Ara

Sarkis Seropyan

Sarkis Seropyan'ın Ardından

Etiket

seropyan

Dört yıllık yokluğunun ardından

Agos’un kurucularından Sarkis Seropyan’ı bundan tam dört yıl önce, 28 Mart 2015’te kaybetmiştik. Onunla uzun yıllar dirsek dirseğe çalışan Pakrat Estukyan dört yıl sonra Baron Sarkis’in hala zihnimize ve hatırlarımıza vuran ışığını yazdı.

Efsaneler çoğu kez sınırları aşar. Komşu coğrafyalara kadar yayılır, farklı kültürlerde farklı anlatılarla yüzyıllar boyunca sürer. Ancak, her efsane böyle değildir. Kimi efsaneler kendi yakın çevrelerinde sınırlı olsa da bir anlamda ölümsüzlük kazanırlar. Bizim de Agos ailesi olarak kendi efsanemiz var. Adına Sarkis Seropyan dediğimiz, varlığını, soluğunu ölümünden sonra da yanı başında hissettiğimiz bir efsane.

Sarkis Seropyan efsanesi bu gazetenin kuruluş harcında şekil aldı ve ölümünden sonra da varlığını sürdürüyor. O bizim masal anlatıcımızdı. Kendine özgü bir anlatma yöntemiydi bu. Yılların birikimiyle oluşmuş bir bilgenin edasıyla ve masal tadında konuşurdu. Bu anlatılar en çok da kişisel ve aile geçmişini araştırmak üzere Agos’un kapısını çalanları etkilerdi. Seropyan, büyük bir sabırla konuğu ile tanışır, iz sürme meselesine öncelikle memleketini tanımlamakla başlardı. Konuğunun kapıdan girmesinden beş dakika sonra Seropyan’ın masasında kocaman haritalar açılır, kalın ciltler raflardan iner ve ziyaretçisini de hayretlere düşürecek bir yığın bilgi ortaya saçılırdı. Genellikle yer adları Türkçeleştirilmiş, eski isimlerse telaffuz kırılmaları sonucu anlaşılmaz hale gelmiş olurlardı. Seropyan, bir etimoloji laboratuvarı gibi çalışır, olası değişimleri öngörür ve sonunda aradığı hedefe de ulaşırdı. 

Seropyan’ın yokluğunda en çok hasret kaldığımız bu yaşanmışlıklar oluyor. Artık bu tür sorulara cevap verecek donanıma sahip kimse kalmadı gazetede. Ve yazının tam da bu noktasında kapıdan haber geliyor ‘Bir ziyaretçi var, görüşmek istiyor. Müsait misiniz?’ Bu soruya asla hayır demediğimiz için ‘Gelsin bakalım ne anlatacakmış?’ diyor ve klavyeyi öteye itiyoruz. Gelen tanıdık bir sima, Bedestan müziğin kurucusu Bülent Çatalkaya. Çantasından bir afiş çıkarıyor ve ‘Sizi konserimize davet etmeye geldim’ diyor. Afişin orta yerinde bir şahmeran figürü, onun üzerinde ise bir Zümrüdüanka. Afişteki ‘Dew Du Şar’ sözünü açıklıyor önce, 12 yazma. ’12 yazma 12 kadın anlamına geliyor’ diye açıklıyor Bülent, ardından da ikinci ifade ‘Heft Mesel’ yani yedi masal. 

Biz tam da Sarkis Seropyan’ın ruhunun, soluğunun bu odalarda dolaştığını yazıyorken, Bülent Çatalkaya’nın afişi o soluğun canlanmasına yol açıyor. Saniyeler içerisinde sevgili Metin ve Kemal Kahraman birkaç yıl önce çıkardıkları ‘Şahmeran’ albümü geliyor gözümüzün önüne. Oradaki ezgiler takılıyor kulağımıza. ‘Yazmanın simgesel bir anlamı var bilirsin’ diyor Bülent ve sonra aşiret kavgalarında savaşın kadınların yazmalarını yere atmalarıyla kavganın son bulduğunu anlatıyor. Kadınlar, bugünde savaşın acımasız olduğu anlarda ortaya atılıp yazmalarını, askerlerin, özel harekâtçıların, JÖH’lerin, PÖH’lerin ayaklarının altına atıyor, ama onlar bunun anlamını bilemiyorlar. 

Hatıralar üşüşüyor beynimize. O hatıralar bizi Munzur’un kıyılarına, Dersim’in yamaçlarına götürüyor. Ovacık gözelerinden Anahid’in süt pınarları fışkırıyor. Kayalardan çıkarken debisi o kadar yüksek ki köpürerek süt renginde akıyor sular. Ancak aşağıda göllendiğinde fark ediyoruz suyun saydamlığını. Anılar acılarla yüklü bu coğrafyada… 1938’in cinayetleri, sürgünleri, Dersim’in kayıp kızları ve umudumuzu bağladığımız Hızır… Hıristiyan Ermeni mitolojisinde Surp Sarkis deyip uğruna üç gün oruç tuttuğumuz. Hıdır anlatısı da zengindir Dersim dağlarında. Surp Garabet’tir Hıdır diye anlattığımız. 

Baron Seropyan, tüm bu hikâyelerin en güzel anlatıcısı olarak geçti aramızdan. “Bize yokluğu kaldı” demeye dilim varmıyor. Bülent Çatalkaya’ya teşekkür ediyorum ziyareti için. ‘Fırsat buldukça gel’ diyorum. Biliyorum, onun veya Ferzan’ın, Ersoy’un, Hikmet’in, Mahir’in ve daha nicelerinin her gelişlerinde, Agos’un kapısından her girişlerinde Sarkis Seropyan hep burada olacak.

Kaynak: https://www.agos.com.tr/tr/haber/dort-yillik-yoklugunun-ardindan-22242

Şubat dışarı, Nisan içeri

SARKİS SEROPYAN

Bu yazıda, ‘Kız Kaçıran Aziz’le başlayan Şubat ayı kutlamalarına değineceğiz.

İsim kutlamaları konusuna girmeden önce, Sasunlu dostumuz Besse Kabak’ın, atalarımızın, diğer aylardan kısa olması nedeniyle Şubat’ı (Sasun Ermenicesiyle ‘Şıvad’) uğursuz saymasına ve bu uğursuzluğun evlere girmesini engellemek için aldığı tedbirlere dair bir notunu alıntılayalım.

Foto: Berge Arabian

Korkulara karşı bir kalkan: Haç

“Sasunlu Ermeniler, uğursuz Şıvad’dan korunmak için bazı önlemler alırlardı. Bunlardan ilki, Ocak ayının son günü, gılgıl (bir darı cinsi) koçanlarından yaptıkları haçları, kapı, pencere ve zemin girişlerine asmak, böylece Şıvad’ın eve girişini önlemekti.

Korunmanın ikinci önemli kuralı ise, Surp Sarkis orucunu tutmaktı. Halkın Surp Sarkis’e mal ettiği bu oruç, Hıristiyanlığı kabul eden Ermenilerin tuttuğu ilk oruç olduğundan ‘Araçavorats Bahk’ adını almıştır. Ancak Ermeni Kilisesi’nin takviminde 18 Ocak – 23 Şubat tarihleri arasında gidip gelebilen bu oruç, hemen ardından gelen Surp Sarkis yortusuna bağlanmış ve bu azizin yortusu olarak bellenmiş halk arasında. Üçüncü bir ritüel daha vardır: Yaşadıkları mekânlardan kötülükleri uzak tutmak için, temiz kalpli, günahsız çocukların ellerine tencereler, tavalar verirler; çocuklar da bir yandan bunlara vurur, bir yandan da ‘Şıvad turs, Adar ners’ (Şubat dışarı, Nisan içeri) sözlerini tekrarlarlardı.” 

Sahag’lar ve Bartev’ler

Ermeni Alfabesi’nin mucidi Aziz Mesrob Maşdotz’un en büyük destekçisi ve hamisi 5. yüzyıl ortalarında Gatoğigosluk makamının sahibi olan Sahag Bartev, yani Pert asıllı İsahag’dı. Bu azizin ismi ve soyisminin kutlamaları, Surp Sarkis’ten bir hafta sonraki Pazar günü yapılır. Aslında eski takvimde, akşam ibadetinden sonra gün bitmiş sayıldığından, Cumartesi gecesi Pazar’a giriş sayılır; Bartev’lerin ve Sahag’ların isimleri Cumartesi günü kutlanır.

Perslerle 451 yılında yapılan savaşın arifesinde şehit edilen din adamları (Ğevontyan şehitleri), Vartanyan şehitlerinden üç gün önce, halk deyimiyle ‘Papaz Bayramı’nda anılır. 

14 Şubat’ta Dearnıntaraç

40 günlük İsa Mesih’in mabede götürülmesini simgeleyen ve halk arasında ‘Derındas’ adı da verilen Dearnıntaraç yortusu ise Sevgililer Günü ile örtüşür. Her yıl 14 Şubat’ta kutlanan bu yortunun Mezopotamya, İran ve Güneydoğu Anadolu’nun ateşperest kadim halklarının, Ateş Tanrısı Mihr’e sunduğu, günümüzde Newroz ile birebir örtüşen bir bayram olduğu söylenebilir. Kilise bahçelerinde (Ermenistan’da bahçeler ve avlularda) yakılan ateşlerin üzerinden atlayan gençler niyetlerinin gerçekleşeceğine, yaşlı kadınlar ise kötülüklerin ateşte yanacağına inanırlar. Ermenistan dışında, kilisedeki kandilden yaktığı mumu evine kadar taşıyan ve Hıristiyanlık nurunu evlerine götürdüklerine inanan yaşlı kadınlar, farkında olmadan, ateşperestlik geleneğini sürdürürler.

Ve Vartan’lar…

Ve lakin, hüzünsüz mutluluk olmaz. Coşkulu Paregentan (Karnaval) eğlenceleri öncesindeki Perşembe sabahı, ölülerin ruhları için mezarlık ziyareti yapılır. ‘Aykutz’ adı verilen ayin unutulmaya başlamış, eski bir gelenektir.

Vartanyanların, Aras Nehri’nin kıyısındaki Avarayr’da güçlü Pers ordusuna yenildiği meydan muharebesinin yıldönümü sayılan Vartanants’ta, Vartan’ların, Vahan’ların, Mihran’ların ve özel bir anma günü olmayanların isim günü kutlanır.

Kaynak: https://www.agos.com.tr/tr/haber/subat-disari-nisan-iceri-20219

Surp Sarkis

Garine B. Seropyan – 31.01.2026

 

Foto: Berge Arabian

Haydi eski İstanbul’un eski taş sokaklarına, Surp Sarkis gecesinin tuzlu çörek kokusuna, Sarkis Seropyan’ın hafif muzip, hafif hüzünlü anlatılarına götüren bir hikayeye, kimbilir belki bir yaşanmışlığa belki de bir masala gidelim. Ve fakat ne yazık ki biz bu anlatının gerçek mi, efsane mi, hayal mi, rüya mı yoksa bir anı mı olduğunu artık kendisine soramayacağız.

Hazırsanız başlıyoruz.

Beyaz Atın Nalları: Surp Sarkis Gecesinin Uzun Hikâyesi

Sarkis Seropyan’ın, yani Baron’un anlattığı Surp Sarkis geceleri, bugünün İstanbul’unda pek bulunmayan bir şeydi.  

Hani sokakların daha dar, insanların daha yakın olduğu zamanlar…  

Komşunun kapısını çalmadan içeri girdiğin, kapı tokmağının bile seni tanıdığı günler.

O günlerde Surp Sarkis gecesi yaklaşınca mahallede bir telaş başlardı.  

Genç kızlar tuzlu çörek hazırlamak için mutfağa kapanır, anneler “Kızım o kadar tuz koyma, sabaha kadar susuzluktan öleceksin” diye söylenir, kızlar da “Anne, rüyama gelmezse ne olacak?” diye karşılık verirdi.

Baron ise her zamanki gibi kahvesini yudumlar, piposunu tüttürür:

“Bizim zamanımızda çörekler o kadar tuzluydu ki, rüyana kimse gelmezse sabaha kadar dilin damağına yapışırdı” derdi.  

Mahallede kimse onun bu abartılarına şaşırmazdı; çünkü herkes bilirdi ki Baron’un her hikâyesi biraz gerçek, biraz masaldı.

 

Beyaz Atın Gecesi

Baron’a göre Surp Sarkis, o gece beyaz atına biner, evlerin damlarından, sokak aralarından, hatta bazen insanların rüyalarından geçermiş.  

Atın nalları öyle hafif vururmuş ki yere, sadece kalbi temiz olanlar duyarmış o sesi.

“Ben bir kere duydum,” derdi Baron,  

“ama o zaman da sandım ki komşunun kedisi damda kavga ediyor.”

Mahallede herkes bu hikâyeye gülerdi.  

Ama yine de gece yarısı bir kapı gıcırdasa, bir pencere hafifçe titrese, herkes birbirine bakar,  

“Surp Sarkis geçti galiba” diye fısıldardı.

 

Rüyaların Hesabı

Sabah olduğunda mahallede bir sorgu odası kurulurdu adeta.  

Genç kızlar birbirine yaklaşır,  

“Sen kimi gördün?”  

“Su içmeden dayanabildin mi?”  

“Çörek çok mu tuzluydu?”  

diye sorular yağardı.

Bir keresinde Mariam, rüyasında komşunun eşeğini görmüş.  

Bütün mahalle kahkahaya boğulmuştu.  

Baron Seropyan da gülmekten gözünden yaş gelerek,  

“Demek ki Surp Sarkis’in atı o gece izinliymiş, yerine eşeği göndermiş” demişti.

 

Mahallenin Sessiz Mucizesi

Ama işin en güzel yanı şuydu:  

Surp Sarkis gecesi, herkesin kalbini biraz yumuşatırdı.  

Küsler barışır, komşular birbirine çörek götürür, çocuklar kapı kapı dolaşıp hikâyeler toplardı.

Tam da Baron’un dediği gibi:

“Surp Sarkis’in mucizesi rüyada değil, insanın kendi kalbini duymasındadır. Beyaz at sadece hatırlatır.”

 

Ve Sonunda…

Gün biter, çörekler yenir, rüyalar anlatılır, ama Surp Sarkis’in beyaz atının sesi, mahallenin hafızasında hep kalırdı.

Sarkis Usta her yıl aynı yerde, aynı pipoyla oturur, camdan dışarıya doğru bakar ve şöyle derdi:

“Beyaz at hâlâ geçiyor buralardan. Ama artık kimse dinlemiyor. Sen kulak verirsen, belki bu gece duyarsın.”

 

Yerken Anmak, Pişirirken Anmak

“Gözlerinde sevgiyi hep görürdüm ama iyi bir şey yaptığımda, gözlerinde gördüğüm gururu anlatmaya kalemim yetmez. Artık onu gururlandırmayacaksa, iyi bir şey yapmamın ne önemi var ki…”
(Levon Bağış)

13087634_10153783637963019_6570849522549134288_n

Hayır, mızıldamayacağım. Üç beş bir şeyler yaptım da mutfakta hamarat hamarat üzerinize afiyet, her kızarttığım biberde, her ezdiğim sarımsakta, her kaşıkladığım çoban salatasında bir anasım geldi, bir sesi geldi ki kulağıma sormayın gitsin. Okumaya devam et “Yerken Anmak, Pişirirken Anmak” →

Babalar Günü (2016)

Geçen çupra aldım. Demin de fırına attım. İçine domates, soğan, sarımsak, limon dilimleri sokuşturdum. Hem içini hem de dışını baharatladım. Hayatın tadı tuzu yokken yemek de tuzsuz olmasın diye sadece. Atla da deve değil, tuz, biber, balık baharatı alt tarafı. Küçük patatesleri de yıkadım, kabuklarıyla baharatlayıp onu da attım fırına. Şimdi pişer, yanında da bir salata, öğlen yemeği hazır. Bir de fotosunu çekip paylaştım mı bir beğeni, bir iltifat, gani gani. Ha onlara aldırdığımdan ya da aldırmadığımdan değil ama, iltifatlar geldikçe ben de bi bok yaptığımı sanıp şişiyorum ya, görsen, “Ulan görgüsüz, kime çektin bilmiyorum ki, hastanede mi karıştın? Her boku facebooka koyma diyoruz sana…” diye başlardın kalaylamaya. Dinler miyim hiç? İnadına! Hem sen beni dinledin mi? 1 hafta dayan çocukları getiricem dedim, çektin gittin, ben artık seni dinler miyim? Ayrıca bu burun ve alt dudakla hastanede karışmış olma şansım da sıfır sayende. Lan babadan kızına miras burun, daha ne ister insan?!!! Okumaya devam et “Babalar Günü (2016)” →

Can Gülüm

Ölümünden tam olarak 1 yıl, 1 ay, 1 hafta sonraya denk gelen Hampartsum’da da O’nu, kendi sesiyle olamasa da, yazılarıyla, yokluğunda, hasretle anıyoruz.

İsa’nın göğe yükselişinin yortusu Hampartsum: Can Gülüm

 

SEROPYAN_BERGEFotoğraf: Berge Arabian / AGOS

Hampartsum Yayla – Anuş’tan

Paskalya’nın, yani Surp Zadig’in 40. günü Kristos’un Göğe Yükseliş yortusudur. Perşembeyi izleyen pazar gününe kadar kutlanan bu yortu, geçmişte Vicag (niyet) ya da Can Gülüm adlarıyla bilinip yöresel yemeklerle karşılanırken, günümüz İstanbul’unda, zeytinyağıyla pişmiş enginar yemeğiyle, Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi’nin çatısı altında kutlanmaktadır.

Okumaya devam et “Can Gülüm” →

Vartanyanların Bayramı

Paregentan, sözlüklere göre, ‘Pagan dönemi şenliği’, ‘iyi yaşama günü’dür. Genel olarak ise, perhiz öncesinde, yemenin, içmenin ve oyunlar oynamanın serbest olduğu cumartesi gününün adıdır. Yedi hafta süren Büyük Perhiz’in öncesindeki cumartesi günü yapılan kutlamaya ‘Pun Paregentan’ denir.

Okumaya devam et “Vartanyanların Bayramı” →

Bir Kahvenin Hatırlattıkları…

Kendime şöyle bir duble türk kahvesi yaptım. Seninki gibi, bol şekerli hem de. Yok tatlandırıcı atmadım, bildiğin şeker ama bol. En son sanırım hastanede Newroz günü içmiştin kahve. Yanlışlıkla şekerli yollamışlardı sade diye. Ne sevinmiştim, ya sade yollasalardı? Sonrasını hatırlayamıyorum… Yanına da bir koca bardak buz gibi su aldım. Musluktan. Evet hala en lezzetli su musluktan akan burada. Son kez kana kana su içişini de hatırlıyorum. Hastane odasındaydı. Yerken çok zorlanmıştın ama o yemeğin üstüne içtiğin bir bardak suya nasıl sevinmiştim. Normalleşiyordun, iyileşiyordun sanki. Su içip ‘oh’ dedin ya, iyileşmiştin işte. Ya da öyle olduğuna inanmak istedim. Evet öyle olmuş galiba. Okumaya devam et “Bir Kahvenin Hatırlattıkları…” →

Özlendin Sarkis

ssV

İnsan söyleyeceklerini bitiremeden yaşayamaz. Yapacaklarını bitirmeden ölememek gibi bir şey, tıpkısının aynısı. Şimdi bizim peder beyi anmaya toplaştınız ya, işte o yapacaklarını bitiremediği için ölemiyor bende, bense, daha söyleyeceklerimi bitiremediğim için yaşayamıyorum. Ama haticeyi rahat bırakınca, o toprağın altında, ben üstünde… O huzurlu, ben huzursuz… O sancısız, ben sancılı… Yine haticeye geri dönsek iyi olacak galiba…

Gözlerinin içi gülerdi mutlu olduğunda. Sesi titrerdi keyiflenince, heyecanlanınca nefes almadan uzun süre konuşabilirdi. Gurur duyduğunda ise dudakları kıvrılırdı belli belirsiz. En çok gezilerinden, Dersim’den, Agos’tan, yemekten ha bir de torunlardan konuşurken sesi titrer, yüzünde bir gülümseme yapışır kalır, susmayı bilmezdi suskun adam. Ve en çok da dik durmayı sevdi hayatı boyunca. Ne eğildi, ne büküldü, ne doğrusundan saptı, ne de utandı 80 yılda. Sövmeyi severdi, övmeyi değil. Sezarın hakkını sezara verirdi ama, hak yemedi, yenildiğini gördüğünde de yedirmedi. Hatırşinastı. Küçük büyük farketmez, hatırı olanı ömür billah unutmazdı…

Amaaan kime anlatıyorum ki, aranızda O’nu benden uzun süredir tanıyanlar var, çokbilmişliğin yeri hiç değil. Sadete gelelim…

Çaresiz, kelimesiz kaldığımda kraliçe yani Sezen Aksu yetişir hep yardımıma. Nefesime nefes, kifayetsizliğime kelam olur birkaç dizesiyle. İşte tam da vakti gelmiş demek ki Sezme’nin…

“Beni sorarsan şahitsiz suçlar gibiyim,
Kınalı kanadı kırık kuşlar gibiyim,
Yazı gelmemiş upuzun kışlar gibiyim,
Unutulmuşlar diyarında düşünüyorum…”

Yok hayır, suyunu çıkarmayacağım konunun. Analım bari, o ki anma gecesi…

Gidişinde bizi en çok hırpalayan etkenlerden biri sanırım ani oluşu. Evet, bir trafik kazası veya bir kalp krizi misali değil, ama bir canın mum gibi bu kadar hızla erimesine seyirci kalmak zordu. Ama ne erime… Adam ölürken bile ne gururundan, ne azminden, ne duruşundan bir şey eksiltmedi. Dağ gibi dururdu hep, dağ gibi gitti, yıkılmadan, kırılmadan, kırmadan. Çekmeden, çektirmeden, tüm asaletiyle, dağ gibi duruşuyla… Azimliydi… Yaşatırız sandık; torunla kandırdık, yaşgünüyle kandırdık, elimize yüzümüze bulaştırdı planlarımızı, azimle kafasına koyduğu gibi gitti alel acele…

Çok öngörülüydü. Yanıldığına çok ender şahit olduk. Öngördüğü gibi oldu her şey. Ve sustu giderken. Ömrünü konuşmaya adamış bir adamın susması hayra alamet değildir aslında. Anlayamamışız…

Hani kendisi için ermiş mermiş denirdi arasıra. Yok be, değildi ermiş mermiş. Çok bilgiliydi, çok okurdu, çok bilirdi sadece. Siz asıl son haftasında görecektiniz ermeyi. Adam yolda görse yolunu değiştireceği adamları yanına buyur etti. Pazarda limon satsa, müşteri diye kabul etmeyeceği adamın elini sıktı. Ateist adam, her gelenin duasını kabul etti. Nasılsın diye soranlara “park diroç” dedi. Evet zerafetinden olabilir. Gideceğini hisseden birinin kimseyi kırmak istememesi de olabilir. Ama bence bu, kocaman bir “ermiş”likten başka birşey de değildi… Erdi, eridi, bitti, gitti… Muzip anıları, gülen gözleri ve dede sakalı kaldı gözlerimizin önünde, yüreklerimizin en derininde

“Gitti cancağazım gitti, bitti son İstanbul…”

Hep beklenmedik yerden vurulur ya insan… Hani o kadar çalışırsın, sınavda çalışmadığın yerden gelir sorular; o kadar hazırlanırsın bir panele, hazırlıksız olduğun yerden yakalar adamı bir konu; ya da o kadar alıştırırsın kendini birilerinin yokluğuna, alışmadığın yerden yersin darbeyi… İşte öyle bi’şey bu da… Beklemediğim bir anda, beklemediğim bir şekilde, beklemediğim bir konumda… Elim kolum bağlandı, dilim kilitlendi, yüreğim burkuldu; kala kala hicran kaldı bana, bize… Demişler ya, ölüm Allah’ın emri, ayrılık olmasaydı… Olmayaydı eyiydi be…

15 yaşlarında olmalıyım. Adadayız. O yaz, yurt dışından gelen gençler uyuşturucu madde kullanıp artıkları deniz kenarlarına atıyorlarmış. Mahallenin büyükleri de birbirini uyarmış “aman çocuklara dikkat edin” diye. Bizim peder aldı beni/bizi karşısına. “Bakın, içecekseniz söyleyin, sigaranızı, çakmağınızı ben vereyim, gizli saklı yapmayın”. Sadece 1 cümle. O bir cümleyle yaşı 27 ettim. Sonra bir gün aldım sigarayı, çakmağı, salonda oturdum yanında yaktım, içtim, söndürdüm çıktım. Az laf ederdik birbirimize, hemen de anlardık birbirimizi. Zor da olmazdı.

Kalıbından umulmayacak kadar zarif bir adamdı. Yalaka olduğu alenen bilinen birinin adı geçtiğinde dahi ağzını açmadığını bilirim mesela. Sırf “eski iş arkadaşı”na ayıp olmasın diye. Bir kez sabrımın taşını çatlatıp isyan ettirdiğinde bu duruşu, bana sadece “ayıp olur” dedi. O günden sonra sustum. Keşke hepimiz bu kadar az lafla çok şey anlatabilseydik…

Kızıyorlar bana ölüsünü bile rahat bırakamıyorum diye. Ben onu rahat bırakmıyorsam o da beni rahat bırakmadığı için, gıcıklığımdan değil ya… Sürekli rüyamda, sürekli hayatta, rüyalarıma, bilincimin altına bile kabul ettiremiyorum ki yokluğunu, yaşamıma kabul ettirebileyim… Becerebilen beri gelsin, allahını seven öğretiversin yoklukla yaşamayı kıvırabilmeyi, ben beceremiyorum çünkü… Ama lafı Sezen’e veriyorum…

“Bilirim sonu var bunun
Bilirim sonu gelir her sorunun
Bilirim sonu var bunun
Çaresi bulunur bilirim her sorunun”

Işığıyla kalın siz yakınında, aydınlatmaya devam etsin yokluğunda da herkesleri…

O’nla kalın, O’nla yaşayın, yaşatın lütfen…

Özlemle, sevgiyle,
Garine

IMG_0415

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑