Ara

Sarkis Seropyan

Sarkis Seropyan'ın Ardından

Yazar

Garine

Canım baronuma

LUSYEN KOPAR

Sıradan bir gün, her zamanki gibi. Eş, dost, akraba bir masanın etrafında yemek yiyoruz. Muhabbet muhabbeti açıyor “Yüzünün hali ne?” diyorlar, “Yüz egzaması ”diyorum. “Küçük kızıma hamileliğimde başladı. Sık sık azmaz. Bir babam çok hastalandığında azmıştı, bir de şimdi.”

Telefon çalıyor. Mamam, ne diyeceğini bilmez halde. Sesi titriyor “Ayy! Yemekte miydin?” Sesim yükseliyor “Mama, babam mı? Babama mı bir şey oldu?” “Yok, yok da, Krikor aradı, Baron’un…” “Kapa mama, kapa!”

Masadan kalkıp bulduğum ilk odadayım şimdi. Işıklar kapalı. Ağlıyorum, ağlıyorum, yalnızca ağlıyorum. Gözümde sıcak bir gülüşün kalmış. Kıkır kıkır bir gülüşün. “Ah Baron, çok çabuk, her şey çok çabuk oldu” diyor, ağlıyorum.

Hatıralarının haddi hesabı yok. Bir anıdan bir anıya dalıyorum. Sen, ben, Hagop Ayvaz oturmuşuz odada. Baron Ayvaz yazısını getirmiş. Sana da her zamanki gibi küçük bir biblo. Çay kapıp geliyorum hemen, “Al, diz bakalım. Okuyamadıklarını, yanlışlarını ben düzeltirim” diyorsun. Gülüşleriniz, muhabbetleriniz, kıkırdamalarınız…

Baron Gobelyan geliyor aklıma. Senin ona saygın, sevgin. Onun geldiği salı ve çarşamba günleri başka olurdun. Ne soracaksan, aklına ne takılmışsa, hepsini ona sorardın. Konuşurdunuz, gülerdiniz. Sessizce ben de gülerdim.

Antayr’ı (Varujan Köseyan) anımsıyorum. Hani adamcağız hastanede yaşıyordu da, yeni makalesini alıp, eskisini ona teslim etmemi istemiştin. Hastanede, Varujan Köseyan yerine Varujan Köşkeryan’a göndermişler beni. Makaleyi Köşkeryan’a kaptırdım, günlerce geri almaya uğraştık. Güldün kıkırdadın, kıkırdadın güldün halime. İşin garibi, Antayr da güldü. Çok utandım, çok…

Baron Hrant ve sen geliyorsun aklıma. Saat üçle beş arası. Odadasınız, konuşuyorsunuz, tartışıyorsunuz, uzun uzun muhabbet ediyorsunuz. Dinliyordum, hep dinliyorum sizi.

Sessizliğin içinde sesleriniz patlıyor kulaklarımda, ağlıyorum şimdi.

Baronum, gözlerimde yüzlerce anı, kulaklarımda sesin, ve sen. Yürürken, otururken, konuşurken, kızarken, yemek yerken, sen…

Bir gün “Çok geç kalıyorum. Sizi çok kızdırıyorum. Korkuyorum, beni bırakır yerime başkasını alırsınız diye” deyip ağladım. “Ben seni bırakmam, korkma” dedin. Korkma…

Hocam, canım baronum, korkuyorum. Yaslandığım dağ gibi kaya yuvarlandı gitti arkamdan. Düştüm, canım acıyor, karnımda garip bir sancı, gözlerimde sen…

Ah Baron, keşke bir kez daha öpeydim tonton yanaklarından, güleydin karşımda…

Bir sen var bende, bugün benden öte…

 

Kaynak: AGOS – Lusyen Kopar

Daima dik durdu

NAZAR BİNATLI

Sarkis Ahpariği tanıdığımda tahminen 12-13 yaşlarındaydım. Bakırköy’de aynı evde otururduk. Askerden yeni dönmüştü, maması ve yayasıyla birlikte yaşıyorlardı. Ailece çok samimiydik. Çocuk yaşımda Sarkis Ahpariğe çok özenir, onun arkadaşlarıyla sohbetlerinde yanlarında olmaktan büyük keyif alırdım.

Tahminen 14 yaşındayken, bir pazar günü, babamın iznini alarak, Bakırköy’den Güngören taraflarındaki iş yerlerine, Sarkis Ahpariğimle yan yana bisikletle gitme heyecanını yaşadım. Hayatımda ilk defa bisikletle uzun yol çıkıyordum. Öğle vakti yemekten sonra fabrikada çalışan gençlerden biriyle bisiklet yarışına kalkıştık, ben bir virajı alırken, dört-beş metrelik bir köprüden aşağı uçmuşum. Gözümü açtığımda, rahmetli beni almış hastaneye götürüyordu, ne kadar korkmuştu… Sonrasında bu hadiseyi sık sık hatırlar ve gülerdik.

İlerleyen zamanlarda, yaklaşık 55 yıldır ilişkimiz aralıksız sürdü, son senelerde daha da sık görüşür olduk. Herhangi bir konuda tereddüde düşsek, ya telefonla ya da bizzat ziyaretine gidip onu bilgilenirdim.

Benim gözlemlediğim en önemli özelliği, haksızlığa ve yanlışlığa hiç tahammülü olmaması ve karşısındaki kim olursa olsun, adaletsizlik karşısında pes etmemesi, daima dik duruşuydu.

Her şekilde güvendiğim bir ahpariğimi kaybettim, yokluğunu kabullenmek zor olacak. Işıklar içinde yatsın…

 

Kaynak: AGOS – Nazar Binatlı

En değerli taşımız

NORAYR ŞAHİNYAN 

Baron Sarkis Seropyan’la 2012’de tanıştım. Brezilya’nın São Paulo şehrinden İstanbul’a vardığımda elimde yapacağım işle ilgili referans olarak sadece onun ismi, ve kurucu bir üyesi olarak neredeyse içinde yaşadığı, onun “evi”, AGOS gazetesinin adresi vardı. Ben uzun süre önce buradan kaçan, Soykırım’a kanıt oluşturan ailemin ayak izlerini arıyordum. Başka hiçbir şeye ihtiyacım olmadı, Baron Seropyan her şeyimdi. Bilgeliği ve seçkin nezaketiyle bana cesaret ve bilgi verdi.

Sarkis bana taşlara, duvarlara ve insanlara ulaşan yolu gösterdi. Ve dört yıl boyunca, 13 bin kilometre katettiğim arayışlarım süresince bunların hepsiyle ilişkiler yaşadım. Tüm bunlar sayesinde idealimi gerçekleştirdim; onlarla konuşarak aradığım şeyi anlayabiliyor ve bulabiliyordum.

Ve çok daha fazlası: Davamıza hizmet etmeye her an hazır birisini takdir edebiliyor, onunla temasta kalabiliyordum.

Sarkis Seropyan benim taşların ve insanların en güçlü sırlarımızı saklayanlar olduğunu keşfetmemi sağladı.

İnsanların ve kültürün sırlarını, ki bu sırları ondan iyi bilen yoktu.

Huzur içinde yat Baron, ve için rahat olsun, burada, gökyüzünün, ve kadim Ani’mizde belirebilecek her bir gökkuşağının altındayız. Senin hayatını ve mevcudiyetini paylaşma fırsatı elde ettiği için sonsuza kadar minnettar kalacak bir dostun var.

 

Kaynak: AGOS – Norayr Şahinyan

 

Bu son olsun!

PAKRAT ESTUKYAN

Agos 1996’da tam da Paskalya bayramının öncesinde başlamıştı yayın hayatına. Türkçe yayınlanan bir Ermeni gazetesi olarak oldukça da çekincelerle karşılanmıştı Agos’un yayını. Bilinmezin, öncesizliğin yol açtığı bu kaygıyı belli ölçüde anlayışla karşılamak da mümkün. Ama an itibariyle konumuz bu değil. Sadece şunu söylemeliyiz ki o dönemde Türkiyeli aydınların Ermeni toplumunun sorunlarına vakıf olmalarını çok önemsiyorduk. Nitekim geçen zaman bu konudaki haklılığımızı da teslim etmiştir. Daha önce örneği olmayan bu girişime baş koyduğunda, Hrant Dink’in en yakınındaki isimlerin başında geliyordu Sarkis Seropyan. Zaman içerisinde Agos’un da en sevilen siması olmayı başaracaktı. Agos’taki varlığı Ermenice sayfalar editörlüğünün çok üzerindeydi. Bugün hepimiz onun yokluğuyla baş etmeye çalışıyoruz ama bunun nafile bir çaba olduğunun farkındayız.  Yazdığı konulara dair bilgi eksiğimiz bir yana, onun yurdun dört bir yanından gelen her çeşit ziyaretçiye sunduklarını bizim karşılamamız neredeyse imkânsız gibi.

Doktora tezi hazırlayan akademisyenlerden, lise öğrencilerine kadar genişleyen bir yelpazede referans alınan bir bilgi kaynağıydı Seropyan. Ona bir şey sormak için kapısını çalanlar arasında yine yurdun dört bir bucağından gelmiş sıradan köylülere veya büyükşehirde emeğiyle geçinmeye çalışan işçilere de amelelere de rastlamak mümkündü. Kimisi köyünün tarihçesini öğrenmek için gelirdi, kimisi de kayıp akrabalarını bulmak için. Seropyan herkese aynı ilgiyle kucak açar, sorulara göre kitaplar, haritalar karıştırır mutlaka tatmin edici bir yanıt bulurdu. Bugün bir kez daha Paskalya yortusundayız ve daha iki gün önce sonsuzluğa uğurladık Seropyan’ı. Paskalya yumurtası boyamayacağımız üçüncü bayram bu. İlki Gümrü depreminin yaşandığı yıldı, ikincisi Hrant’ın katledildiğinde bu yıl da gelenek bozulmasın diye haşlanacak bizim evde yumurtalar ama boyanmadan. Paskalyayı anacağız ama bayram kutlamak bu sene de yasak bize. Gerçekçi değil biliyorum ama bu son olsun!

 

Kaynak: AGOS – Pakrat Estukyan

‘Kurucu’ bir ustaya veda

RAGIP ZARAKOLU

Bir ustayı daha yitirdik. Agos’un ve sevgili ailesini acısını paylaşıyorum.

Hrant Dink ve Gobelyan’dan sonra, bir ‘kurucu’ daha bizimle vedalaştı. Onlar Batı Ermenicesinin genç kuşaklar arasında canlanmasına, yaşamını sürdürmesine inanılmaz katkı sundular.

Sarkis Seropyan, Gobelyan’la birlikte yıllarca âdeta bir dil arkeoloğu gibi çalıştı. Öğrenmede de, öğretmede de öncü oldu.

Aynı zamanda, tarihi Ermenistan coğrafyasının yorulmak bilmeyen bir gezgini ve kâşifiydi Sarkis Abi.

O bir zanaatkâr olmanın yanında, yetkin bir entelektüel olmayı da başarmıştı, proleter ruhunu asla yitirmeden. Onun Kadırga’daki atölyesini asla unutmayacağım.

Onun manevi varlığı bizimle birlikte var olmaya devam edecek, her zaman.

Agos olması gereken yolda ilerleyip kurumsallaşmasını mükemmelleştirerek yeni binasına geçerken, ustamız bize “Haydi çocuklar, yılmadan, yorulmadan yola devam!” diyor.

Kurucular, Ermeni kimliğinin meşalesini kadim Konstantiniye/İstanbul kentinde yeniden tutuşturma cesaretini gösterdiler, zor zamanlarda. Yıkılmadan, ayakta durmayı başardılar. Mahkemeler yıldırmadı onları. Onlara müteşekkiriz. Ve her zaman öyle olmaya devam edeceğiz.

Celal Başlangıç’ın deyimiyle “tabuya ilk yumruğu indiren” Belge kurumu olarak da, en candan Belge dostlarından, en üretken yazarlarımızdan birini yitirmenin acısı içindeyiz. Belge’nin en içten dostu oldu hep, Hrant Dink, Sarkis Çerkezyan, Krikor Kolukısa gibi… Mekânımızı bir sohbet mekânı kıldılar.

Bombalandığımız günlerde o kadar az dostumuz vardı ki… 90’lar bir korku cumhuriyetiydi.

Bitmek bilmeyen araştırma tutkusuyla, bizimle birlikte Belge okurlarını çok erken bir dönemde Hemşin kimliğiyle, Ermeni tarihinin en kadim, en eski dönemleriyle, Ermeni mitolojisiyle buluşturdu. O kadar istiyordu ki, masal derlemesinin bir an önce çıkmasını. Ne yazık ki kısmet olmadı.

Belge, kurucusu Ayşe Nur’u yitireli kör topal gidiyor, ama kuyruğu dik tutmaya devam ediyor. Sarkis’ler, Krikor’lar, Dink’ler gibi dostlarının verdiği moralle. Onlar sayesinde bugünleri de gördük, şükürler olsun.

İlk 24 Nisan anmasının kitabı olan ‘Huşartsan’, Hrant’ın ve Sarkis Abi’nin başucu kitabıydı. Bir başka kitap ve belge kurdu, Tomas Abi bir yerlerden bulup getirmişti Agos’a, kuruluşunun ilk günlerinde.

Şükürler olsun, 24 Nisan anması artık anavatana, Bolis’e döndü. Şükürler olsun. Hakikat sonunda mutlak galebe çalacak.

Sarkis Abi, ebediyen, bizden sonra da yaşayacaksın, yaptıklarınla.

 

Kaynak: AGOS – Ragıp Zarakolu

Sireli Seropyan akhparigıs,

RAKEL DİNK

Duydum ki hastasın ve beni görmekmiş arzun. Koştum geldim.

Her zamanki gibi derin keder, acı, saygı ve sevgi ile baktın, baktın. Düşündün ve yine düşündün. Hep ben konuştum, izninle dua ettim, 19. mezmuru okudum. Ölüm ve ölüler hakkında, yaşam ve Mesih’in ikinci gelişi hakkında konuştum. Saatler geçti. Hiçbir şey konuşmadın. Manuşak Kuyrig’le biraz ağlaştık, dertleştik. İşte geç oldu, çok gelenler de oldu, artık kalkayım. Bir söz, bir şey demedin bana. O derin ve bilge bakışınla, “Her zaman söz söylemeye gerek yoktur” dedin ya, çok haklısın. Sözsüz de çok şey söylenir, 19. mezmur gibi.

“Gün güne söz söyler,

Gece geceye bilgi verir,

Ne söz geçer orada, ne de konuşma,

Sesleri duyulmaz.

Ama sesleri yeryüzünü dolaşır,

Sözleri dünyanın dört bucağına ulaşır.” (Mez 19:2-4)

Onca bilgiye, akla, hafızaya rağmen, o kadar halim ruhlu ve alçakgönüllü oldun ki, etrafındakilerin ve her birimizin sevgisini ve saygısını anlatılamaz bir ölçüde büyüttün.

Atalarına ve tarihine olan derin sevginle ve hasretinle büyük bir çınar oldun. Genç yaşlı herkes, gölgenin farkındaydı. Varlığın herkese yetişiyor ve yetiyordu. Herkese emek verdin. Yaşına rağmen o kadar ani ve kısa sürdü ki hasta olma halin herkesi şok etmiş, şaşkınlık içindeler.

Varlığın hep özlenecek.

Hatıran her daim taze kalsın. Bütün sevenlerine Kutsal Ruh’un tesellisini ve gücünü diliyorum. Sonsuz saygı, sevgi ve dostlukla…

 

Kaynak: AGOS – Rakel Dink

Hayatımın iki Sarkis’i…

yasarkemal

KAZAROS ÇERKEZOĞLU 

Yaşamımda iki Sarkis yer almıştır; biri babam Sarkis Çerkezoğlu, diğeri ustam Sarkis Seropyan. İkisini de kaybettik.

Onlar çok yakın iki dosttular. Aralarında bir baba-oğul, bir talebe-öğretmen ilişkisi vardı. Daha da önemlisi, dava arkadaşıydılar. İkisi de enternasyonalistti. Birbirlerine ‘adaş’ diye hitap ederlerdi. Ben de, bu birlikteliklerine yarım asırdan fazla tanıklık edip, onlardan çok şey öğrendim.

Usta! Biliyorum ki bu birikimleriniz için tahsil gerekmezdi, insanca düşünmek yeterliydi. Bizler de sizlerin insani eğitimleri sayesinde bugünlere geldik.

Elini taşın altına koyan yiğit bir Ermeni’ydi ustam. Ermenilerin bilinçli bir temsilcisiydi. Halkların acılarını hep yüreğinde hissetti. 1915 trajedisine değinmekten çekinmeyen, ama halkların kardeşliğine de inanan bir insandı.

Devamlı araştırdı ve yazdı. Anadolu Ermeni halkının gerçeklerini insanlara iletmek için didindi durdu. Onun bu çabasının boşa gitmediğine yürekten inanıyorum.

Ustamın iki kimliği vardı: Buzdolapçı (Kami) ve gazeteci. Kardeşim Hrant’la birlikte Agos’un o zor günlerinde vermiş olduğu mücadeleyi en yakın bilenlerden biri olarak, ikisinin de aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyorum.

Sessiz Ermeni’nin sesi oldular. Sağ olsunlar. “Sevilmeyi istiyorsan önce sevmeyi bileceksin” şiarıyla, kalplerdeki yerlerini aldılar. Vücut dünyaya gelir ve ölür ancak fikirler yaşamaya devam eder. Varbed! Sonsuzluğa uzanan yolculuğun başladı. Ancak bize bıraktığın yokluğun bilesin ki çok zor olacak.

Ben şimdi mücadelelerini verdiğin sevenlerinle, hele de babamla ve Hrant’la birlikte olacağın için senin adına çok mutluyum.

Koca yazarın dediği gibi, çılgın atlarınızı ata yadigârı topraklarda gönlünüzce sürün.

Varbed! Rahat uyu. Emanetin yetiştirdiklerinin teminatıdır.

Sevgi ve saygıyla,

Çırağın.

 

Kaynak:  Kazaros Çerkezyan – Agos

Baron’un Avo Puritosları

Kemal Gökhan Gürses

kgg

Kaynak: Kemal Gökhan Gürses – Agos

 

AGOS’un Baronu’nun Ardından…

ssae

Sarkis Seropyan’dan söz ediyorum. 28 Mart günü yitirdiğimiz koca Ermeniden…
Başlığa bakıp, “baron” sözcüğünü görüp benim ihtiyarı aristokrat filan sanmayın. Baron Ermenice. Çevirisi yok desem yeridir. Yeri geldiğinde “efendi”dir. Hani bizim sevdiğimiz saydığımız öğretmenlerimize, büyüklerimize “efendim” dediğimiz gibi.
Kestirmeden söylersek Baron, Ermenicede “hak edilmiş bir saygı”nın dile getirilmesidir.

Sarkis Seropyan AGOS’un gencecik, hatta yaşlıca kadın ve erkeklerinin tümünün “baron”udur.

Hrant’tan aktarayım:

– Bana da arada bir baron dedikleri oluyor ama bende eğreti duruyor. Ama bu kötü buzdolabı tamircisinin üstüne el dikimi ceket gibi oturuyor.

Sinsi hastalık onu önce yatağa düşürdü, kısa zamanda da aramızdan çekip aldı. Hastanede son ziyaretimde “İhtiyar” dedi, “birlikte bir kere daha rakı şişesinin dibine vuramayacağız gibi geliyor bana…”

Vuramadık.

AGOS’ta çalışanlar, dahası AGOS’a ucundan kıyısından değmişler, hatta AGOS okurları ağlıyor şimdi.

Bense şu yazıyı bitirmeye çabalarken sık sık gözlüğümü silmek zorunda kalıyorum.
Nedense…

***

Benden altı yaş büyüktü. Sık sık da yüzüme vurdu. Hele rakı adabı söz konusu ise yüzüne pek yakışan en huysuz ifade ile “kıdem”ine sığınıp beni çok azarladı. (Gözlük silme molası veriyorum)

“Ben genç yaşta iş hayatına atıldım” diye övünürdü. İş hayatı dediği de buzdolabı tamirciliği. Ben tanık olmadım ama iddiasına göre iyi ustaymış. Ben ve özellikle Hrant, ustalığıyla dalga geçtiğimizde tanık buldu. Kapalıçarşı’nın namlı kakmacı ustalarından Muşer, “Bu bir dolap tamir eder, sıfır buzdolabından daha uzun dayanır” dedi ve ekledi “İnanmazsanız benim buzdolabına bakın. Beş yıllıkken bozuldu. Bu tamir etti, 23 yıldır tıkır tıkır çalışıyor…”

AGOS kurucularındandır. Hrant Dink, akıllı Harut, Sarkis Seropyan ve fırlama Harut kafa kafaya verip üç beş kuruşu bir araya getirip AGOS’u kurduklarında gazetenin temel direklerinden biri o oldu. Resmi görevi “Ermenice editörü” idi. Kulak asmayın. O AGOS’un baronu idi.

Dediği dedikti; çünkü dediğini bilerek derdi. Adları Türkçeleştirilmiş (aslında Türkleştirilmiş) Ermeni köy ve kasabaları söz konusu olduğunda kocaman, kalın ve açıla kapana yaprakları iyiden iyiye aşınmış kitabının kapağını kaldırır ve cevaplardı:

– Yeşilbük? Pülk o Pülk… Çayırlı? Mans o Mans… Çataksu? Aravans o Aravans… Çadırkaya? Pekeriç o Pekeriç… Varto? Varto tabii. Bakma sen Kürtlerin Gımgım dediğine…

Böyle uzar gider…

Böyle uzar gider idi… (Yine bir gözlük silme molası…)

***

Hrant’ın o kalleş pusuda öldürüldüğü günün akşamında gözleri yaşlı, perişan, ürkmüş, öfkeye kesmiş AGOS çocuklarına dönüp “Haydi herkes işbaşına. Gazeteyi hazırlayacağız. AGOS susarsa Hrant işte o zaman ölmüş olur” diye gürledi.

Hepimizi silkeleyen o sözler oldu. Gözyaşlarımızı ileriki günlere saklayıp AGOS’u hazırladık. AGOS’un en acılı ve en şanlı sayısı öyle hazırlandı…

Haydi, henüz gözlük ıslak değilken bir Sarkis anısı daha.

Bir yazı yazdım. Ermenilerin siyasal, kültürel, hatta ekonomik sorunlarının temsilcisinin, sözcüsünün Patrikhane olmasına itiraz eden; bu bağlamda bir örgütlenmenin yarar ve gerekliliğine değinen bir yazıydı.

Hrant lafı geveleyerek ve kekeleyerek konuştu:

– Abi yazına karışmak olarak anlama, ama sen cemaat içi yazılar yazma. Kürt sorunu yaz, demokratikleşme yaz, Avrupa Birliği yaz, Kınalı Ada yaz ama cemaat içi… I-ıh…

Bitişikte Sarkis vardı. Hrant odasına geçince ceketimin eteğinden çekti, kıs kıs gülüldü:

– Yaz lan… Biz yazsak sorun olur. Sen yazsan kim ne diyebilir ki ?
Onu dinlemedim. Hrant’ı dinledim. O da ha bire yüzüme vurdu, “Sen de ödlek çıktın be!” deyip durdu. Ta ki bir rakı masasında ben patlayıp “Yeter lan. Hesabı ben ödeyeceğim, sen de bir daha bana böyle sataşmayacaksın” diyene kadar.

***

Onu bugün Feriköy’deki kiliseden uğurlayacağız. Bundan böyle artık bizlerle değil

Hrant’la sohbet edecek…

Şey…

Bu yazı burda bitsin e mi ?

Şu benim gözlük rahat bırakmıyor da…

 

Aydın Engin

 

Link: Aydın Engin

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑