig günü ve daha önceki geliş gidişlerimde, cengaverliğime güvenip “ben atlar gelirim” dememi dinlemeyip beni havaalanından alan, havaalanına götüren can dostları, ve hatta buna kalkışan diğer can dostları…. Hiçbir şey konuşulmadan (hala) siyah giyen sevenleri varmış pederin… Hepiniz ayrı ayrı can’sınız, canımız’sınız…

Ölüm haberini televizyonda görüp “ya amca gazeteci miydi, çok üzüldüm görünce dün” diyen köşedeki manav… Manavdan aldığım pırasaları pişirirken yakmamla, pilavın bile dibini tutturmamış uzman mutfak robotu olarak, o beğenmediğimiz “cenaze evine getirilen tencere tencere yemek” adetinin ne kadar önemli olduğunu öğrenmemi sağlayan salaklığım, en çok sana teşekkürler!

Ölümün acı soğuğunun, kemiklerini bile bulamadığı canlarının uzaklığından daha acı olmadığını anlamak için gittiğim Cumartesi insanları; babamla hala ettiğim kavgayı kardeşiyle ettiği kavgaya benzeten, “ecelli ölüm olsun” diye teselli bulmamı sağlayan güzel ablam; sessiz sedasız içki masalarında suratsız hallerimi çeken, güldürmeye çalışırken cıvıklaşmayan, kimi zaman ağlatan kimi zaman güldüren masa dostlarım; beni içmeye götürmeyen arkadaşlarım; içmeye götürüp “yolluk”larına ortak olduğum dostlar; sebepsiz(!) yere tansiyonum fırladığında yanımda olan “sık sık nereye kadar?” diyerek dağılmama yardımcı olan uğursuz (yok, özünde seviyorum kendisini, rüyamda görmeyi sevmiyorum sadece) ; oradan çıkıp oğlanın gönlü hoş olsun diye bindiğim denizotobüsü inişi beni yürütmeyen, akşamına yaren olan dostlarım; yanımda olamasalar da varlıklarını her an hissettiklerim; yanımda olabilen 20küsür yıldır göremediğim çocukluk arkadaşlarım, lise arkadaşlarım, facebook arkadaşlarım, abuk subuk sebeplerle görüşmediğim eski dostlar, öğretmenlerim, tanıdıklarım, tanımadıklarım, beni tanımayanlar…

Uzatmayacağım(!) hepiniz iyi ki vardınız ve varsınız… Ölüm acısını paylaşarak hafiflettiğiniz, acıyı gözüme gözüme sokup ara ara kopmamı sağladığınız, benim olamasa da sevdiklerimin yanında olduğunuz için sağ olun, var olun…

Baron Seropyan: Kayaç, sahre, külte

koptas

Garip belki, ama sevdiğim insanların ölümünün ardından yazmayı seviyorum. Vakit geçip de onları özledikçe yazdığımı döne döne okumayı, okudukça hüzünlenmeyi, belki iki damla gözyaşı dökmeyi. Bir tür halleşme, helalleşme, bir vedalaşma ritüeli, bir son dua niyetine…

Ama bir gün benzer bir yazıyı Baron Seropyan için yazacağım hiç aklıma gelmemişti. Söz konusu olan, benden 42 yaş, ta 1987’de ölmüş rahmetli babamdan bile üç yaş büyük, tam 80 yaşında bir koca adam olduğuna göre, bu ölümün beklenmedik olmasını, zamana ve şartlara değil, bizzat ölenin kendisine, yani Sarkis Seropyan’a bağlamak gerek.

O, sahiden de, hiç ölmeyecek, hep sağlam bir kaya gibi ölçülü, ağır, öylece, olduğu gibi olacak; olayların ve hayatın içinde, yanında, kenarında, izleyici, kaydedici, anlatıcı olarak bulunacak gibiydi. Bizler yaşlanacak, kocayacak, belki ölecektik, ama o hep orada olacaktı. Agos’ta, sevdiği işin başında…

Ne tatlı, ne büyük yanılsama!

Neydi bu tatlı ve büyük yanılsamanın hikmeti? Baron Seropyan olmanın hikmeti neydi?

Cumartesi akşamı Karin’den, “Baron Seropyan’ı kaybettik Roberim” mesajı geldiğinden bu yana zihnimde dönüp duran kelimeyle söylersek, onun bir ‘kayaç’ olmasıydı. Aklıma düştüğünde, kelimenin anlamını tam da bilmiyordum. Sözlüklere baktım, “çeşitli minerallerin veya mineral ve taş parçacıklarının bir araya gelmesinden ya da bir mineralin çok sayıda birikmesinden meydana gelen katı birikinti” anlamına geliyormuş. Eski Türkçede ‘sahre’, yeni Türkçede ‘külte’. Sözlükler şöyle devam ediyor: “Kayaçlar, oluşumları sırasındaki doğal ortamı yansıtan bir çeşit belgedir. Yer kabuğunun jeolojik gelişmesinin izleri kayaçlar üzerinde işlenmiştir. Bu nedenle onlar, Yer tarihinin doğal belgeleri sayılır.”

İşte, Baron Seropyan, bizim için tam da buydu: Tarihimizin doğal, yaşayan, nefes alan belgesi. O tarihin bütün izlerini âdeta bedeninde toplamıştı. Taş taş, kaya kaya, katman katman bir araya gelmiş; başkalaşmış, olduğu, gözümüzün önündeki şey olmuştu. Sözlük, “katı birikinti” diyor kayaç için. O da katıydı pek çok yanıyla. Onun nemrutluğu, onun tersliği, onun korkutuculuğu, onun –Sarkis Varbed’in, yani Sarkis Çerkezoğlu’nun deyişiyle– bir “oturan boğa” olması, bir kayaç olmasından ileri geliyordu işte. Nemruttu, tersti, korkutucuydu, oturan boğaydı… Bu tarihle, bu coğrafyayla, bu hikâyelerle, başka türlü olabilir miydi ki? Kocaman kafası, kaba burnu, iriyarı vücudu, her bir tarafından fışkıran, ağarmaya âdeta direnen kıllarla o, Anadolu yer kabuğunun jeolojik gelişiminin izlerini bedenine nakşetmiş bir dağ, bir kayalar yığını, bir kayaç değil miydi? Eski kiliselerle, harabelerle, taşlarla bu kadar haşır neşir olması boşuna mıydı? Kan ‘çekiyordu’ işte düpedüz.

Böyle insanlar var. Canı kadar sevdiği Hrant Dink de onlardandı. Yaşadıkları memleketin bütün hikâyelerini, bütün dertlerini, bütün yaralarını benliklerinde toplayan; onları midelerinde taş misali taşıyan; o taşı biraz sindiren, biraz sindiremeyen; sindirdiklerini ve sindiremediklerini beyin ve kalp arasında başkalarının vâkıf olmadığı bir işlemden geçirip bir hal, bir duruş, bir söz haline çeviren ve zamanlarla insanlar, coğrafyalarla insanlar, insanlarla insanlar arasında tercüman, köprü, yol olan insanlar… Galiba biraz geç fark ettik, ama işte Baron Seropyan o insanlardandı.

Dolapdere’de soğutmacı esnaflığı yaparkenki hali nasıldı bilemem. Ama son 20 senesinde, yolu Agos’la kesiştiğinden sonra mutlu yaşadığına, mutlu olduğuna, kimi zaman uzaktan, kimi zaman yakından şahidim. Baron Seropyan, Agos’la ucundan kıyısından temas eden herkes için, bu memleketin tarihiyle, bu memleketin coğrafyasıyla, bu memleketin hikâyeleriyle dolu, koca bir hazine sandığı oldu. Çalışma gücünü, 1915’te katledilen Ermenilerin acı hatırasından, ailesinin daha çocuk yaşta defalarca dinlediği ölüm yolculuğu hatıralarından aldı. Ölen canları geri getiremezdi; ancak onlardan geriye kalanları zihnine kazıyabilir, onları belleğinde yaşatabilir, nelerin yok olduğunu yeni kuşaklara aktarabilir, geride kalan her neyse korunmasına katkıda bulunabilirdi. Harf, yazı, şiir, şarkı, söz, kilise, manastır, mektep, köy, kıyafet, sofra, zanaat… Hepsi, hepsiyle… Bu yüzden, hayata dair her şeyle ilgilendi, otuz iki kısım tekmili birden. Okudu, yazdı, anlattı. Bunları yapmaktan hiç geri durmadı.

Baron Seropyan’ın şu dünyada dayanamadığı bir şey varsa, o da herhalde, dille, mimariyle, tarihle, özünde kültürle ilgili bir şeylerin unutturulmaya, tarihten silinmeye, yok edilmeye çalışılmasıydı. Felaket’in devamında gelen inkârın sistematik mekanizmalarından birinin tarihi Ermeni yapılarının yok edilmesi veya yok oluşa terk edilmesi olduğunu erken bir zamanda görmüş, bunun tanıklığını ve vakanüvisliğini yapmayı, kaydını tutmayı, yapabiliyorsa bu süreci durdurmayı hayatının en önemli amacı bellemişti. İşte Agos, bu amaca daha fazla hizmet edebileceği mecra olduğu için onun hayatına sunulmuş bir armağan, bir mucizeydi. Kendisi de, çalışkanlığı, birikimi, öğrenmeye ve anlatmaya olan açlığıyla Agos ve Agos’takiler için bir armağan, bir hazine oldu.

Baron Seropyan demek, aynı zamanda dürüst ve onurlu küçük insanlara duyulan katıksız sevgi de demekti. Emekçilere, kol gücüyle çalışana, zanaatkâra, sanatkâra, köylüye, öğretmene, çulsuz yazara ve emeğine duyulan saygı. Baron Seropyan’da türlü sevgiler eninde sonunda memleket ve insan sevgisine tercüme edildiğinden, bu sevgi de, Anadolu coğrafyasına duyulan sevgiyle karıştı, bir başka harman oldu. Ailesi Gümüşhane ve İstanbullu olduğu halde özellikle Kürt-Ermeni coğrafyasına, Sason’a, Diyarbakır’a, Van’a, Palu ve Harput’a, Dersim’e Sivas’a, Erzurum ve Erzincan’a, Bitlis ve Muş’a duyduğu sevgi, buraların insanlarına duyduğu sevgiyle iç içe geçti. O, herkesin hemşerisi, heryerin yerlisiydi.

1960’lı yıllarda, Sason’dan ve diğer doğu bölgelerinden, yok olmasınlar, Ermeniliklerini tümden unutmasınlar diye İstanbul’a getirilen köylülere yardım etmek amacıyla kurulan Kağtaganats Hantznajoğov’da (Muhacirler Komisyonu) canla başla çalışmış, Anadolu insanının acısını, kederini kendi gözleriyle görmüş, Raffi’lerin, Khırimyan Hayrig’lerin, Sırvantzdiyants’ların, Mıntzuri’lerin, Hamasdeğ’lerin yılmaz öğrencisi ve hayranı olarak, toprağı ve insanı sevmenin yolunun, onları tanımaktan değil, onlarla hemhal, onlarla hemdert, onlarla hemavaz olmaktan geçtiğine inanmıştı. Onun, küçük insanlara duyduğu bu sevgi ve hürmeti bir hayat yolu olarak benimsemiş olmasında, özellikle İstanbullu üst sınıf Ermenilerin burnu havada burjuva tavırlarına duyduğu tepkinin etkisi büyüktü. Bu anlamda o, 19. yüzyılda başlayan Ermeni modernleşmesinin, Zartonk (Uyanış) evresinin bir devamıydı.

Tüm bunların toplamından ise, Baron Seropyan’ın asla sloganik olmayan, klişelere dayanmayan solculuğuna varırız. Agos’un önünde onu uğurlamak için düzenlenen küçük törende Pakrat Ahpayrig’in söylediği gibi ‘devrimci’ bir solculuk değildi onunki –çünkü o yeniyle değil, daha çok ‘muhafaza etmek’le ilgiliydi– ama yine de bir tür solculuktu ve Agos’un, karılmasına kendi göz nurunu da kattığı harcını oluşturan değerlerle de mükemmel bir ahenk içindeydi.

Yolu Agos ofisinden geçen her dinden, her milletten insana yardımcı olmaya çalışması, onların derdini kendi derdi sayması; taşradan şehre gelmiş Ermenilere duyduğu sevgi; son senelerinde, zorla Müslümanlaştırılmış Ermenilerin kimliklerini özgürce ifade edebilmeleri için gösterdiği yoğun çaba; Türkiye’nin geçmişle yüzleşmesi için yol açmaya çalışan Türk ve Kürt aydınlara ve onların yaptıkları işlere beslediği derin saygı, onun pirûpak insan hamurunun meyveleriydi.

Söylemeden geçersem içim rahat etmeyecek. Baron Seropyan dinlerle ‘pek’ barışık değildi. En hafif ifadeyle, “Dindar değildi” diyelim. Kilise’nin Ermeni kültürü için yaptıklarına çok değer vermekle birlikte, Ermeni kimliği ve mirasının Hıristiyanlık’tan önceki zamanlara uzandığını tekrar tekrar kanıtlamak ve etrafındakilere bıkmadan anlatmak, başlıca zevklerinden biriydi. Bu yüzden, eminim, kilisedeki o görkemli cenaze töreninde kendini biraz huzursuz hissetmiş, tepesindeki haça bakıp, o işaretin aslında Ermenilerin Hıristiyanlıktan önceki Pagan dönemlerinden beri kullandıkları bir simge olduğunu, kiliseyi dolduranlara anlatmayı, her şeyden çok istemiştir.

Yakından tanımazken biraz korkup çekindiğim, ama tanıdıkça sıcaklığı ve mütevazılığına içten bir sevgi duyduğum; gazetede çalışırken, Ermeni kültürü, dili, tarihiyle ilgili bir meselede tıkandığımızda hemen “Baron Seropyan’a sorduk mu?” diye gölgesine sığındığım bu güzel insanı çok özleyeceğim. Bu satırlara soluk bir gölgesini aksettirebildiğim canlı hatırası içimde hep yaşayacak.

Çok sevgili karısı, değerli Digin Manuşak’ın, evlatları Vağarşag ve Garine’nin şahsında tüm ailesinin, tüm sevenlerinin ve Agos’un başı sağ olsun.

 

Link: Rober Koptaş – AGOS

‘Beyaz atlı Surp Sarkis’

sarkisgüreh

13 Şubat 2004’te, dünya üzerindeki mevcudiyetimin 22. yılı da tamamlanmak üzereydi ve ben hâlâ adımın, yani Sarkis adının gerçekten ne ifade ettiğini tam olarak bilmiyordum. Bu benim için hayli büyük bir problemdi, keza girdiğim her ortamda, adımın anlamını sorup “Bir aziz işte” cevabından tatmin olmayanlara, kıt bilgilerimle açıklama yapmaya çalışmak gerçekten sıkıntı veriyordu bana.

O günkü Agos’un ikinci, sayfasında ‘Beyaz Atlı Surp Sarkis’ başlıklı kısa bir yazı yayımlandı. Yazı imzasızdı ancak üsluptan, yazanın Baron Seropyan’a ait olduğunu anlamıştım. Yazıda Surp Sarkis’le ilgili yöresel ve genel iki söylenceye yer verilmişti. Birinde yedi gün durmadan nasıl savaştığı, diğerinde Rum kızı atının arkasına alıp uçarak Masis’in tepesine nasıl konduğu anlatılmıştı. Yazının en sevdiğim kısmı, bu azizin halk arasında ‘kız kaçıran’ adıyla, “cins-i latife karşı nazik ve keyifçi” biri olarak anıldığını söylediği bölümdü.

Yazıda beni asıl etkileyen, bu günün aslında coğrafyadan doğduğunu gösteren ve farklı kültürlerde başka adlarla da kutlandığının bilgisine veren bölümdü. Meğer Kürtler de ‘Hıdır Nabi’ adıyla kutlarmış Surp Sarkis’i. O gün halk hiçbir iş görmezmiş, çünkü “Hıdır Nabi’nin üflediği tipi ve fırtına tarafından yok edileceğine inanırmış. Zira Masis Zirvesi’nin kar ve tipisi Surp Sarkis nefesiyle o günlerde her yanı dondurur ve illa ki kar yağdırır”mış.

İstanbul’da doğup büyüdüm ama ilk defa bu yazıyı okuyunca kendimi buralı hissetmiştim. Sanırım Baron Seropyan’ı özel kılan, Ermeni kimliğini sıkıcı ders kitap bilgilerinden ve sadece dinî öğretilerden çıkarıp bu kimliğin ne kadar zengin olduğunu göstermesinin yanında, köklerimizin bu topraklarla ne kadar derim ve bu topraklar üzerinde yaşayan halklarla ne kadar iç içe geçtiğini göstermesi oldu.

 

Link: Sarkis Güreh – AGOS

 

Agos’u bereketleyen cevher

lulu

Bazı insanların hep buralarda olacağını ihtiyacın olduğunda nerede bulacağını bildiğini düşünürsün Sarkis Seropyan da benim için onlardan biriydi… Hiç aklıma gelmezdi bir gün yok olacağı.

Kendisini  bizim Agos maceramızın ilk günlerinde tanımıştım. O zaman ben ne kadar gazeteciysem o da o kadar gazeteciydi. İlk başlarda Agos’a gelip bir şeyler yapıp giden çok olmuştu ama Sarkis için öyle olmadı… O  Agos’u o kadar çok sevdi ki, Agos ondaki cevheri su yüzüne çıkardı o da bu cevherle gerçek bir gazeteci olup  Agos’u bereketledi.

Dün kendisini seven yüzlerce kişi refakatinde son bir kez Agos’un önündeydi Sarkis, öteki tarafa uğurlanmadan önce . Acaba 19 sene evvel sessiz sedasız gelip yerleştiği ve onunla bütünleştiği Agos’un önünde böyle bir insan selinin kendisini uğurlayacağını tahmin edebilir miydi?

Gazetede giren çıkanın belli olmadığı, sürekli bir patırtının yayıldığı odanın bir köşesinde klavyesine Ermenice harfler yapıştırılmış eski model ufak bir bilgisayarın önünde konsantre olmuş sessiz sedasız devamlı bir şeyler yazardı. Çarşamba geceleri ise sabaha karşı Ermenice sayfaların sırası geldiğinde sayfa tasarımcı arkadaşımız Nuran’ın başına gider ayakta ekrana eğilmiş tashihleri yapar ve bir yandan da Nuran’ın “ Baron Seropyan burada ‘ıt’* var mı?” şeklindeki sorularına cevap vermeye çalışırdı.

Ermenice sayfaların dizilmesini beklediğimiz gecenin o geç saatlerinde muhabbet ederdik. Ana mevzumuz, o sene yeni keşfettiğim Kilikya bölgesini kaplayan Ermeni kaleleriydi. İlk Van seyahatimde tüm görmem gereken yerlerin isimlerini, oralara nasıl gidebileceğimi uzun uzun anlatmış ve not aldırmıştı bana…  Hıristiyan yortuların örtüştüğü pagan kutlamaları, Anahitleri, Zadig yumurtasının menşeini, Vartavarları, Navasart Oyunları’nın ve daha neler neleri ondan dinledim büyük bir zevkle. Daha sonra bütün bu bildiklerini ve daha fazlasını okuyucularına nakletti; o çok sevdiği Anadolu köşelerini meraklılarına adım adım gezdirme fırsatını da buldu.

Tek kelimeyle kendisine verilen her şeyi fazlasıyla bizlere aktardı.

Toprağın hafif olsun Baron Seropyan

* I harfinin Ermenice okunuşu olup satır sonlarına denk gelen kelimeleri bölmek üzere tireleme yapılırken kullanılır.

 

Link: Luiz Bakar – AGOS

Gugıl’ın fikir babası

ataoglu

Benim gibi onlarcasının ilk Ermeni arama motoru. Ondan önce Aşçıyan Sırpazan vardı, diasporanın muhtarı, efsanevi geziler düzenlerdi. DVD’lerini arayıp bulun, muhteşemdir. O gidince fanları Seropyan’ın peşine düştü, tut bizim varbedi tutabilirsen. Bizde ustalar pek çırak yetiştirmez, Seropyan burada da bozdu geleneği. Lora daha iyi bilir, o büyük elini bir soktu muydu kazana, siz deyin bin, ben diyeyim iki bin yıl öncesinden çıkarır, masanın ortasına vururdu Mher’i, Anahid’i, Vartan Mamigonyan’ı dolma parmaklarıyla. Los Armenos, Beyrut, Paris, Tuşba, Daron, Tiflis, Yerevan, Agos’taki o masaya sığardı. Agos’un kütüphanesi raflarda değil, işte o köşede, piposunun arkasında duruyordu.

Eylül 1996. Agos’un kapısından girdiğimde bir onu tanırdım, bir de Gobelyan ile Ayvaz’ı. Üç silahşörlere çırak oldum ben orda. Oğluyla sınıf arkadaşlığımız vardı Getronagan’da, o kanaldan başladı tanışıklık. Jamanak’ta kültür-sanat köşesi hazırlarken, 80’lerin sonunda, Yervant Gobelyan ustamla birlikte üçümüz aynı sayfayı paylaştık kısa bir süre. Gezi yazıları, Ermeni tarihi kaleme alıyordu. Oğlu Vağarşag Seropyan’ın elinden öpeceğiz, Jamanak’tan bu yana yazdığı o güzelim yazılar bir kitap olabilirse eğer. Agos’un ikinci yerinde, o meşhur çatı katında, Hrant’la aynı odayı paylaştıkları için ikide bir yanına gitmek, takip etmek zor oluyordu varbedi. Ama yaz aylarında, yurtdışından birileri gelip uzun sohbetlere daldıklarında, bir ara içeri “Sevannn” diye bağırıldığında tamam oluyordu her şey. Yolgeçen hanında üç kare toplu fotoğrafla Ermeni tarihine, müziğine, sohbetine doyuyorduk. Bulunmaz nimet, paha biçilmez servet. Hâlâ o servetten geçiniyorum.

Bilirler, ben Ayvaz’cıydım, ama gizli kahramanım Seropyan’dı. Özcan Alper’in filmi için bırakılan sakaldan önceki Seropyan ama… O tombul gıdısında saklıyordu her bildiğini. Hrant’ı katlettikleri binada kendi odası olunca, büsbütün abonesi olduk. Paylaşınca çoğalan her şeyin tonton yüzüydü Agos’ta.

Hele Agop Ayvaz’ın geldiği cuma günlerini hatırlasanıza… Tiyatro, sinema, edebiyat, dedikodu, bol kahkaha. Karakaşlı daha iyi hatırlayacaktır, sihirli üçgenin iç açılarının toplamı oluyorduk o gün. Hrant Seropyan’a takılıp onu kızdırır, Ayvaz iğneli espriyi gediğine kor, Gobelyan kulağı bizde, gözü masada işine devam eder, Sarkis Çerkezyan kaymağı olur ekmek kadayıfının.

İnternetsiz zamanların bilgi edinme kaynağı Seropyan’ın olmadığı, keyifsiz bir dünyayı okuyorsunuz yazılarda. Toprağa verdik, 40’ı da geçecek, yaz gelecek sonra, Kınalıada başlayacak. Çarşıya inmek için evinin önünden her geçişimde yukarı bakacağım. Önce Alik’e takılacak, sonra babamı soracak, ben de “Seropyan JR ne zaman geliyor?” diyeceğim. “Uğra zo, unuttun bizi!” deyişinin acısını kalbimden kimse koparamayacak.

Sarkis Seropyan, benim ustam, yeni odasına yerleşemeden, yanağını son kez öpemeden, “Yeter” dedi, dostlarının yanına taşındı. Aris Nalcı, Karin Karakaşlı, Leda Mermer, Sandy Zurikoğlu, Sarkis Güreh, Lora Baytar, Lüsyen Kopar, eskilerden yenilere evlatları, canları öksüz.

Burnuma masasından eksik olmayan ballı Blackwoods sigarasının kokusu geliyor. Diyorum ki, varbetler taşınınca, öbür dünyadaki Agos daha matrak olmaya başladı.

Bana, bize kattıkların için minnettarım Seropyan, desnvelu huysov.

 

Նվիրական հոգիդ անմահ,

միշտ թարմ ինչպէս պատմութեան.

Հնչե զուրնան, բրնէ պարը

՝Ահա կալիս է Սերոբեան:

Link: Sevan Ataoğlu – AGOS

Kaldığımız yerden devam ederiz

tanerakcam

Sarkis Abi de aramızdan ayrıldı. Adı Agos’la bütünleşmişti ve ben de birçok insan gibi onu zaten Agos kurulunca tanımıştım. Hrant tanıtmıştı. Hiç unutmadığım özelliği, güzel sohbetleriydi. Agos’a her uğradığımda çayını içer, sohbet ederdim. Hayran olunacak, derin bir kültürü vardı. Eskiden Osmanlı ordusunda alaylı-mektepli ayrımı vardı; Sarkis abi gerçek bir alaylıydı ve onlarca mektepliyi cebinden çıkaracak bir bilgi birikimine sahipti.

Akademik açıdan gelişmemde bana büyük katkıları oldu. Birçok Ermenice kaynağın varlığını ilk olarak ondan duydum. Bu Ermenice kaynakların çevirileri konusunda bana yardımcı oldu. Krieger’in Yozgat kitabını, Der-Zor ve Sivas hakkında Ermenice yayımlanmış son derece önemli kaynakları onun sayesinde tanıdım. Bu kitapların ya çevirilerini kendisi yaptı, ya da birilerine yaptırdı. “Bilgisayar kullanmıyorum Taner Bey, el yazımı da zor okursunuz” deyip, çeviri yapacak gençler bulurdu.

Onun çevirisini yaptığı-yaptırdığı bu kitaplardan bazılarını yayınevlerine verdim. Yayımlandılar galiba…

Sarkis Abi’min, bende, kalbimde çok özel bir yeri olacak. Sadece Agos’a ve İstanbul Ermeni kültür hayatına yaptığı katkılar nedeniyle değil, benim kişisel akademik seyahatime yaptığı katkılar nedeniyle de. Nur içinde yatsın, görürse Hrant’a mahsus selamlarımı da iletsin; bir de uygun bir yer ayırmayı unutmasın, nasılsa biz de bir gün yanlarına geleceğiz! Sohbete orada, kaldığımız yerden devam ederiz!

 

Link: Taner Akçam – AGOS

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑