Paregentan, sözlüklere göre, ‘Pagan dönemi şenliği’, ‘iyi yaşama günü’dür. Genel olarak ise, perhiz öncesinde, yemenin, içmenin ve oyunlar oynamanın serbest olduğu cumartesi gününün adıdır. Yedi hafta süren Büyük Perhiz’in öncesindeki cumartesi günü yapılan kutlamaya ‘Pun Paregentan’ denir.
VAĞARŞAG SEROPYAN
Ermenilerde isim günü kutlama geleneği ilginçtir. Diğer pek çokları gibi yok olmaya yüz tutmuş bir gelenek… Bir zamanlar doğum günü kutlamaları bu kadar yayılmamışken ve aziz isimlerini taşıyan kişilerin ‘isim günü’nü kutlamak muhtemelen daha saygın olduğundan, Ermeniler bu isim günlerine pek önem verirlerdi.
Biz modernleştikçe, bu geleneğimizi de o denli kaybediyoruz.
Okumaya devam et “Surp Sarkis”
Kendime şöyle bir duble türk kahvesi yaptım. Seninki gibi, bol şekerli hem de. Yok tatlandırıcı atmadım, bildiğin şeker ama bol. En son sanırım hastanede Newroz günü içmiştin kahve. Yanlışlıkla şekerli yollamışlardı sade diye. Ne sevinmiştim, ya sade yollasalardı? Sonrasını hatırlayamıyorum… Yanına da bir koca bardak buz gibi su aldım. Musluktan. Evet hala en lezzetli su musluktan akan burada. Son kez kana kana su içişini de hatırlıyorum. Hastane odasındaydı. Yerken çok zorlanmıştın ama o yemeğin üstüne içtiğin bir bardak suya nasıl sevinmiştim. Normalleşiyordun, iyileşiyordun sanki. Su içip ‘oh’ dedin ya, iyileşmiştin işte. Ya da öyle olduğuna inanmak istedim. Evet öyle olmuş galiba. Okumaya devam et “Bir Kahvenin Hatırlattıkları…”
Sivrisinek atağı gibi anılar atağı. Her tarafımızı örten yorganın dışında kalmış başparmağını bulur ya hani o şerefsiz (sivrisinekten bahsediyorum), tüm gündemimizi, dünümüzü, yarınımızı ve her anımızı doldurduğumuz yalanlar öbeğinin arasından bir geçit bulup dağıtır insanı şerefsiz (anılardan bahsediyorum).
Odayı istila edip gecenizin içine sıçmaya kararlı sivrisinek ordusunun sesini duymamak için kulaklıktan gelen müzikle uyumak da çare değildir. Aynı, bilincinin en dibine kadar işlemiş yaşanmışlıkları unutmaya çalışmak gibi, hatta unutacağını düşünecek cahilin cürreti gibi salakça, çare sandığın o oyalanmaca. Sesini duymayınca yok olduğunu sandığın sivrisinek aslında hep odada. Düşünmedikçe unutacağını sandığın anıların aslında hep aklında olması gibi.
6 aydır, tam altı ay. Kabaca 180 gün. Yahu bir tek gün bile düşünmeden geçmez mi? Bir tek gün, sadece bir… Geçmiyormuş… Yokluğun yarattığı kartopu misali acılar yumağı, büyüyüp çığa dönüşüyormuş. Ve bu çığdan ne koşarak, ne uçarak, ne içerek, ne yiyerek, ne de gülerek kurtulmak mümkün değilmiş.
En kötüsü de ne biliyor musunuz? Hani derler ya, “Kötü/hasta/son halini görme, iyi haliyle hatırla” işte o gerçekmiş. Ve salağın biri bunu tam altı ay sonra farkedebilirmiş. Çünkü dağ gibi gördüğü, 41 yıllık yaşanmışlıklarından bin anı kitabı çıkaracak kadar biriktirdiği, o kocaman adamın, onsuz geçirdiği son 6 ay boyunca, sadece o son 1 hafta gördüğü halini hatırlamaktadır hep. Konuşmayan, susan, çaresizce susan, saçmalamayıp “ne demeye çalışıyor acaba?” bakışlarına mağruz kalmamak için bilinçlice susan kocaman adam, karşısında, o korktuğu “ne demeye çalışıyor acaba?” sorusunu yöneltmek yerine, “aklından ne geçiyor acaba?” diye düşünenleri görünce, düşündüklerini duyunca (ki o kadar çok düşünülür ki, an gelir düşünceler yüksek sese kavuşur) ne hissetmiştir acaba?
Yazdıkça açılıyor sanki bilinç, döküldükçe dökülen dert yumağı gibi… 6 aydır en çok ne, niçin, nasıl can yakıyor; niye bu ölüm insanı günlük hayatına geri döndüremeyecek kadar kıskacına aldı acaba sorularıyla boğuşan insanoğlu, her gün yeni bir sebep keşfediyor. Bütün bir pazar gününün ağırlığı, hüznü sebepsizken; gecenin bu yarısı (saat 03:37) tarihin 28e döndüğünün farkedilmesiyle mana kazanıyor tüm bu duygular silsilesi.
Evet bugün, tam da bugün 6 ayı devirdik. Saat akşamüstü 5-6 sularında, “tam da bu an…” diyerek hüzünlenir yine kendini sayılara indekslemiş bu salak.
Günleri, ayları sayıp anıları sıralarken, o tiksinç 28 mart günü de bir anı gibi canlanıyor ara ara. Farkediyorsun ki o boktan günü tek unutmayan sen değilsin. Hiç beklemediğin bir anda, o günden 5buçuk ay sonra gelen bir soruyla sarsılıyorsun. Küçük sıpa “mama, Sarkis dede öldüğünde baba sana niye şaka yaptı?” diye sorunca, hiçbir anını unutamadığın o gün, sana ölüm haberini veren adama sürekli “şaka, şaka yapıyorsun değil mi? Yok yok şaka, olamaz, 2 hafta duracaktı daha, şaka yapıyorsun… Şaka yapıyorum de ne olur…” dediğini hatırlarsın.
Ve hala yaşamaya çalışırsın, kendin için olmasa bile “diğerleri” için…
Hayat enteresan tabii. Bugün son an kararıyla alel acele çıktığım sabah alışverişinde ayaklarım birbirine dolaşmış yolda yürürken arkamdan laf atan iki dilenciye (hoş, dilenci olduklarından bile şüpheliyim ya) yanımdaki yaşlı tonton teyze de gülünce, üşenmedim geri döndüm. Adamlara hatırı sayılır bir meblağ verdim. Sonra aklıma birazdan anlatacağım anın geldi. Vaktim olsa epey takılırdım ya, ne vaktim ne de keyfim vardı. Bana nazaran aşırı keyflilerdi adamlar, içim kaldırmayacaktı geyik çevirmeyi. Hem o suratsızlığıma rağmen laf atmaları da enteresan tabii. Konuşsam kesin pişman olacaklardı nereden düştü bu nemrut karı bize diye… Neyse…
Yıllar önce bir gece, sarhoşun biri çevirip beş lira istemiş senden. Ne için diye sorduğunda adam alenen şarap alacağını söylemiş. Sen de çıkarıp yirmilik vermişsin, adamın dürüstlüğüne de “chapeau” demişsin kendi kendine. Sonra adama da “bu sefer de iyi şarap iç bari benden” demişsin. Adam, “abi sarhoşuz alt tarafı, salak mıyım, niye pahalı şarap alayım, onun yerine dört tane köpek öldüren alırım…” diyince dürüstlüğüne duble hayran olmuşsun… “Böylesi olsun canımı alsın…” diyip dururdun… Nereden nereye sabah sabah bunu hatırlattılar bana elin alamanları işte…
…
Ütüm birikti yine Mösyö. Şimdi olsan, günlerden Pazar veya Perşembe olsa.. İki saat Skype üzerinden halleşe halleşe ben ütümü, sen Face’ini, videolarını, yazılarını incelemeyi bitirsek. Ama ne fayda, öksüzüz… Ben ve ütülerim… Ben ve ailem… Ben ve biz…
…
Yaz geçti sen gideli. Sonbahar da geçiyor. Şimdi ben sensiz bahçede tek başıma tüttürüyorum. Kış geçecek, memlekete bahar yine gelecek, biz hep karakışta kalacağız sensiz. Bahar geldiğinde sen burada puronu tüttüremeyeceksin; biz sensiz senden aşırdığımız Avo puritosların dumanında tıknefes kalacağız.
…
Böyle işte bugün de…
İnsan söyleyeceklerini bitiremeden yaşayamaz. Yapacaklarını bitirmeden ölememek gibi bir şey, tıpkısının aynısı. Şimdi bizim peder beyi anmaya toplaştınız ya, işte o yapacaklarını bitiremediği için ölemiyor bende, bense, daha söyleyeceklerimi bitiremediğim için yaşayamıyorum. Ama haticeyi rahat bırakınca, o toprağın altında, ben üstünde… O huzurlu, ben huzursuz… O sancısız, ben sancılı… Yine haticeye geri dönsek iyi olacak galiba…
Gözlerinin içi gülerdi mutlu olduğunda. Sesi titrerdi keyiflenince, heyecanlanınca nefes almadan uzun süre konuşabilirdi. Gurur duyduğunda ise dudakları kıvrılırdı belli belirsiz. En çok gezilerinden, Dersim’den, Agos’tan, yemekten ha bir de torunlardan konuşurken sesi titrer, yüzünde bir gülümseme yapışır kalır, susmayı bilmezdi suskun adam. Ve en çok da dik durmayı sevdi hayatı boyunca. Ne eğildi, ne büküldü, ne doğrusundan saptı, ne de utandı 80 yılda. Sövmeyi severdi, övmeyi değil. Sezarın hakkını sezara verirdi ama, hak yemedi, yenildiğini gördüğünde de yedirmedi. Hatırşinastı. Küçük büyük farketmez, hatırı olanı ömür billah unutmazdı…
Amaaan kime anlatıyorum ki, aranızda O’nu benden uzun süredir tanıyanlar var, çokbilmişliğin yeri hiç değil. Sadete gelelim…
Çaresiz, kelimesiz kaldığımda kraliçe yani Sezen Aksu yetişir hep yardımıma. Nefesime nefes, kifayetsizliğime kelam olur birkaç dizesiyle. İşte tam da vakti gelmiş demek ki Sezme’nin…
“Beni sorarsan şahitsiz suçlar gibiyim,
Kınalı kanadı kırık kuşlar gibiyim,
Yazı gelmemiş upuzun kışlar gibiyim,
Unutulmuşlar diyarında düşünüyorum…”
Yok hayır, suyunu çıkarmayacağım konunun. Analım bari, o ki anma gecesi…
Gidişinde bizi en çok hırpalayan etkenlerden biri sanırım ani oluşu. Evet, bir trafik kazası veya bir kalp krizi misali değil, ama bir canın mum gibi bu kadar hızla erimesine seyirci kalmak zordu. Ama ne erime… Adam ölürken bile ne gururundan, ne azminden, ne duruşundan bir şey eksiltmedi. Dağ gibi dururdu hep, dağ gibi gitti, yıkılmadan, kırılmadan, kırmadan. Çekmeden, çektirmeden, tüm asaletiyle, dağ gibi duruşuyla… Azimliydi… Yaşatırız sandık; torunla kandırdık, yaşgünüyle kandırdık, elimize yüzümüze bulaştırdı planlarımızı, azimle kafasına koyduğu gibi gitti alel acele…
Çok öngörülüydü. Yanıldığına çok ender şahit olduk. Öngördüğü gibi oldu her şey. Ve sustu giderken. Ömrünü konuşmaya adamış bir adamın susması hayra alamet değildir aslında. Anlayamamışız…
Hani kendisi için ermiş mermiş denirdi arasıra. Yok be, değildi ermiş mermiş. Çok bilgiliydi, çok okurdu, çok bilirdi sadece. Siz asıl son haftasında görecektiniz ermeyi. Adam yolda görse yolunu değiştireceği adamları yanına buyur etti. Pazarda limon satsa, müşteri diye kabul etmeyeceği adamın elini sıktı. Ateist adam, her gelenin duasını kabul etti. Nasılsın diye soranlara “park diroç” dedi. Evet zerafetinden olabilir. Gideceğini hisseden birinin kimseyi kırmak istememesi de olabilir. Ama bence bu, kocaman bir “ermiş”likten başka birşey de değildi… Erdi, eridi, bitti, gitti… Muzip anıları, gülen gözleri ve dede sakalı kaldı gözlerimizin önünde, yüreklerimizin en derininde
“Gitti cancağazım gitti, bitti son İstanbul…”
Hep beklenmedik yerden vurulur ya insan… Hani o kadar çalışırsın, sınavda çalışmadığın yerden gelir sorular; o kadar hazırlanırsın bir panele, hazırlıksız olduğun yerden yakalar adamı bir konu; ya da o kadar alıştırırsın kendini birilerinin yokluğuna, alışmadığın yerden yersin darbeyi… İşte öyle bi’şey bu da… Beklemediğim bir anda, beklemediğim bir şekilde, beklemediğim bir konumda… Elim kolum bağlandı, dilim kilitlendi, yüreğim burkuldu; kala kala hicran kaldı bana, bize… Demişler ya, ölüm Allah’ın emri, ayrılık olmasaydı… Olmayaydı eyiydi be…
15 yaşlarında olmalıyım. Adadayız. O yaz, yurt dışından gelen gençler uyuşturucu madde kullanıp artıkları deniz kenarlarına atıyorlarmış. Mahallenin büyükleri de birbirini uyarmış “aman çocuklara dikkat edin” diye. Bizim peder aldı beni/bizi karşısına. “Bakın, içecekseniz söyleyin, sigaranızı, çakmağınızı ben vereyim, gizli saklı yapmayın”. Sadece 1 cümle. O bir cümleyle yaşı 27 ettim. Sonra bir gün aldım sigarayı, çakmağı, salonda oturdum yanında yaktım, içtim, söndürdüm çıktım. Az laf ederdik birbirimize, hemen de anlardık birbirimizi. Zor da olmazdı.
Kalıbından umulmayacak kadar zarif bir adamdı. Yalaka olduğu alenen bilinen birinin adı geçtiğinde dahi ağzını açmadığını bilirim mesela. Sırf “eski iş arkadaşı”na ayıp olmasın diye. Bir kez sabrımın taşını çatlatıp isyan ettirdiğinde bu duruşu, bana sadece “ayıp olur” dedi. O günden sonra sustum. Keşke hepimiz bu kadar az lafla çok şey anlatabilseydik…
Kızıyorlar bana ölüsünü bile rahat bırakamıyorum diye. Ben onu rahat bırakmıyorsam o da beni rahat bırakmadığı için, gıcıklığımdan değil ya… Sürekli rüyamda, sürekli hayatta, rüyalarıma, bilincimin altına bile kabul ettiremiyorum ki yokluğunu, yaşamıma kabul ettirebileyim… Becerebilen beri gelsin, allahını seven öğretiversin yoklukla yaşamayı kıvırabilmeyi, ben beceremiyorum çünkü… Ama lafı Sezen’e veriyorum…
“Bilirim sonu var bunun
Bilirim sonu gelir her sorunun
Bilirim sonu var bunun
Çaresi bulunur bilirim her sorunun”
Işığıyla kalın siz yakınında, aydınlatmaya devam etsin yokluğunda da herkesleri…
O’nla kalın, O’nla yaşayın, yaşatın lütfen…
Özlemle, sevgiyle,
Garine
Bildiğin gibi değil hayat beybaba. Sikip duruyor geçmişimizi geleceğimizi. Bugün yine bir cenazedeydim. Eh, rüyamda diş(çi) görmemin bir bedeli olmalı, herdaim… Cenazede bir babayı gömdük. Tornun, büyük sıpa, mezar başında meraklı meraklı bakındı. Sonra Arsen ona çiçek verdi, attı tabutun indirildiği çukura… Sonra herkes kürekle toprak attı. Gözümün önüne oğlunun bir cinnet ertesi, cenazende, mezarına toprak döküşü geldi. Mağrur, gururlu, dimdik.. Buradaki cenazeler pek bir boktan babişko, insanın duyguları hareketlenemiyor bile. Bu duygusuzlukta, cymbalta etkisinde dahi mezarlıkta kopmayı başardım. Nefesim kesildi birden, tabut çukura indirilirken. Kalbim çok atmaya başladı. Bir de yanaklarım ıslandı. Arman mendil verdi, anırmaya devam ettim. Yengenin üzeri taş kaplanmış mezarına tornun su döktü. Eğer öte taraf varsa, o orada da kahkaha atarken koltuktan düşüyordur, garanti… Seni bulmuştur belki, “ahparııııım” diye sarılmıştır. O da sen yaşta gitti, bugünkü de.. 80de var bi keramet. Olmayaydı eyiydi…
Küçük tornun birinci sınıf oldu. En kaliteli, 1. sınıf! Sürekli kulaklarını çınlatıyoruz. Büyük sıpa besilendi iyice, diyete sokucam, haşlanmış kabak… Ne severdin(!)… Laf lafı açıyor ya, büyük, “artık Sarkis Dede’min sevdiği yemekleri yiyeceğim, onu hiç unutmayacağım, o da sevinecek” dedi. Küçük cadı, Salkım Hanım’ın Taneleri filmindeki cenaze sahnesinde kayışımı kopardı. Tabut=güzel kutu…
Yemek dedim de, bugün yeni bir yemek denedim. Hem bugün perşembe, olaydın Skype’tan tarifi verirdim, sen de denerdin ilk fırsatta… Hiç es geçmedin verdiğim tarifleri. Kore turşusu bile yaptın be… Kendinden de birşeyler katarak elbette. Ben de öyle yaptım. Tarifte olmayan en az 5 eleman kattım tarife. Tadına bakmadım ama koku güzel. Urpatakhos damadın da khorovadz yaptı kendince.
Aklıma ne geldi biliyor musun? Hasta olduğunu duyunca ilk gelişimde, sana bissürü sosis, salam getirmiştim, en sevdiklerinden. Cenazene gelişimde paketler açılmadan dolaptaydı ya, nasıl canım acıdı… Çok seversin diye en azından bir lokma yersin diye düşündüydüm… Daha çok şey düşündüydüm de olmadı… Adam gibi vedalaşamadım bile, ben çıkarken, ayaklarım geri geri, sen uyuyordun… Son görüşüm olduğunu bilsem öyle kuru kuru öper gider miydim? Gider miydim? Kalaydım keşke… Keşke…
Lodos vurgunu balıklar gibiyim baba… Nasıl darmadumanım, nasıl perperişan. Hala siyah giyiyorum evet. Ve eminim sen de çok dalga geçiyorsun. İçim karayken dışarımı renklendirmek ikiyüzlülük gibi geliyor, başaramıyorum. Yokluğun göğsümde bir taş, kaldıramıyorum oradan, onunla yaşamayı hiç kaldıramıyorum zaten… Koydun gittin ya, sözler, tarifler, muhabbetler, gezmeler, gülmeler yarım kaldı ya, yarım kaldım ben de. Nefessiz kalmış gibiyim suyun dibinde. Suyun yüzüne de çıkamıyorum tüm çırpınmama rağmen. Ayın 28i geliyor, devirdik mi sensiz 5 ayı? Her gün daha da ağırlaştı mı göğüsteki taş?
Dedim ya, hayat sınıyor bizi bu ara ve sanırım artık her ara. Sezen hislerimin tercümanı, içdökümlerimin dışa vurumu. Acıtırken yokluğun, şükrettiriyor varlığın, tadına varamamış olsak da. Gidişine alışmak mı? Henüz çok uzakta o. Olacak, herkes nasıl beceriyorsa, elbet bir gün. Ama bu gün, pek bir darmadumanlık hakim gelmişime geçmişime… Ne desem boş. Söz Sezen’e bırakılır…
sende de iz kaldı mı bu talihsiz hikayeden?
dayanıyor mu kapılarına anılar aniden?
göğsünü sıkıştırıyor mu zaman zaman?
hiç faydası yok bilsem de, gitti giden..
içilmiyor acıdan dünya yanıyor görüyor musun?
kendi acına gömülmekten mahçup oluyorsun.
günden kovsan geceden giriyor bıçak gibi hasret,
uykularında çığlık çığlığa çağırıyorsun..
gel, gel ne olur gittiğin yerden,
hayat çok sert çekilmiyor sensiz.
gel, gel ne olur gittiğin yerden,
hayat çok sert katlanmak zor sensiz.
bir dua gibi adını tekrarlıyorum,
ateşe verdim ömrümü yakıyorum
Tam toparlanmak üzereyken bir yerden bir video çıkıyor “tesaadüfen” karşıma…
Tam toparlandım derken perşembe oluyor; ki başlı başına kocaman bir yokluk…
Onu da atlatıyorum, tam “tamamdır artık yırttım” demişken bir fotoğraf buluyorum…
Sonra pazar oluyor, koskocaman bir boşluk…
“Yeni hafta, bu sefer toparlarım” demişken tam, bir çöp buluyorum anı, sohbet, yıllar yüklü…
Dağılmışken tam, çarşamba oluyor çok şükür… Her gün çarşamba olsa da yokluğunun bir sebebi olsa….
Daha bunun babalar günü, doğum günleri, yıldönümleri, temmuzları, ağustosları, martları var can yakacak… Can kalmadı yanacak, azcık insaf ya hu şerefsiz zaman….
Geçtiğimiz günlerde, hatta henüz İstanbul’dayken, duydum ki bu cuma akşamı (15 Mayıs) Sasunlular gecesi olacakmış. Ve yine öğrendim ki, peder beye sürpriz olarak bir plaket takdim edeceklermiş yıllardır kendilerine verdiği destek için. Adamın en büyük derdi, herşeyin insanoğlu ölmeden önce yapılmasıydı. Kısmet olmadı. Çok ani ve çok çabuk gitti çünkü.
Çok iyi bildiğim bir şey var ki, kendisi milletini çok seven bir ermeniydi. Yıllar önce en büyük hedefi bir gün Ermenistan’a gidip orada yaşamaktı ve Ermenistan’ın kalkınması için yapılacak her işe boyuna posuna bakmadan destek olmaktı. Kısmet olmadı. Ama hep Ermenilik için yaşadı. Özellikle de Sasunlular olsun, Daronlular olsun, Dersimliler olsun, Hemşinliler olsun, köklerini koruyup kollayanlara, hele de sonradan keşfedenlere karşı büyük bir zaafı vardı. Tatlısu Ermenileri, “bize dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” zihniyetiyle tavşan boku misali yaşarken, çok daha zorlu koşullarda “biz Ermeni’yiz” diyenler onun için kendinden dahi kıymetliydi. Bu bağlamda, bu akşam alacağı ödül onun için gerçekten çok kıymetli.
Babamdı, canımdı, kanımdı, en büyük kahramanımdı. Benden/bizden, yani kıymetlilerinden çok isteği yoktu. Bir tek şey isterdi, aynı şu şekilde: “beni utandırmayın, yüzümü yere çevirtmeyin.” Görüyorum ki, kendi evlatlarından ayrı tutmadığı insanlar da O’nu utandırmadı.
Sağ olsunlar, var olsunlar…
Երբ որ կործանուեց չքնաղ մեր Անին
Ենթարկուեցինք մենք օտարի լծին
Կորել էր հովիւը, փռուել էր հօտը
Թուրքին էր մնացել հայոց արօտը։
Արմենեան հող ա, երկիրը ծով ա
Սասուն, Մուշնն ու Վանը հայկական հող ա։
Եղիր դու ամէն տեղ, որտեղ մի հայ կայ
Գուրգուրիր դու նրան, Հայաստան թող գայ։
Արմենեան հող ա, երկիրը ծով ա
Սասուն, Մուշնն ու Վանը հայկական հող ա։
Դժուար է, դժուար, ով երկիր ձգեակ
Որ հայը մնայ օտարի լծի տակ։
Արմենեան հող ա, երկիրը ծով ա
Սասուն, Մուշնն ու Վանը հայկական հող ա։















Son Yorumlar