Ara

Sarkis Seropyan

Sarkis Seropyan'ın Ardından

Yazar

Garine

Pokrig ardından ağlıyor şimdi

pokrig

80’li yılların ortaları… Darbeyle birlikte kapatılan dernekler yeniden açılmaya başlamış. Bezciyan da onlardan biri. Haftanın neredeyse yedi günü oradayız. Çoğunluk liseli, birazımız üniversite öğrencisi ve elbette bolca da ‘çarşılı’ var aramızda. Kim erken gelirse derneğin sobasını o yakıyor. Kimi mutfağa geçip çayı demliyor, kimi önceki geceden kalma kirli bardakları, dolup taşmış küllükleri hallediyor. Ya halk oyunları çalışması, ya tiyatro provası var. O da olmadı, bir sergiye hazırlanılıyor. Arada ‘çay’lar, ‘disko’lar da ihmal edilmiyor tabii, ama esas olan ‘kültürel faaliyet’. Ben ilk duvar gazetelerimi çıkarıyorum derneğin panosunda, arka arkaya…

Aramızda bizden epeyce büyük, elinden piposu hiç düşmeyen bir ‘Baron’ var: Baron Seropyan. Yaşça büyük, ama ‘bizden’. Bazen hepimizden daha heyecanlı, durmadan ilginç hikâyeler, destanlar anlatan, her şeyi bilen bir adam. ‘Gomidas’ gecesi yapıyoruz, metinleri o hazırlıyor. Biz sahnede okurken o en ön sırada oturuyor. Dudaklarına bakıyorum, içinden satır satır mırıldanıyor. Halk dansları gösterisinde bağlantı sunuşları ona ait. Hayatında İstanbul’dan burnunu dışarı çıkarmamış, neredeyse hiç canlı koyun görmemiş bizler ‘Çobanların Dansı’nda güm güm tahtalara vurarak hayallerimizde canlandırdığımız Ermeni Platosu’na, dağlara tırmanıyor, ‘Sevan’ın Balıkçıları’ ve ‘Anahid’in nazlı kızlarıyla el ele tutuşup dans ediyoruz. Evlerden, koleksiyonlardan toplanan bakır ve gümüşlerle, daha önce benzeri yapılmamış bir sergi düzenliyoruz. Adını o güne dek hiç duymadığımız manastırların, kiliselerin adları kazılı hepsinin üzerinde. “Nasıl yani Baron Seropyan, orada da mı kilisemiz varmış?”

Bizim gözü yaşlı dedelerimiz hiç anlatmıyor. Onlar sessiz, suskun. Baron Seropyan sevinçle paylaşıyor bildiklerini. İştahla, coşkuyla, ballandıra ballandıra anlatıyor.

***

Yıllar sonra, Agos’un kuruluş hazırlıkları… Sayfalar, isimler üzerinde konuşuyoruz uzun uzun. Peki, Ermenice sayfaların editörlüğünü kim yapacak? Kim bulacak konuları, kim yazacak? Hrant, “Baron Seropyan’a ne dersiniz?” diyor. Ne denir ki? Yaşasın!

Uzun, yorucu, uykusuz Çarşamba geceleri… Gazete bağlanıyor binbir zahmetle. Benim akşamüstleri gelip yazıları kesip biçmeme takılıyor sık sık, ‘bayan makas’ diyor. Uzun, çooook uzun yazıyor, tıpkı anlatır gibi. Yazılarını okurken sesini duyuyorum âdeta, ama onun sayfalarına hiç karışmıyorum, Hrant’la dalaşıyorlar.

***

Bir yıl önce… Çocuklar için bir masal sitesi hazırlıyorum, adı Pokrig. “Siz efsaneler anlatın çocuklara Baron Sarkis” diyorum. “Masalları var ama hâlâ efsaneleri yok bu çocukların…” O tanıdık heyecanla atılıyor, “Tamam, ama hâlâ çarşambaları kâbus gibi, perşembeleri dinleniyorum, biliyorsun. Ya cuma olsun, ya da cumartesi.” O sırada 80 yaşında olduğunu bilmiyorum, yaşıyla hiç ilgilenmedim.

‘Hayg Nahabed’le başlamaya karar veriyoruz, o ilk efsaneyle… Pel’le savaşı, çocukları, torunları.. Hiç durmadan göç ederek Ermeni Platosu’na yerleşmeleri… Bütün bir gün sürüyor çekimler. Hiç sızlanmadan, nazlanmadan, ne söylersek yapıyor.

Ne zaman telefonlaşsak soruyor, “Kaç kişi izlemiş benim videoyu, söyle bakayım kaç oldu?”

***

Bir buçuk ay önce… Pokrig’i okullara ve ailelere tanıtmak için bir broşür hazırlamaya karar veriyoruz. Çizerler ve yazarlar, siteye emeği geçen herkes, minik aksesuarlar, eğlenceli detaylar yardımıyla hazırladığı masalın kahramanı gibi görünecek. Neşeli ve çocuksu… Eh, Baron Seropyan da Hayg Nahabed olmalı tabii. Süpürge kıllarından miğfer, plastikten kalkan buluyoruz bir kostüm deposundan. Eline de, yıllar önce Arto Berberyan’ın bir oyun için hazırladığı, gösterişli bir kılıç…

“Baron Seropyan, bu oyunun bir parçası olur musunuz?” Yine hiç nazlanmadan, hiç yüksünmeden kalkıp geliyor. “Hava karlı, arabayla aldıracağım” diyorum, “İstemem” diyor. Yerortutyun’dan, bir düğün töreninden çıkıp Sanayi Mahallesi’ne, Manuel’in stüdyosuna metroyla geliyor. Şık şıkıdam, neşeli… Arada hikâyelerini attırıyor, stüdyoda fotoğraf sırasını bekleyenlere. Vedalaşırken, “İkinci seansı Mayıs’ta mı yapalım, Haziran’da mı, bir dört bölüm daha çeker miyiz?” diye konuşuyoruz. Daha bir buçuk ay önce…

Yeni bir seans olmayacak artık. Pokrig, Arasbelagodz’un ardından ağlıyor şimdi.

 

Link: Anna Turay

Şimdi işimiz daha zor..

yeto

Agos ve Hrant Dink Vakfı’nın taşındığı Anarad Hığutyun Binası’nın açılışına uğramıştı Luiz Bakar. Tam çıkarayak bir ara merdivenlerin başında durduk. “Nereden nereye..” dedi Luiz. Aynı anda aklımıza Dolapdere’deki ilk Agos yazıhanesi geldi. Yazıhane dediğime bakmayın. Tek göz bir oda. O odada tanımıştım ilk kez Sarkis Ahparig’i. Baron Seropyan’ı yani. Ermeni kültürüne ve diline  ne kadar hakim olduğunu ilk anda farkederdiniz. Farketmemeniz mümkün değildi.  Sadece dil ve kültür değil elbette. Yaşananlardan ve kendi yaşadığından süzülüp gelen bir bilgelik. Yani şöyle bir insan. Hem bu topraklardaki Ermeni halkının yaşadıklarını kendi imbiğinden geçirmiş. özümsemiş. Hem de bizzat kendisi zaten o hayatı bir şekilde yaşamış. Yüzünden, gözlerinden, konuşmasından, duruşundan en önemlisi ses tonundan yayılan bir titreşimdi bu. Hissetmemeniz imkansızdı.

Luiz ile yaptığımız o konuşmadan iki gün sora bu dünyadan göçüp gitti Sarkis Ahparig. “Baron Seropyan’ı kaybettik” cümlesi, sms olarak cep telefonuma düştüğünde, o odayı düşündüm ilkin. Sonra da, sonrasını. Agos’a her girip çıktığımızda orada oluşunu. Hep bir şeyler söylerkenki, bir şeyler anlatırkenki halini. Baron Seropyan biraz da o ses tonuydu benim için. Hep anlatan, anlatan, anlatan. Sakin, tok, kendinden emin, ama gizli bir huzursuzluk da var.

Bir de şunu düşündüm. Hrant Dink vurulmuş. O günden bahsediyorum. Televizyonlara yansıyan bir görüntü aklıma kazınmış, birçok görüntünün yanısıra. Sarkis Ahparig orada caddede duruyor. Ne yapıyor? Bilmiyorum. Orada olması gerektiğine karar vermiş ya da öyle icab etmiş. Hrant’ın yanında dimdik ayakta duruyor. O gün ve sonrasında o kare ile her karşılaştığımda Sarkis Ahparig’in yüzüne bakmaya, yüzünü okumaya çalıştım. Ve şunu düşündüm. O an orada olmak için nasıl bir yürek gerekir? Ve o an orada olmak, ne demektir, nasıl bir şeydir? Sarkis Abi, bu kadar yaşanmışlıktan sonra bir de orada mı olmalıydı yani? Yetmezmiş gibi bir de orada olmak mı payına düşmüştü?

O an, o kare, sanki koca bir tarihi anlatıyordu. Ve Sarkis Ahparig orada bir şeylerin tanığı olarak duruyordu. Bir şeylerin bilgisiyle duruyordu. Neyin bilgisi olduğunu biz biliyorduk, Hrant biliyordu, bir de o biliyordu. Onu bilmenin vakarıyla ve yıkılmışlığıyla duruyordu. Duruyordu orada işte. Bir tarih gibi.

Hrant’la buluştular onlar, yukarıda bir yerlerde. Ve şimdi işimiz daha zor. Baron Hrant’ın beğeneceği bir gazete yapmamız gerekiyor zaten. Şimdi  Baron Seropyan’ın da beğeneceği bir gazete yapmamız lazım. Çok çalışmamız lazım.

 

Link: Yetvart Danzikyan – AGOS

Agos’un belkemiği kırıldı

Başlığı atarken çok düşündüm, tarttım, sorguladım; sırf çarpıcı olsun diye mi seçiyorum, başka şekilde de ifade edebilir miyim, daha abartısız bir tarifi var mıdır eksikliğinden doğacak boşluğun? Bilemedim, bulamadım. Zordur acılı yazılar. Üzüleceksin, dağılmayacaksın, acına yenilip, çalakalem savurmayacaksın. Acın var diye yazmazlık etmeyeceksin. Ağlayacaksın ama gözyaşlarının gözlerini bulandırmasına izin vermeyeceksin. Hepsini yaptım ve düşüne taşına bu başlığı seçtim.

Sevgili Sarkis Seropyan, uzun yıllardır dostumdu. Bu dostluk, eşimden devraldığım bir miras gibiydi, değerliydi. Kişisel olarak acım çok büyük ama, o Agos’un nesiydi? Görevi, konumu, yaptığı iş açısından değil, etkisi açısından, manevi açıdan. Ve karar verdim; belkemiğiydi. Hem de ta başından, Hrant varken bile. Gidişi bence Agos’un belkemiğini kırdı. Onarılır mı bir gün? Önceden kestirilemez. En az Hrant’ın verdiği acı kadar da acı verdiği kesin. Hem de o, hayatının baharı bile sona ermemişken, haksız bir ölüme yenilmiş, Seropyan ise, yaşını başını almış, hastalıkla, eceliyle gitmiş olduğu halde… Eskiden beri söylenen bir söz vardır, “Kimse yeri doldurulamaz değildir” denir. İşte o söz bu defa tamamen geçersizdir. Zira Sarkis Seropyan gibi biri, bir daha kolay kolay çıkmaz içimizden. Belki uzun yıllar sonra, bir gün bir benzeri daha yetişebilir bu toplumda, bilinmez, ama onun gibi bir derya olabilmesi için fırınlar dolusu ekmek gerekir.

O bizim için âdeta bir ‘Bilge Kişi’ydi. Her başımız sıkıştığında, her içinden çıkamadığımız sorunda, özellikle Ermenilik, geçmişimiz, kültürümüz, tarihimiz, dilimiz, gramerimiz, edebiyatımız gibi konularla ilgili sorunda başvuracağımız tek kişiydi. Birden ağırlaşıp, “Ne oluyor?” dememize kalmadan uçup gitmesinden bir-iki hafta önce, yine öyle bir soruyla, “Seropyan nerede?” diyerek dalıvermiştim, gazetemizin henüz alışamadığım yeni mekânından içeri. “Yok” dediler mahzun bir tavırla “rahatsızlandı, eve gitti”. Allah allah, ilk kez denk geliyordu bana böyle bir şey. Garip bir burkulma oldu yüreğimde. Ben haftada bir kez uğrarım gazeteye, olmuştur herhalde daha önce de ufak tefek rahatsızlıklar, öyle bir şeydir belki, ne diye böyle cız etmişti ki içim, duymadan, bilmeden? Önseziymiş meğer, öğrenince anladım sonradan. Kısacık bir süre sonra da uçuverdi aniden.

Yıllar önce, eşim de hayattayken ve cıvıl cıvılken daha, hepimiz coşkulu ve çılgınken daha, günlerce, aylarca hevesle, tutkuyla çalışmıştık birlikte, ‘Anuş’u sahnelemek için. El vermişti yine yürekten, öyle güzel kitapçıklar hazırlamıştı ki bizim için, ‘Anuş’la ilgili tüm bilgileri içeren… Programla birlikte verip, armağan etmiştik değer bilen meraklılara. Birkaç yıl önce elinde kalan son bir-iki kitapçığı bana verip, “Al, bunlar artık sende kalsın” demişti.

Son konuşmamızda ise ben Agos’un yeni yerini yadırgayıp “Henüz bir kişiliği yok” dediğimde, “Kişilik zamanla oluşur, Agos kurumsallaşıyor, önemli olan bu” demişti. Haklısın güzel dostum, ama sensiz beli kırık. Zaman onarsa bile yerin doldurulamaz. Sevgiyle git dostum, özlediklerimize sevgi götür.

 

Link: Bercuhi Berberyan

Son Baron…

Bir halk adamıydı. Bir bilge adamdı. Öyle bir adamdı ki, her kim onu tanıma şansı edinmiş ise, ona kendisini sevmek ve saymaktan gayrı seçenek bırakmamıştı.

Bu dünyadan nasıl bir dinginlik ve vakar içinde ayrıldığını Cumartesi günü Hindistan’da bulunduğum sırada duydum. Bir Yeni Delhi gecesinde, İstanbul’da henüz akşamüstü iken, Tuba Çandar’dan mesaj geldi. Hrant’ın kızı ve torunuyla birlikte ziyarete gitmişler Baron Seropyan’ı.

Son günlerini yaşadığını ailesi, yakın çevresi, dostları, onu tanımış olan herkes biliyormuş. Daha iki-üç hafta kadar önce teşhisi konulan hastalığı inanılmaz bir hızla ilerlemiş. Cumartesi günü evinde salona oturtmuşlar. Şuuru kapalıymış ama aile fertlerinin arasında oturuyormuş işte. Karım, yurt dışından gelir gelmez ve durumunu öğrenir öğrenmez gittiği evinde, Baron’un yanına geçmiş ve kolunu tutarak yanında otururken, dokunduğu kolun giderek soğuduğunu hissetmiş. Herşey on-onbeş dakika içinde olup bitmiş. Ve Baron Sarkis Seropyan, aile fertlerinin arasında, kendisinin adeta vedalaşmak üzere yanıbaşına dizdiği dostlarının arasında çıkmış sonsuz yolculuğuna. Ölümün hayatla içiçeliğini öğretmek istercesine…

sscandar

Bir halk adamıydı. Bir bilge adamdı. Öyle bir adamdı ki, her kim onu tanıma şansı edinmiş ise, ona kendisini sevmek ve saymaktan gayrı seçenek bırakmamıştı.

Surp Vartanans Kilisesi’ndeki o mükemmel koronun ilahîleriyle taçlanan cenaze töreninde Ermenice ve Türkçe çok güzel bir konuşma yapan papazın, “Onun yaşam dönemini paylaşmak bizler için bir şans, ondan artık mahrum kalacağımız için büyük bir üzüntüdür” sözleri tam tamına anlatıyordu durumu.

Feriköy’deki kiliseden çıkıp, kalabalık bir topluluk olarak Ergenekon Caddesi’ni boydan boya yürüyerek gittik Agos’un önüne.

Daha doğrusu eski Agos’un. Agos, kısa süre önce yeni yerine, Hrant Dink Vakfı ile birlikte paylaştığı yeni binasına taşınmıştı. Sarkis Seropyan ise, Hrant ile birlikte var ettikleri Agos’un yer değiştirmesine belli ki razı olmamıştı. Agos’un yeni yerine ilk kez ayak bastığı gün yere yığılmış, hastalığı ilk kez orada ortaya çıkmıştı.

Baron, bizi, Ergenekon Caddesi’nden yürüyen kalabalığı, Hrant Dink’in vurulduğu kaldırıma, eski Agos’un, onun Agos’unun önüne taşıdı. Sakallarının kırçıllarının aşağıda toplananların yüzüne değecek kadar canlı göründüğü ve üzerinde Ermenice-Türkçe “Güle Güle Baron Sarkis Seropyan” yazılı, dev bir fotoğrafının yer aldığı kocaman bir afiş asılmıştı Baron’un her daim kurulduğu birinci kattaki penceresinin önüne.

Yan gözle Rakel’e baktım. Sekiz yılı aşkın süre önce kocasının vurulduğu, anı kitabesinin yerleştirdiği noktanın dibinde bu kez sakin, en gösterişsiz haliyle Sarkis Seropyan için dikilmiş, Baron için yapılan konuşmaları dinliyordu.

İçimden “Galiba Hrant’ın Agos’unun veda toplantısındayız” duygusu geçti. Hrant, o kaldırımda vurulduğu vakit bile öyle bir duygu olmamıştı. Olmamıştı, galiba, Sarkis Seropyan’ın varlığı öyle bir duyguya kapılmaya engeldi.

Agos’ta sol taraftaki koridorun sonundaki oda Hrant’ın idi, ilk odada ise camın önünde Baron Sarkis otururdu. O, orada oturdukça, “kurum” yerli yerinde duruyor gibi gelirdi insana. İnsanoğlu fanidir, kurumlar ise yaşarlar, diye bilirdik.

Onu son kez, son 19 Ocak’ta yani Hrant’ın ölüm yıldönümünde Agos’ta her zaman kurulduğu, o soldan birinci odadaki, pencerenin yanındaki koltukta görmüştüm. “Baron” demiştim, takılarak, “seni görmeden buradan geçer miyim hiç? Bağlılıklarımı bildirmeye geldim!” Tüm halk bilgeleri gibi çok nüktedan, sevecen bir insandı. Her seferinde olduğu gibi sevimli şakalarıyla sarıp sarmalamıştı beni.

İç bilgi olarak galiba herkes farkındaydı ki, Baron’un kendisi “kurum”du. Agos’a ayak basmak demek, Sarkis Seropyan adındaki “kurum”a uğramak anlamına da gelirdi. Sarkis Seropyan, Hrant’a duyduğu dostluk ve inançtan ötürü 60 yaşından sonra, onunla birlikte Agos’un kurucuları arasında yer almış, gazeteciliğe öyle başlamıştı. Yani, şunun şurasında topu topu 20 yıllık gazeteciydi.

Kendisini pek de gazeteci saymazdı. Çok uzun yıllar tesisatçı olarak hayatını kazanmıştı. İyi bir buzdolabı tamircisi olmalı. En iyi bildiği özelliğin, toprak, masal ve destan bilgisi olduğu ve dolayısıyla ihtisasının “adam olmak” olduğu, kendisini birazcık tanıyan hemen herkesin ortak kanaatiydi.

Agos, yeni yerinde yaşayacak olan ve yaşaması gereken bir organizma olarak artık hem Hrant’ın, hem de Baron Sarkis’in geleneğini yaşatmak gibi bir misyon üstlenmişe benziyor.

Yeri dolmaz ama… Nasıl “Ağrıdağı Efsanesi”nden, “Binboğalar Efsanesi”ne Anadolu destanlarına can veren Yaşar Kemal’in yeri dolamaz ise, Sarkis Seropyan’ın yeri de dolmaz.

Celal Başlangıç, T24’te ortak anılarına yer verirken, 2004 yılında birlikte katıldıkları “Masalların Düğünü” adı altındaki etkinlikten söz etmişti. Baron, “Ermenice Masal” üzerine olanın anlatıcısı imiş.

“Bana masal anlatılmadı” diye başlamış konuşmasına. “Bana anlatılan masal, Tehcir’de Karadeniz sahilinde başlayan, Eğin’de süren ve Malatya’da bir yetimhanede noktalanan bir yol hikayesiydi. Annemin, anneannemin, teyzelerimin ve dayımın geçtiği yoldan bahsediyorum. Hep bunu anlattılar bana. Gece uyumam için ninni yerine bunu anlatırdı annem, anneannem. Sonra başka bir ülkede dayımı buldum. O da aynı masalı anlattı bana. Bu masalı size anlatmak istemiyorum, sizi üzmek istemiyorum. Çünkü gerçekten ağır masal” diye devam etmiş.

Etkinlik boyunca bütün masalları anlatmış Seropyan. “Fazilet ve alçak gönüllük anası, üreme ve bereketli sular tanrıçası Anahit’i…

Ermenilerin fırtına, yağmur, bulut, ateş, güç ve zafer tanrısı Vahakn’ı… Ermenilerin en eski tanrılarından Ara ile Asur Kraliçesi Flamiram’ün, yani Semiramis’in öyküsünü…”

Anadolu’nun sonsuz masal bahçesinden Ermeni masallarını kim taşıyacak bu ülkenin gelecek kuşaklarına Baron’dan sonra?

Bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa, ben, artık bundan sonra hiç kimseye “Baron” diye hitap edemeyeceğim.

“Son Baron” gitti.

Agos’un Tweet’i ne güzel ifade etmişti:

“Sarkis Seropyan: Geldi, anlattı, gitti…”

Cengiz Çandar

Link: Cengiz Çandar

Sarkis Seropyan son yolculuğuna uğurlanıyor

Agos gazetesi kurucularından ve Ermenice sayfaları editörü,Sarkis Seropyan için Feriköy Surp Vartanants Kilisesi’nde anma töreni düzenlenecek, ardından da Agos’un eski binasının önünde düzenlenecek anma töreniyle son yolculuğuna uğurlanacak.

radikal

Agos gazetesi kurucularından ve Ermenice sayfaları editörü, Sarkis Seropyan bugün son yolculuğuna uğurlanıyor.

Uzun süredir mücadele ettiği hastalığa önceki gün yenik düşen Seropyan için saat 13.00’te Feriköy Surp Vartanants Kilisesi’nde cenaze töreni düzenlenecek.

Törenin ardından saat 14.00’te Sarkis Seropyan, yıllarını geçirdiği Agos’un eski binasında, Sebat Apartmanı’nın önünde bir anma düzenlenecek.

Seropyan, anma töreninin ardından Şişli Ermeni Mezarlığı’na defnedilecek.

Geldi, anlattı, gitti…

Seksen yıl önce, Sıvaslı bir ailenin ilk çocuğu olarak İstanbul’da dünyaya geldi. Henüz iki yaşındayken öksüzlüğü tattı. Önce Dolapdere’deki Arti Gırtaran’da, sonra Esayan Okulu’nda Muşlu büyük Aziz, Mesrob Maşdots’un yarattığı alfabenin öğrencisi oldu. Öksüzlüğü lise ve yüksek öğrenim görmesine, güzel sanatlar eğitimi almasına elvermedi. İş hayatına atıldı. Soğutmacılık alanında mütevazı bir çalışan oldu.

Sonuna kadar Aziz Mesrob’un takipçisi olarak kaldı. Doymak bilmeyen bir okurdu. Ermeni tarihçiliğinin babası olan Aziz Movses, ölümsüz romancı Raffi onun en sevdiği dostları oldular. Onların aracılığı ile atalarının topraklarına tüm ömrü boyunca bağlı kaldı.

Askerlik yıllarında bu topraklara olan bağı daha da perçinlendi. İlahi bir tesadüfle askerliğini atalarının doğum yeri olan Sıvas’ta yaptı.

Çok genç yaşta aile ‘reisi’ oldu. Hem anneannesine, hem de annesine baktı.

Evlendi, iki çocuk, iki de torun sahibi oldu.

Atalarının toprağı onu her daim çağırdı. 4-5 kişilik küçük bir grupla çıktığı tüm Anadolu gezilerinde, Berç Kamparosyan en sevgili yoldaşıydı. Uzaktaki bir köy kilisesi veya manastırının kalıntıları onun için yegane ziyaret yerleri idi. Muş’taki Surp Garabed Manastırı’na adak ziyaretine giderken, Ganaçyan’ın ölümsüz eserini mırıldanıyordu: “Çangli, muradımı ver bana…”

Yıllar boyu süren geziler ve okumalar ürününü vermeye başladı. İstanbul’daki Ermeni basınının sayfaları onun yeni çalışma alanına dönüştü. “Jamanak”tan “Marmara”ya, “Kulis”ten “Surp Pırgiç”e her gazete ve dergide gezi notları, anıları ve araştırma yazıları yer aldı. Masallar ve kitaplar çevirdi. Bu topraklardaki Türk, Kürt, Alevi ve diğer tüm topluluklarının da Ermeni yazınını tanıması gerektiğine inandı. Kalan yıllarını da bu inanca adadı.

Yıllar sonra kendini iş hayatından emekli etti. Ve ilahi tesadüf bu noktada bir kez daha devreye girdi. Yolu Hrant Dink’le kesişti. Karşılıklı fikir alışverişi sonrası ve başka arkadaşların da desteğiyle haftalık Agos gazetesinin ilk sayısını ortaya çıkardılar. Böylece Agos’un iki Baron’u oldu; Baron Hrant ve Baron Seropyan.

Gazetenin Ermenice sayfalarının editörlüğünü üstlendi. Ofisteki küçük masasının çevresi her daim ziyaretçilerle şenlenirdi. Bu ziyaretçiler her seferinde Anadolu’nun kim bilir hangi köyüne, hangi şehrine, manastırına, aile köklerine, ya da Ermeni geleneklerine ilişkin sorularıyla gelirdi.

Sevgili arkadaşı Hrant Dink’i kaybettiğinde hayatının en ağır darbelerinden birini aldı. Son günlerine kadar Agos ailesinin en kıdemli üyesi oldu.

HAYCAR topluluğunun “gayrı resmi başkanı” olarak her yıl Anadolu gezilerine öncülük etti. İlerleyen yaşına karşın, bu adak ziyaretleri kendisine her seferinde güç katan bir kaynak oldu.

Hayatı boyunca iki ilkeye sadık kaldı;

atalarının onurunu korumak ve adaletsizliğe asla boyun eğmemek.

Ve bugün, 28 Mart 2015 Cumartesi günü, akşam saatlerinde eşim, babamız, dedemiz ve akrabamız

SARKİS SEROPYAN

evinde, ailesi ve sevenlerinin arasında, kısa süren amansız hastalık sonucu temiz ruhunu teslim etti.

‘Baron Seropyan’, 31 Mart 2015 Salı günü, 13:00’te Feriköy Surp Vartanants Kilisesi’nde düzenlenecek cenaze törenini müteakip, Şişli Ermeni Mezarlığı’nda sevgili anneannesi, babası ve annesinin yanına aile kabristanına defnedilecek.

Sevenlerine, kendisine değer veren herkese teessürle duyururuz.

Ailesi

Sarkis Seropyan’ı kaybettik

Agos‘un ilk gününden itibaren Hrant’ın yanındaydı Sarkis Seropyan. Bu ülkenin kara ruhu Hrant’ın sözüne tahammül edemeyip onu aramızdan ayırdığında Agos‘un en eskisi olarak kaldı. Baron Seropyan, bir demirbaş, bir miras, bir ruh, bir tarih… ve Agos‘un havasını bir şekilde solumuş hepimiz için bir dayanaktı, bir kurumdu, onun orada olduğunu bilmek iyiydi, hattâ şarttı. Hastalığı bir anda saldırmış üzerine. Herkes şaşırmış. 28 Mart günü onu kaybettik. Çok şey kaybettik. Görmüş geçirmişliği, olgunluğu, çelebiliği, “ona bir şey olmaz” dedirtiyordu. Tanıyanlar için büyük bir kayıptır. Çok sevdiğim, saygı duyduğum bir insandı. Nur içinde yatsın.

ssumit

Güle güle Baron Seropyan. Seni kötü hatırlayacak hiç kimse yoktur herhalde…

Ümit Kıvanç

 

Link: Ümit Kıvanç

 

Hep soykırım üzerineydi Sarkis Seropyan’ın çocukluk masalları

Daha yolculuklarımız olacaktı; Ermenistan’a, Karabağ’a gidecektik Soykırım’ın 100. yılında. Oysa şimdi seni okyanusların sonsuzluğuna uğurluyoruz. Yolun ışık olsun Sarkis ağabey

Uçağın kalkmasına neredeyse dakikalar kalmıştı.

Koşa koşa daldık Erivan Havaalanı’ndan içeri.

Bir haftalık Ermenistan gezimizin ardından gittiğimiz Dağlık Karabağ’dan dönerken arabamız buzun üzerinde uçmuş, geçirdiğimiz kaza nedeniyle uçağa geç kalmıştık.

Büyük bir kalabalık vardı önümüzde.

Bir kaçırdık mı uçağı, en az dört gün sonra dönebilecektik İstanbul’a.

İşte o anda, önce gök gürlüyor sandım, meğer Ermenice bağırıyormuş.

Tek anladığım sözcük “Karabağ” olmuştu.

Sarkis Seropyan’ı duyan kalabalık birden bire Musa’nın asasını görmüş Nil Nehri gibi yarıldı.

Alkışlarla, ıslıklarla patlayan bir tezahüratın içinden geçip  kendimizi uçağın giriş kapısında bulduk.

Kan ter içinde kalmıştık ama sormadan edemedim:

“Ne diye bağırdın da millet birden bire yol verdi bize?”

Uçağa da yetişmiş olmanın verdiği rahatlıkla güldü.

“Karabağ’dan geliyoruz, dedim.”

Anlaşılan o ki, çatışmaların yeni bittiği bir süreçte, içimizde tek Ermeni olan Seropyan’ın Karabağ’dan geldiğimizi söylemesi, alanda bulunanların bizi “Karabağ gazileri” sanmasına yol açmış, bu yüzden kaçırmak üzere olduğumuz uçağa büyük bir tezahüratla bindirilmiştik.

Aslında yola çıkış nedenimiz bir haftalık Ermenistan gezisiydi.

Hürriyet’ten Sebati Karakurt, Milliyet’ten Nazım Alpman, Agos’tan Sarkis Seropyan ve Radikal’den ben…

Ekibin içinde tek tanımadığım kişi Sarkis Seropyan’dı. Yola çıkmadan önceki bir buluşmamızda, “Sarkis ağabeyi çok seveceksin, adam gibi adamdır” demişti Hrant Dink.

1999’un Aralık ayında bir haftalığına başlamıştı Ermenistan yolculuğumuz.

Gezi bitmişti ama biz gazetecilik aşkıyla “Dağlık Karabağ’ı da görmek istiyoruz. Her gün Dağlık Karabağ haberleri dinliyoruz, okuyoruz. Bu kadar yakınına gelmişken dönmeyiz” diye tutturmuştuk.

Ermenistan yetkililerinin “Yapmayın, savaştan yeni çıktı Karabağ, Türk silahları da vardı, Türkiye’den gelen savaşçılar da. Başınıza bir iş gelir” demeleri de bizi caydırmamıştı.

Ermenistan’dan Karabağ’a uzanan, koşuşturmalı, kazalı bir yolculukla başlamıştı Sarkis Seropyan’la  dostluğumuz.

ssoldcb

Anlatılmayacak kadar ağır bir masal

2004’ün Mayıs ayıydı. İstiklal Caddesi’nden İmam Adnan Sokağı’na girdik Seropyan’la.

Arada sırada  yaptığımız buluşmalardan biriydi. Ama önce Tiyatro Seyr-i Mesel Sanat Atölyesi’ne gidecektik.

“Masalların Düğünü” adı altında bir dizi etkinlik düzenlenmişti. İlk etkinlik “Kurmançi Masal”dı. İkinci etkinlik ise “Ermenice Masal” üzerineydi ve anlatıcı Seropyan’dı.

“Bana masal anlatılmadı” diye başladı Seropyan konuşmasına.

“Bana anlatılan masal, tehcirde Karadeniz sahilinde başlayan, Eğin’de süren ve Malatya’da bir yetimhanede noktalanan bir yol hikayesiydi. Annemin, anneannemin, teyzelerimin ve dayımın geçtiği yoldan bahsediyorum. Hep bunu anlattılar bana. Gece uyumam için ninni yerine bunu anlatırdı annem, anneannem. Sonra başka bir ülkede dayımı buldum. O da aynı masalı anlattı bana. Bu masalı size anlatmak istemiyorum, sizi üzmek istemiyorum. Çünkü gerçekten ağır masal.”

Etkinlik boyunca bütün masalları anlattı Seropyan.

Fazilet ve alçak gönüllük anası, üreme ve bereketli sular tanrıçası Anahit’i…

Ermenilerin fırtına, yağmur, bulut, ateş, güç ve zafer tanrısı Vahakn’ı…

Ermenilerin en eski tanrılarından Ara ile Asur Kraliçesi Flamiram’ün, yani Semiramis’in öyküsünü…

Ama bir türlü anlatmadı çocukluğunun “gerçekten ağır masallarını”.

Doktor dedesi öldürülüyor

Baş başa kalınca dinlemek istediğimi söyledim, insanları üzmemek için anlatmadığı “masal”ı.

Ağır bir hüzünle ama, yaşanmışlıklardan damıtılmış bir bilgelikle dökülmeye başladı sözcükler ağızından.

Seropyan’ın o akşamki etkinlikte anlatmadığı masal 1900’lü yılların başında Gümüşhane’de

başlıyordu.

Anne dedesi Paranok Avadisyan askeri doktormuş.

İstanbul eşrafından bir adamın Hasköylü kızıymış anneannesi Zaruhi.

Küçükken Rum okuluna gitmiş. Bu yüzden Gümüşhane eşrafı geceleri doktor Avadisyan’ın evinde toplandıklarında karıkoca aralarında Rumca konuşurlarmış; “Çayı demledin mi, kahve ikram ediyor musun” gibisinden.

1899’da evlenmiş Paranok ile Zaruhi.

1900’de Sarkis’in dayısı Bağdik doğmuş. 1908’de de annesi Nuart-Roza. Sonra küçük teyzeleri… 1915’te “tehcir”e başlarken Mutasarrıfın emriyle öldürülür doktor Paranok.

Sarkis’in anneannesi Zaruhi, bir erkek, iki kız çocuğu ile birlikte sürgüne gönderilir.

Ermeni kafilesi Eğin üzerinden Suriye’ye doğru yola çıkarken Zaruhi en küçük kızını da komşuları “başefendi”ye bırakır.

sshastane

Hayat kurtaran şaka

Kafile Eğin’e geldiğinde karakolda görevli polisler Zaruhi’nin Rumca konuştuğunu duyunca “Siz Rumsunuz. Bunu kanıtlayın, sürgünden kurtulun” derler.

Bir telgraf çekilir Gümüşhane’ye; “Doktor Paranok Avadisyan’ın ailesinin Rum olduğunun işarı” diye.

Ancak cevap gelmez.

Bu arada birlikte geldikleri kafile yola devam eder.

Yalnızca Avadisyan ailesi kalır Eğin’de. Yani bugünkü Erzincan’ın Kemaliyesinde,

Bu kez iki katı para ödenerek ‘cevaplı telgraf’ çekilir.

Cevap “Evet Rum’dur” diye gelir.

Aslında karıkoca aralarında Rumca konuşurken doktorun evinde toplanan Gümüşhane eşrafının “Eşiniz Rum mu?” sorusuna doktor Paranok’un şaka olsun diye verdiği “Evet” yanıtı kurtarmıştır hayatlarını.

Bir yıl kadar Eğin’de ağaçların arasında yaşarlar. Terk edilmiş evlerde buldukları yiyeceklerle karınlarını doyururlar.

Aile sonunda Malatya’daki Amerikan Yetimhanesi’ne yerleştirilir.

“Anneannem öğretmenlik yapmış orada. Annem daha küçük, yedi yaşında. Aile yetimhaneye yerleşince o sıralar 16 yaşında olan dayım Bağdik ‘Beni almazlar’ diye ayrılmış yanlarından. Zaten annesinin ve kardeşlerinin de son görüşü bu olmuş. Annem yetimhanede protestan eğitimi almış. Ölene kadar da bu nedenle hep gece gözlerini kapatarak dua etti. Kendi evlatları yetmezmiş gibi Gürün tarafından gelen kafilede bütün ailesini yitiren bir kız da gelip anneanneme ‘Kimsem yok, ben senin kızın olayım. Çocuklarına bakarım’ demiş. Yola çıkarken en küçük çocuğunu komşuları ‘başefendi’ye bırakan anneannem de kabul etmiş bunu. Sonra İstanbul’a dönerlerken 1918’de Sivas’ta bir Ermeni usta ile evlendirmişler ‘sonradan olan’ teyzemi. O teyzem bana gerçek teyzelik yapmıştır. O ve çocukları öz akrabalarım gibi kalmıştır. O teyzem birkaç yıl önce Fransa’da öldü. Anneannem ile annem İstanbul’a döndükten sonra Mahmutpaşa’da trikotaj atölyelerinde çalışıyor anneannem.”

Öykünün burasında bir soluk alıyor Seropyan. “Anneannem hayatında kimseye beddua etmemiştir” diyor, “Bir tek kocasını ölüme gönderen mutasarrufa beddua etti. O adam da Cumhuriyet’in ilanından sonra İstiklal Mahkemesi’nde

idama mahkûm edildi ve Beyazıt Meydanı’nda asıldı.”

Çerkes Ethem’i Anadolu’ya kaçıran Bağdik

İstanbul Radyosu’nun kurulmasından sonra çok aramışlar, tehcire giderken komşuları “başefendi”ye verdikleri küçük teyzelerini. “Başefendi”nin adıyla radyodan sürekli anons ettirmişler ama bulamamışlar.

Malatya’da yetimhanede ailenin yanından ayrılan dayısı Bağdik’in öyküsüne gelince…

“Dayım açıkgöz bir adam. Kaçak göçek, asker kıyafetleriyle Trabzon’a kadar gidiyor. Gemiye binip İstanbul’a kaçıyor. Zengin olan anneanesiyle dedesini bulacak. Ancak onlar bir süre önce ölmüşler. Köprü altında yatıyor. Sonra İstanbul’u işgal eden İngilizin yanında iş buluyor. Deniz motorunda çımacılıktan kaptanlığa kadar yükseliyor. Hatta Kurtuluş Savaşı’na katılmak isteyen Çerkez Ethem’i tekneyle İstanbul’dan Anadolu’ya kaçırıyor. İşgal orduları çekilirken ‘Sen de bizimle gel, yoksa başın belaya girer’ diyor İngilizler. O da Yunanistan’a gidiyor. Yani 25 yaşından sonra yeni bir hayat kuruyor kendisine Yunanistan’da. Hatta bu arada Yunanistan’a kaçan Çerkez Ethem gidip buluyor dayımı. Oturup konuşuyorlar.”

Bağdik, önce Anadolu’da, sonra da Yunanistan’da kendine iki ayrı yaşam kurduktan sonra bir üçüncüsünü daha gerçekleştirir.

Yunanistan’da işleri iyiymiş Bağdik’in. Kamyonları falan var. 1946’da Ermenistan nüfusunu artırmak için sınırlarını açınca satmış bütün malını mülkünü. Altına çevirmiş. O altınları da bir borudan yaptığı asasının içine doldurmuş. Ver elini Ermenistan…

Açlık, sefillik var Ermenistan’da. Her hafta bir altın bozdurup üçüncü bir hayat kuruyor kendisine. Anneannesinin ve annesinin bir daha göremediği dayısı Bağdik’i gidip buluyor Ermenistan’da Seropyan.

“Gidip oturdum karşısına. Bana anlatmasını istedim Eğin’de, Malatya’da yaşanılanları. Anneannemin, annemin anlattıklarını kelimesi kelimesine aynen tekrar etti bana sabaha kadar. Her şey aynen örtüşüyordu. Söz birbirliği yapacak halleri yok. Ama aynı şeyleri, neredeyse aynı kelimelerle anlatıyorlar yaşadıklarına ilişkin. Bu yüzden şimdi bana kimse yaşananların yalan olduğunu iddia etmesin.”

‘Soykırımı tanımaktan mahkumiyetine…‘

İşte bu “masal”dı çocukluğundan beri Seropyan’ın peşini bırakmayan.

Büyüdükçe de onunla birlikte büyüdü bu acı ve ağır “masal”.

Yoksul bir ailenin çocuğu olarak Seropyan ortaokuldan sonra çalışmaya başlamıştı .

Anneannesi ve annesi ile tek göz bir evde yaşıyorlardı.. Evi hizmetçilik yaparak geçindiriyor anneannesi.

Bir buzdolapçının yanına çırak olmuştu Seropyan. İşleri geliştikçe Tarlabaşı’ndaki tek oda yoksul evi, iki odalı, daha derli toplu bir konuta dönüşüyor. Sonra kendi işini açıyor Seropyan. Ama bu arada sürekli okuyor. Ermeni gazetelere yazılar yazıyor. Çeviriler yapıyor.

1995’te yani tam 60 yaşından sonra Hrant Dink’le kesişen yolları Seropyan’ı gazeteciliğe, Agos’un kuruculuğuna, Ermenice sayfaların editörlüğüne kadar götürüyor.

Hrant Dink’in Ermeni soykırımını tanıdığına ilişkin yazısı nedeniyle Arat Dink’le yargılanmıştı Şişli 2. Asliye Ceza Mahkemesinde.

Hrant’ı ölüme götüren o lanet 301. maddeden, ertelemeli bir yıl hapse mahkum olmuştu.

Sonra “Akıllı Tahta” başlıklı bir yazı yazmıştı 2007’nin Kasım’ında. Hrant Dink’in mahkum edilmesini eleştirmişti.

Bu kez suçu “Türklüğü aşağılamak” ve “yargıyı etkilemeye teşebbüs etmek”ti.

Gerçi bu “suçtan” beraat etmişti ama, hiç umurunda değildi mahkum olması ya da olmaması.

Çünkü o çocukluğunda hiç masal dinlememişti.

Soykırım üzerineydi onun çocukluk “masalları” ve hiç peşini bırakmamıştı bu “masallar”.

O yüzden hiç kimse ona “yaşananların yalan olduğuna” dair “masal” anlatamazdı.

Hatta bu Seropyan’ın “masal”ı üzerinden bir de plan yapmıştık.

Ermenistan’a, Erivan’a, hatta Dağlık Karabağ’a gidecektik, Nisan’ın 24’ünde, Soykırım’ın 100. yılında…

Meğer çok yakın bir yere gitmek üzere yapmışız planımızı.

Şimdi Sarkis Seropyan’ı çok daha uzun bir yolculuğa, okyanusların sonsuzluğuna uğurluyoruz.

O kadar eminim ki onun bu yolculuğa, bir gün bütün insanların gerçekleri öğreneceklerine ve kabul edeceklerine dair bir “masal” a inanarak yola çıktığına…

Güle güle Sarkis ağabey, yolun ışık olsun…

Celal Başlangıç

 

Link: Celal Başlangıç

Sevgili Sarkis

Bir yazının, en azından edebi açıdan düzgün bir yazının giriş, gelişme ve sonuç bölümleri olur. Kısa süren okul maceranda bunu öğrenememiş olabilirsin ama bir hayat süren kendi maceranda, kendi eğitimini kendi tamamlayan bir buzdolapçı ustası olarak, hadi olmadı sonradan olduğun gazeteci sıfatınla bunu kesin öğrenmişsindir. Bize okulda kafamıza vura vura öğrettiler bunu. Öğrettiler de ne oldu? Giriş ve gelişmesi olmayan bir sonuçtan başlıyoruz yaşamaya senin gidiş maceranı, tüm dilbilgisi kurallarının ihlali eşliğinde. Darmadağın kafalarımızın kağıda dökümünün de düzgün olamayacağı aşikar…

sarkis-garine

Giriş: Dördüncü evreye gelene kadar bahsetmediğin kanserin teşhisi

Anlayamamışız… Anlat(a)mamışsın… Ocak ortası, hayır, tam olarak Ocak 19’unda başladığın “midemde bir ağrı var, ama Manişağa söylemiyorum, üzülmesin” söylemlerinin son hali, 16 Mart Pazartesi günü, hani o sadece bir sayı çıkarıp sonra tetkikler için Şişli Etfal’in yollarını aşındırdığın haftadan sonra, günübirlik uğrayıp birden “sustuğun” o gün, benimle telefonda 10 dakika boyunca konuşmaya çalışıp sustuğun, “ha Garine tun es, ha ıse, ayo…” dışında, nefes nefese nasıl zorlanarak söylediğini hissettiğim “hiç keyfim yok bugün” cümlesi oldu.

Önce kızdın sandık. Taşınmaya kızmış olamazdın. Çünkü çok ama çok uzun bir zamandır bana şevkle anlatıyordun yeni yeri. Konferans salonunu, kütüphaneyi, kütüphanedeki kitapları düzenlemek için Beyrut’tan gelen çocuğu, yeni binayı… Gözümün önünde zaten anlattıklarınla “yeni yer” henüz görmemiş olsam da, muhtemelen hiç görmek istemiyor olsam da.

Sonra yorgunsun sandık. Ben telefonda çok üzgünsün sandım. Ağlamaklıydı sesin bana.

Meğer konuşamıyormuşsun. Sonra 1 hafta boyunca, sen konuşmaya, dilinden dökülemeyen kelimeleri zorla çıkarmaya çalışırken, ellerin başında, alnında, gözlerinde o hallerini gördüğümde anladım… Özellikle telefonda cevap vermekte zorlanıp tekrara, yanlış kelimelere düştükçe zorlanan o dilinden çıkmayan kelimeler, cümleler, ömrünün son yıllarını anlatmaya adamış bir adamı nasıl delirtir, en büyük deşarj şekli anlatmak olan bir masalcıyı nasıl aciz kılar işte ben o zaman gördüm gözlerimle…. Görmek acıydı, ama ızdırabını anlayıp da bir şey yapamamak inan ondan da acıydı.

Çok sustun ondan sonra. Bir daha konuşmayacakmış gibi sustun. Çok değil iki gün sonra yanındaydım. Gelmeye çok korktum açıkçası. Maalesef haddinden fazla zeki bir adamdın ve muhtemelen beni gördüğünde aklına ilk gelecek şey “ölüyorum da mı kız geldi çoluk çocuğunu bırakıp?” ki biliyorsun, yayamın cenazesine bile gelememiştim “çoluk çocuğumu bırakıp”. Bunu bile göze aldım da geldim. İçeri girdiğimde doktor Erdinç bey muayene ediyordu seni. Geldim, sarıldık sarmalaştık yıllardır görüşmemişiz gibi. Kemiklerini hissetti ellerim ilk kez hayatımda. Kürek kemiklerin kollarıma battı sana sarıldığımda. Beni gördüğünde gülen gözlerin olmasa hüngür hüngür ağlamaya başlayacaktım ne oldu sana diye. Tuttum kendimi. Susman psikolojik mi anlayabilmek için çok basit bir soru sordum. “Eee ov egav aysor?”. Cevabın açık ve netti. Gözlerinle doktoru göstererek “Ov bidi ka, as hayvanatı egav”. Bu kısacık ilk cümlenle aslında bana “Bana bak… Nereden, kimden çıktığını unutma sakın, ve sakın beni denemeye kalkma!” dedin. Anladım ben seni. Ondan sonra merak ettiğim her şeyi açık açık sordum sana hiç teklemeden. Sadece bildiklerimi anlatırken biraz tekledim sana. O kadarına da lütfen müsaade et, zorlanmak da insanlar için ve inanmayacaksın ama ben de insanım!

Teşhisin, araya giren tanıdıklar sağ olsunlar, çok kısa sürdü. Daha doğrusu zaten malumun ilanı gibi oldu son biyopsi raporun. O hayvanat dediğin Dr. Erdinç zaten teşhisi, algıları çok kuvvetli birisi. Her dediği adım adım çıktı. Aslında tam da kitaplardaki gibi oldu teşhisin. Kitap gibi adamdın ya, düzgün yazılmış bir kitap gibi de aşikardı hastalığının aşamaları. Bir tek şey önümüze taş koydu, korkunç yüksek bir ağrı eşiğin varmış. İkinci, hadi bilemedin üçüncü evrede dayanılmaz ağrılarla ortaya çıkan pankreas kanseri, sen ah dediğinde zaten dördüncü evredeymiş. Ve son gününe kadar minosetle idare ettik, bırak morfini, parasetamolden bir gıdım ileri gidemedik.

Araya giren tanıdık diyordum. Eğer Ani Tantiğim olmasaydı, muhtemelen sen son biyopsiyi bile yaptıramamış, teşhisinden bihaber gitmiş olacaktın. Hani derler ya, dostlar sağolsun, aynen öyle olsun işte.

img_20141011_200102

Gelişme: Hastane haftamız

Benim geldiğim akşam, bu susmanı, daha doğrusu konuşamamanı pek hayra yoramadığımızdan, Dr. Erdinç’in önerisiyle “bir MR’a sokalım” dedik. Çarşamba akşamı yine “tanıdıklar sağolsun” hemen doktorlarla, başhekimle görüşüldü. Perşembe sabahı gelsin dediler. Ama daha önemli bir şey vardı. Artık ilgilenmediğin cep telefonuna bir sms gelmiş. Şişli Etfal’den. Biyopsi raporun çıkmış. Gecenin bir yarısı internetten herkesi, her şeyi zorladık. Olmadı, ulaşamadık rapora. Perşembe sabahı apar topar önce Etfale gidip dörde katlanmış bir A4’teki ölüm fermanını okuduk yarısını anlar yarısını anlamaz halde. Sonra bizim hastaneye gittik. Ve “iyileşme” sandığımız gidiş sürecin başladı. Önce çok kızdın bize, küstün. İlk 2 gün sancılıydı. Yemekler tatsız tuzsuz, ilaçlar acı, hemşireler haşin, doktorlar kötü, her şey kötüydü. Sana göre elbette. Bu konudaki tek hemfikir olduğumuz nokta, yemeklerin tatsızlığıydı. Koskoca gurme Seropyan’a tuzsuz yemek verilmez! Çarpılır insan. Doktorunla konuştum, “Yahu merelıs bak doktor, bu adama işkence etmeyin ne olur, adam bildiğin gurme, n’olur buna azıcık tuz verin. Tansiyon ilacı alıyor nasılsa.” dedim. Resmen yalvardım adama. Öncesinde de hani olur da izin vermez diye ben tuz stokladım odanda, sakladım çekmeceye çaktırmadan. Ama doktorun gayet insaflı çıktı, günde 1 grama izin verdi. Kalan 2 gramı da ben kaçak tuzlarla telafi ettim. Gözünün önünde döküyordum tuzu, inan diye. Çünkü o kadar inanmaz haldeydin ki. Haklıydın da. Ama inan yalanım yoktu, sadece eksik anlattım, ki son gün de eksik anlattıklarımı da tamamladım, vicdanım rahatladı.

Küstün dedim ya, şahit tuttum kendime. Yemin ederim biliyordum küstüğünü. “Yazın mangal yapacağız Baron, hadi iyileş…” dedi Gökhan. Boş boş baktın. Boş değil gayet doluydu aslında. Kısaca “hadi oradan sen de, yazı göremeyeceğim ki ben” dedin sen gözlerinle, okudum ama görmezden geldim, görmek istemedim, inanmak istemedim, ondan. Sonra ben atladım tabii mangal duyunca durur muyum? “Aaa ben de geleceğim çocuklarla yaza yaşasın mangal…” deyivermişim. Sonra, biliyorum ya olacakları, gözlerine baka baka sordum “Gelebilir miyim?”. Önce kaşların kalktı sorar gibi, düşündün, kaşlarını iyice kaldırdın hayır dedin resmen. Sonra “Peki, çocuklarla Boğos gelsin mi mangala?” diye sordum. Hiç düşünmeden kafanı salladın, gelsinler manasında. Şahidim var, Kemal Gökhan Gürses ve Özlem Dalkıran. Bu da böyle biline… Söz uçar yazı kalır ya, bu da kalsın burada. Yok hayır kırılmadım, bilirim, bensiz rakıya mangala razı gelmez o yumuşacık kalbin. Ama geyiğin boynuzunu uzun süre iyi de kırdık “bu adam beni mangala istemiyor, damatla torunları istiyor” söylemiyle.

Bir de Cumartesi ve Pazar günkü gezmelerimiz ve ziyaretçilerimiz pek keyflendirdi bizi. Ha bir de Newroz. Cumartesi berber geldi. Sinekkaydı traş etti top sakalından kalan yanaklarını. Ellerine sağlık cillop gibi oldun misafirler gelmeden. Sonra giyindik kuşandık, hemşireye çaktırmadan da serumun musluğunu azcık açtık ki çabuk bitsin, sen de böylece kendine geldin, yüzün güldü. Gelen gidenle eğlencemiz pek hoş oldu. Ama özellikle koridordaki koltuklara oturup, hastalığının sebep olduğu dalgınlıkla camdan görünen, karanlık basınca üzerinde kırmızı ışıklar yanıp sönen o üç gökdelen o kadar güldürdü ki bizi… Pazar günü sabahın köründe geldik hastaneye. Kapıya kadar yayılmış Newroz şenlikçileri o kadar rengarenk o kadar şahane duruyordu ki, üşenmedim iki puşi aldım. Birini attım çantama, diğerini boynuma. Çokbilmiş oğlun “kızım almazlar hastaneye seni böyle manyak mısın nesin?” diye uyarsa da dinlemedim. Sabahın 8inde, yememiş içmemiş güvenlik görevlileri, 4 gündür aşındırdığım girişte önüme atladılar “nereye?” diye. Bende cevap hazır “Babama, ne vardı?” Politik ve polisiye konularda benden tırsık olan oğlun “hasta ziyaretine” diye düzeltince içeri girmemize izin verdi güvenlikçi şekilci abi. Sonra da, son fotoğraflarımız olduğunu bilmeden puşili anlarımızı ölümsüzleştirdik, asıl ölümün bu kadar yakın olduğunu bilmeden… Çok yakınmış şerefsiz…

Hastane süreci elbette ki sadece neşeli anlardan ibaret değildi. Koluna takılı serumun asılı olduğu direk hareketlerini engelledikçe, kolundaki iğne uyumana mani oldukça kızıyordun bana seni hastaneye yatırdım diye. Ama çarem yoktu… MR’da beynindeki onlarca emboliyi gözlerimle gördüm ben. O embolileri dağıtıp ya da bir noktaya toparlayıp, ani oluşup kansere gol atacak pıhtıyı engellemek için kortizon vermeleri gerekiyormuş. Diyabetik olduğun için ve pankreas da iflas ettiği için şekerin de fırlayabilirmiş. Çaresi vardı elbette, o beyaz saçlı tonton doktor “şeker yükselirse insülin veririz yaaa ne dert edeceğiz, ne var ki şekerde?” dedi. İşte bu yüzden kaldık hastanede Baron Seropyan. Ve aynı söz verdiğim gibi, Salı günü de çıktık geldik eve. Sen AGOS’a gitmek istedin. Gerçekten istedin ama maalesef ödemler, pankreas, karaciğer, safra kesesi, midendeki “yumuşak dokulu zararsız(!) kütle” müsaade etmedi. Salı girdiğin evinde huzur içinde geçirdin son günlerini. Ağrı eşiğin o kadar yüksekmiş ki, morfinlerle kıvranan insanların geçirdiği dönemi sen minosetle kotardın…

takvim

Sonuç: Son

Evet, dolu dolu geçirdin yıllarını, bu da züğürt tesellimiz olsun. Son günlerini bile dolu dolu geçirdin. Efendiliğinden bir şey kaybolmamış; farkındaydın çünkü ve an be an arkanda kötü anı bırakmamak içindi çaban. En sevmediklerinle bile güler yüzle konuştun, kelimeler çıkamasa da ağzından sesli olarak, gözlerinle konuştun susarak. Nasıl demiştin Rakel’e? “Bazen susmak, konuşmaktan daha çok şey anlatır.”

Elden ayaktan düşmek, aklın gayet başındayken “bunadı” damgası yemek istemedin çünkü, farkındaydım. En baba onkolog profesör, dördüncü evredeki pankreas kanseri için, sadece acıları hafifletecek en zararsız ilaç tedavisini önerirken ben az da olsa umutlandım, sana anlattığımda ise gülerek tamam dedin, kabul ettin tedavi olmayı hastane koridorunda. Müdahale edemeyeceğimizi biliyordun çünkü.‎ Yine geçtin dalganı ölümle. “Ben gidiciyim” derken biliyordun gideceğini bal gibi, kaldı ki, ne yazık ki kandıramayacağımız kadar zeki, bizden gayri kimsenin anlayamayacağı kadar aklı gayet başındaydın. Aman iyi, gidecektin, anladık, ama kanserden de gitmedin, yenik düşmedin o halta. Emboli götürdü seni.

ssms

Ama ne temiz ölüm…

Tûba Abla (Çandar) ziyaretindeymiş. Birden ellerin soğumuş. Terlemeye başlamışsın. Hani ecel teri var ya, o gerçekmiş işte. Kaçınılmaz sona sevdiklerinle huzurla kavuşmuşsun sessizce.

Günler önce, senin iyi olmadığını söylediklerinde, kendimi bir kabusun içinde hissetmiştim. Sanki uyanacaktım, ter su içinde, bir ferah oh çekecektim bitti diye. En kötü yolculuğum sanmıştım sana ilk gelişimdeki o Zürih-İstanbul uçuşu. Meğer kabusun en son penaltısı bu gelişimmiş. Bildiğin cenazene geldim ya hu ötesi var mı?

Daha 80. doğum gününe sürpriz parti yapacaktık, haftaya çocuklarla gelecektik, bekleyecektin…

Çantamı boşaltırken yan cepten senin yeşil 0.5 kalemin düştü, ajandanın üstündeydi, birşey yazmak için yürütmüşüm. Görsen nasıl kalaylardın “ulan memlekette kalem mi kalmadı benimkine konuyorsun?” diye… Bense doktorların söylediği her bir şeyi o kalemle not aldım kah telefonda kah karşılıklı konuşmalarda. Sanki üstünden silgi geçince silinecekmiş gibi herşey. Şaka gibi hersey. Hala kalkıp, ”bak, ayaktayım yine” demeni bekliyordum umudu sıfırlamışken bile.

Hep düşündük yıllardır karı koca, ara ara da dillendirdik karşılıklı. Ya birine “bir şey olursa” ne yapacak, nasıl söylenecek bana. Düşünceli adammışsın, hazırladın sona bizi. Ya da senin niyetin oydu ama kısmette hazır olmamak varmış henüz gidişine. Çarşamba geri döndüm. Cumartesi akşamüstü aldık haberi. Çıldırmanın eşiğini çoktan aşmışken ben, kendimi paltomu ayakkabılarımı giymeye çalışırken buldum. Kesik nefesimle son kelimelerimi söylemeye çalışır gibi “gidiyorum ben, babama gideceğim” diye sayıklıyordum en son hatırladığım bu en azından. Sonra bir sakinleşme süreci başlamak zorunda kaldı. İki el kadar bebe vardı evde çünkü, ölüme daha hazırlıklı, daha kabullenmiş ve benden daha olgun. Okulda öğrenmiş büyük torunun, duyunca bana sarıldı “ölüm çok kötü ama ölüm de hayata ait mamacım” dedi. Yok hayır sukoyvermedim. Gayet metanetliydim. Ta ki Pazar akşamı eve girene kadar. O yolu nasıl geldim hatırlayamıyorum ama eve girdiğimde salon hınca hınç dolu, arka planda senin sesin, korkunç bir ortam vardı. Millet gözleri kıpkırmızı, ayaklarda galoşlar, gelip gelip bana sarılıp ağlayanlar, ne olduğumu şaşırdım. Ben herkes sarılmayı bitirse de odana gelip seni görsem diye düşünürken birden aramızda olan sana ait tek şeyin, laptopun hoparlöründen gelen sesinin olduğunu fark ediverdim.

Sonra hazırlık süreci başladı. Hangi kilise, kaç kokart, kaç papaz, kaç kahve, kaç paket pötibör bisküvi…

Şimdi ise, sırtımı yasladığım çınarın yokluğunun hissettirdiği bir sırt ağrısı; içimdeki o kocaman boşluğun yarattığı kalp ağrısı; ve engel olamadığım, geciktiremediğim bir ölüm, tıpkı diş ağrısı…

Çok bekletmeyiz seni merak etme, iki sallan üç oyalan, su gibi geçer zaman… Sensiz azcık üşürüz, bolca öksüz hissederiz, ama tornunun dediği gibi ”ölüm de hayata ait”, bir şekilde idare ederiz….

cizim

PS: Nasıl sinir olurdun sana Sarkis dememe ama… ‘Anam mısın gınkamayrım mı?’ diye de sorardın. Al sana bu son ‘Sarkis’im olsun…Hadi çüz…

Bir PS daha: Ne çok sevenin varmış leyn… Porigıs tzav mıdav…

Aklıma bişi daha geldi: cümle alemi gezdirdin, bi beni biyerlere götürmedin ya, alacağın olsun…

ssmseski

eski  pokrig

aretgicir

pacaci

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑