Ara

Sarkis Seropyan

Sarkis Seropyan'ın Ardından

Kategori

Ardından

Sireli Seropyan akhparigıs,

RAKEL DİNK

Duydum ki hastasın ve beni görmekmiş arzun. Koştum geldim.

Her zamanki gibi derin keder, acı, saygı ve sevgi ile baktın, baktın. Düşündün ve yine düşündün. Hep ben konuştum, izninle dua ettim, 19. mezmuru okudum. Ölüm ve ölüler hakkında, yaşam ve Mesih’in ikinci gelişi hakkında konuştum. Saatler geçti. Hiçbir şey konuşmadın. Manuşak Kuyrig’le biraz ağlaştık, dertleştik. İşte geç oldu, çok gelenler de oldu, artık kalkayım. Bir söz, bir şey demedin bana. O derin ve bilge bakışınla, “Her zaman söz söylemeye gerek yoktur” dedin ya, çok haklısın. Sözsüz de çok şey söylenir, 19. mezmur gibi.

“Gün güne söz söyler,

Gece geceye bilgi verir,

Ne söz geçer orada, ne de konuşma,

Sesleri duyulmaz.

Ama sesleri yeryüzünü dolaşır,

Sözleri dünyanın dört bucağına ulaşır.” (Mez 19:2-4)

Onca bilgiye, akla, hafızaya rağmen, o kadar halim ruhlu ve alçakgönüllü oldun ki, etrafındakilerin ve her birimizin sevgisini ve saygısını anlatılamaz bir ölçüde büyüttün.

Atalarına ve tarihine olan derin sevginle ve hasretinle büyük bir çınar oldun. Genç yaşlı herkes, gölgenin farkındaydı. Varlığın herkese yetişiyor ve yetiyordu. Herkese emek verdin. Yaşına rağmen o kadar ani ve kısa sürdü ki hasta olma halin herkesi şok etmiş, şaşkınlık içindeler.

Varlığın hep özlenecek.

Hatıran her daim taze kalsın. Bütün sevenlerine Kutsal Ruh’un tesellisini ve gücünü diliyorum. Sonsuz saygı, sevgi ve dostlukla…

 

Kaynak: AGOS – Rakel Dink

Hayatımın iki Sarkis’i…

yasarkemal

KAZAROS ÇERKEZOĞLU 

Yaşamımda iki Sarkis yer almıştır; biri babam Sarkis Çerkezoğlu, diğeri ustam Sarkis Seropyan. İkisini de kaybettik.

Onlar çok yakın iki dosttular. Aralarında bir baba-oğul, bir talebe-öğretmen ilişkisi vardı. Daha da önemlisi, dava arkadaşıydılar. İkisi de enternasyonalistti. Birbirlerine ‘adaş’ diye hitap ederlerdi. Ben de, bu birlikteliklerine yarım asırdan fazla tanıklık edip, onlardan çok şey öğrendim.

Usta! Biliyorum ki bu birikimleriniz için tahsil gerekmezdi, insanca düşünmek yeterliydi. Bizler de sizlerin insani eğitimleri sayesinde bugünlere geldik.

Elini taşın altına koyan yiğit bir Ermeni’ydi ustam. Ermenilerin bilinçli bir temsilcisiydi. Halkların acılarını hep yüreğinde hissetti. 1915 trajedisine değinmekten çekinmeyen, ama halkların kardeşliğine de inanan bir insandı.

Devamlı araştırdı ve yazdı. Anadolu Ermeni halkının gerçeklerini insanlara iletmek için didindi durdu. Onun bu çabasının boşa gitmediğine yürekten inanıyorum.

Ustamın iki kimliği vardı: Buzdolapçı (Kami) ve gazeteci. Kardeşim Hrant’la birlikte Agos’un o zor günlerinde vermiş olduğu mücadeleyi en yakın bilenlerden biri olarak, ikisinin de aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyorum.

Sessiz Ermeni’nin sesi oldular. Sağ olsunlar. “Sevilmeyi istiyorsan önce sevmeyi bileceksin” şiarıyla, kalplerdeki yerlerini aldılar. Vücut dünyaya gelir ve ölür ancak fikirler yaşamaya devam eder. Varbed! Sonsuzluğa uzanan yolculuğun başladı. Ancak bize bıraktığın yokluğun bilesin ki çok zor olacak.

Ben şimdi mücadelelerini verdiğin sevenlerinle, hele de babamla ve Hrant’la birlikte olacağın için senin adına çok mutluyum.

Koca yazarın dediği gibi, çılgın atlarınızı ata yadigârı topraklarda gönlünüzce sürün.

Varbed! Rahat uyu. Emanetin yetiştirdiklerinin teminatıdır.

Sevgi ve saygıyla,

Çırağın.

 

Kaynak:  Kazaros Çerkezyan – Agos

Baron’un Avo Puritosları

Kemal Gökhan Gürses

kgg

Kaynak: Kemal Gökhan Gürses – Agos

 

AGOS’un Baronu’nun Ardından…

ssae

Sarkis Seropyan’dan söz ediyorum. 28 Mart günü yitirdiğimiz koca Ermeniden…
Başlığa bakıp, “baron” sözcüğünü görüp benim ihtiyarı aristokrat filan sanmayın. Baron Ermenice. Çevirisi yok desem yeridir. Yeri geldiğinde “efendi”dir. Hani bizim sevdiğimiz saydığımız öğretmenlerimize, büyüklerimize “efendim” dediğimiz gibi.
Kestirmeden söylersek Baron, Ermenicede “hak edilmiş bir saygı”nın dile getirilmesidir.

Sarkis Seropyan AGOS’un gencecik, hatta yaşlıca kadın ve erkeklerinin tümünün “baron”udur.

Hrant’tan aktarayım:

– Bana da arada bir baron dedikleri oluyor ama bende eğreti duruyor. Ama bu kötü buzdolabı tamircisinin üstüne el dikimi ceket gibi oturuyor.

Sinsi hastalık onu önce yatağa düşürdü, kısa zamanda da aramızdan çekip aldı. Hastanede son ziyaretimde “İhtiyar” dedi, “birlikte bir kere daha rakı şişesinin dibine vuramayacağız gibi geliyor bana…”

Vuramadık.

AGOS’ta çalışanlar, dahası AGOS’a ucundan kıyısından değmişler, hatta AGOS okurları ağlıyor şimdi.

Bense şu yazıyı bitirmeye çabalarken sık sık gözlüğümü silmek zorunda kalıyorum.
Nedense…

***

Benden altı yaş büyüktü. Sık sık da yüzüme vurdu. Hele rakı adabı söz konusu ise yüzüne pek yakışan en huysuz ifade ile “kıdem”ine sığınıp beni çok azarladı. (Gözlük silme molası veriyorum)

“Ben genç yaşta iş hayatına atıldım” diye övünürdü. İş hayatı dediği de buzdolabı tamirciliği. Ben tanık olmadım ama iddiasına göre iyi ustaymış. Ben ve özellikle Hrant, ustalığıyla dalga geçtiğimizde tanık buldu. Kapalıçarşı’nın namlı kakmacı ustalarından Muşer, “Bu bir dolap tamir eder, sıfır buzdolabından daha uzun dayanır” dedi ve ekledi “İnanmazsanız benim buzdolabına bakın. Beş yıllıkken bozuldu. Bu tamir etti, 23 yıldır tıkır tıkır çalışıyor…”

AGOS kurucularındandır. Hrant Dink, akıllı Harut, Sarkis Seropyan ve fırlama Harut kafa kafaya verip üç beş kuruşu bir araya getirip AGOS’u kurduklarında gazetenin temel direklerinden biri o oldu. Resmi görevi “Ermenice editörü” idi. Kulak asmayın. O AGOS’un baronu idi.

Dediği dedikti; çünkü dediğini bilerek derdi. Adları Türkçeleştirilmiş (aslında Türkleştirilmiş) Ermeni köy ve kasabaları söz konusu olduğunda kocaman, kalın ve açıla kapana yaprakları iyiden iyiye aşınmış kitabının kapağını kaldırır ve cevaplardı:

– Yeşilbük? Pülk o Pülk… Çayırlı? Mans o Mans… Çataksu? Aravans o Aravans… Çadırkaya? Pekeriç o Pekeriç… Varto? Varto tabii. Bakma sen Kürtlerin Gımgım dediğine…

Böyle uzar gider…

Böyle uzar gider idi… (Yine bir gözlük silme molası…)

***

Hrant’ın o kalleş pusuda öldürüldüğü günün akşamında gözleri yaşlı, perişan, ürkmüş, öfkeye kesmiş AGOS çocuklarına dönüp “Haydi herkes işbaşına. Gazeteyi hazırlayacağız. AGOS susarsa Hrant işte o zaman ölmüş olur” diye gürledi.

Hepimizi silkeleyen o sözler oldu. Gözyaşlarımızı ileriki günlere saklayıp AGOS’u hazırladık. AGOS’un en acılı ve en şanlı sayısı öyle hazırlandı…

Haydi, henüz gözlük ıslak değilken bir Sarkis anısı daha.

Bir yazı yazdım. Ermenilerin siyasal, kültürel, hatta ekonomik sorunlarının temsilcisinin, sözcüsünün Patrikhane olmasına itiraz eden; bu bağlamda bir örgütlenmenin yarar ve gerekliliğine değinen bir yazıydı.

Hrant lafı geveleyerek ve kekeleyerek konuştu:

– Abi yazına karışmak olarak anlama, ama sen cemaat içi yazılar yazma. Kürt sorunu yaz, demokratikleşme yaz, Avrupa Birliği yaz, Kınalı Ada yaz ama cemaat içi… I-ıh…

Bitişikte Sarkis vardı. Hrant odasına geçince ceketimin eteğinden çekti, kıs kıs gülüldü:

– Yaz lan… Biz yazsak sorun olur. Sen yazsan kim ne diyebilir ki ?
Onu dinlemedim. Hrant’ı dinledim. O da ha bire yüzüme vurdu, “Sen de ödlek çıktın be!” deyip durdu. Ta ki bir rakı masasında ben patlayıp “Yeter lan. Hesabı ben ödeyeceğim, sen de bir daha bana böyle sataşmayacaksın” diyene kadar.

***

Onu bugün Feriköy’deki kiliseden uğurlayacağız. Bundan böyle artık bizlerle değil

Hrant’la sohbet edecek…

Şey…

Bu yazı burda bitsin e mi ?

Şu benim gözlük rahat bırakmıyor da…

 

Aydın Engin

 

Link: Aydın Engin

Gamurç – Sarkis Seropyan

Gamurç – Sarkis Seropyan

 

3 Nisan 2015 yayını.

 

Baron Seropyan: Kayaç, sahre, külte

koptas

Garip belki, ama sevdiğim insanların ölümünün ardından yazmayı seviyorum. Vakit geçip de onları özledikçe yazdığımı döne döne okumayı, okudukça hüzünlenmeyi, belki iki damla gözyaşı dökmeyi. Bir tür halleşme, helalleşme, bir vedalaşma ritüeli, bir son dua niyetine…

Ama bir gün benzer bir yazıyı Baron Seropyan için yazacağım hiç aklıma gelmemişti. Söz konusu olan, benden 42 yaş, ta 1987’de ölmüş rahmetli babamdan bile üç yaş büyük, tam 80 yaşında bir koca adam olduğuna göre, bu ölümün beklenmedik olmasını, zamana ve şartlara değil, bizzat ölenin kendisine, yani Sarkis Seropyan’a bağlamak gerek.

O, sahiden de, hiç ölmeyecek, hep sağlam bir kaya gibi ölçülü, ağır, öylece, olduğu gibi olacak; olayların ve hayatın içinde, yanında, kenarında, izleyici, kaydedici, anlatıcı olarak bulunacak gibiydi. Bizler yaşlanacak, kocayacak, belki ölecektik, ama o hep orada olacaktı. Agos’ta, sevdiği işin başında…

Ne tatlı, ne büyük yanılsama!

Neydi bu tatlı ve büyük yanılsamanın hikmeti? Baron Seropyan olmanın hikmeti neydi?

Cumartesi akşamı Karin’den, “Baron Seropyan’ı kaybettik Roberim” mesajı geldiğinden bu yana zihnimde dönüp duran kelimeyle söylersek, onun bir ‘kayaç’ olmasıydı. Aklıma düştüğünde, kelimenin anlamını tam da bilmiyordum. Sözlüklere baktım, “çeşitli minerallerin veya mineral ve taş parçacıklarının bir araya gelmesinden ya da bir mineralin çok sayıda birikmesinden meydana gelen katı birikinti” anlamına geliyormuş. Eski Türkçede ‘sahre’, yeni Türkçede ‘külte’. Sözlükler şöyle devam ediyor: “Kayaçlar, oluşumları sırasındaki doğal ortamı yansıtan bir çeşit belgedir. Yer kabuğunun jeolojik gelişmesinin izleri kayaçlar üzerinde işlenmiştir. Bu nedenle onlar, Yer tarihinin doğal belgeleri sayılır.”

İşte, Baron Seropyan, bizim için tam da buydu: Tarihimizin doğal, yaşayan, nefes alan belgesi. O tarihin bütün izlerini âdeta bedeninde toplamıştı. Taş taş, kaya kaya, katman katman bir araya gelmiş; başkalaşmış, olduğu, gözümüzün önündeki şey olmuştu. Sözlük, “katı birikinti” diyor kayaç için. O da katıydı pek çok yanıyla. Onun nemrutluğu, onun tersliği, onun korkutuculuğu, onun –Sarkis Varbed’in, yani Sarkis Çerkezoğlu’nun deyişiyle– bir “oturan boğa” olması, bir kayaç olmasından ileri geliyordu işte. Nemruttu, tersti, korkutucuydu, oturan boğaydı… Bu tarihle, bu coğrafyayla, bu hikâyelerle, başka türlü olabilir miydi ki? Kocaman kafası, kaba burnu, iriyarı vücudu, her bir tarafından fışkıran, ağarmaya âdeta direnen kıllarla o, Anadolu yer kabuğunun jeolojik gelişiminin izlerini bedenine nakşetmiş bir dağ, bir kayalar yığını, bir kayaç değil miydi? Eski kiliselerle, harabelerle, taşlarla bu kadar haşır neşir olması boşuna mıydı? Kan ‘çekiyordu’ işte düpedüz.

Böyle insanlar var. Canı kadar sevdiği Hrant Dink de onlardandı. Yaşadıkları memleketin bütün hikâyelerini, bütün dertlerini, bütün yaralarını benliklerinde toplayan; onları midelerinde taş misali taşıyan; o taşı biraz sindiren, biraz sindiremeyen; sindirdiklerini ve sindiremediklerini beyin ve kalp arasında başkalarının vâkıf olmadığı bir işlemden geçirip bir hal, bir duruş, bir söz haline çeviren ve zamanlarla insanlar, coğrafyalarla insanlar, insanlarla insanlar arasında tercüman, köprü, yol olan insanlar… Galiba biraz geç fark ettik, ama işte Baron Seropyan o insanlardandı.

Dolapdere’de soğutmacı esnaflığı yaparkenki hali nasıldı bilemem. Ama son 20 senesinde, yolu Agos’la kesiştiğinden sonra mutlu yaşadığına, mutlu olduğuna, kimi zaman uzaktan, kimi zaman yakından şahidim. Baron Seropyan, Agos’la ucundan kıyısından temas eden herkes için, bu memleketin tarihiyle, bu memleketin coğrafyasıyla, bu memleketin hikâyeleriyle dolu, koca bir hazine sandığı oldu. Çalışma gücünü, 1915’te katledilen Ermenilerin acı hatırasından, ailesinin daha çocuk yaşta defalarca dinlediği ölüm yolculuğu hatıralarından aldı. Ölen canları geri getiremezdi; ancak onlardan geriye kalanları zihnine kazıyabilir, onları belleğinde yaşatabilir, nelerin yok olduğunu yeni kuşaklara aktarabilir, geride kalan her neyse korunmasına katkıda bulunabilirdi. Harf, yazı, şiir, şarkı, söz, kilise, manastır, mektep, köy, kıyafet, sofra, zanaat… Hepsi, hepsiyle… Bu yüzden, hayata dair her şeyle ilgilendi, otuz iki kısım tekmili birden. Okudu, yazdı, anlattı. Bunları yapmaktan hiç geri durmadı.

Baron Seropyan’ın şu dünyada dayanamadığı bir şey varsa, o da herhalde, dille, mimariyle, tarihle, özünde kültürle ilgili bir şeylerin unutturulmaya, tarihten silinmeye, yok edilmeye çalışılmasıydı. Felaket’in devamında gelen inkârın sistematik mekanizmalarından birinin tarihi Ermeni yapılarının yok edilmesi veya yok oluşa terk edilmesi olduğunu erken bir zamanda görmüş, bunun tanıklığını ve vakanüvisliğini yapmayı, kaydını tutmayı, yapabiliyorsa bu süreci durdurmayı hayatının en önemli amacı bellemişti. İşte Agos, bu amaca daha fazla hizmet edebileceği mecra olduğu için onun hayatına sunulmuş bir armağan, bir mucizeydi. Kendisi de, çalışkanlığı, birikimi, öğrenmeye ve anlatmaya olan açlığıyla Agos ve Agos’takiler için bir armağan, bir hazine oldu.

Baron Seropyan demek, aynı zamanda dürüst ve onurlu küçük insanlara duyulan katıksız sevgi de demekti. Emekçilere, kol gücüyle çalışana, zanaatkâra, sanatkâra, köylüye, öğretmene, çulsuz yazara ve emeğine duyulan saygı. Baron Seropyan’da türlü sevgiler eninde sonunda memleket ve insan sevgisine tercüme edildiğinden, bu sevgi de, Anadolu coğrafyasına duyulan sevgiyle karıştı, bir başka harman oldu. Ailesi Gümüşhane ve İstanbullu olduğu halde özellikle Kürt-Ermeni coğrafyasına, Sason’a, Diyarbakır’a, Van’a, Palu ve Harput’a, Dersim’e Sivas’a, Erzurum ve Erzincan’a, Bitlis ve Muş’a duyduğu sevgi, buraların insanlarına duyduğu sevgiyle iç içe geçti. O, herkesin hemşerisi, heryerin yerlisiydi.

1960’lı yıllarda, Sason’dan ve diğer doğu bölgelerinden, yok olmasınlar, Ermeniliklerini tümden unutmasınlar diye İstanbul’a getirilen köylülere yardım etmek amacıyla kurulan Kağtaganats Hantznajoğov’da (Muhacirler Komisyonu) canla başla çalışmış, Anadolu insanının acısını, kederini kendi gözleriyle görmüş, Raffi’lerin, Khırimyan Hayrig’lerin, Sırvantzdiyants’ların, Mıntzuri’lerin, Hamasdeğ’lerin yılmaz öğrencisi ve hayranı olarak, toprağı ve insanı sevmenin yolunun, onları tanımaktan değil, onlarla hemhal, onlarla hemdert, onlarla hemavaz olmaktan geçtiğine inanmıştı. Onun, küçük insanlara duyduğu bu sevgi ve hürmeti bir hayat yolu olarak benimsemiş olmasında, özellikle İstanbullu üst sınıf Ermenilerin burnu havada burjuva tavırlarına duyduğu tepkinin etkisi büyüktü. Bu anlamda o, 19. yüzyılda başlayan Ermeni modernleşmesinin, Zartonk (Uyanış) evresinin bir devamıydı.

Tüm bunların toplamından ise, Baron Seropyan’ın asla sloganik olmayan, klişelere dayanmayan solculuğuna varırız. Agos’un önünde onu uğurlamak için düzenlenen küçük törende Pakrat Ahpayrig’in söylediği gibi ‘devrimci’ bir solculuk değildi onunki –çünkü o yeniyle değil, daha çok ‘muhafaza etmek’le ilgiliydi– ama yine de bir tür solculuktu ve Agos’un, karılmasına kendi göz nurunu da kattığı harcını oluşturan değerlerle de mükemmel bir ahenk içindeydi.

Yolu Agos ofisinden geçen her dinden, her milletten insana yardımcı olmaya çalışması, onların derdini kendi derdi sayması; taşradan şehre gelmiş Ermenilere duyduğu sevgi; son senelerinde, zorla Müslümanlaştırılmış Ermenilerin kimliklerini özgürce ifade edebilmeleri için gösterdiği yoğun çaba; Türkiye’nin geçmişle yüzleşmesi için yol açmaya çalışan Türk ve Kürt aydınlara ve onların yaptıkları işlere beslediği derin saygı, onun pirûpak insan hamurunun meyveleriydi.

Söylemeden geçersem içim rahat etmeyecek. Baron Seropyan dinlerle ‘pek’ barışık değildi. En hafif ifadeyle, “Dindar değildi” diyelim. Kilise’nin Ermeni kültürü için yaptıklarına çok değer vermekle birlikte, Ermeni kimliği ve mirasının Hıristiyanlık’tan önceki zamanlara uzandığını tekrar tekrar kanıtlamak ve etrafındakilere bıkmadan anlatmak, başlıca zevklerinden biriydi. Bu yüzden, eminim, kilisedeki o görkemli cenaze töreninde kendini biraz huzursuz hissetmiş, tepesindeki haça bakıp, o işaretin aslında Ermenilerin Hıristiyanlıktan önceki Pagan dönemlerinden beri kullandıkları bir simge olduğunu, kiliseyi dolduranlara anlatmayı, her şeyden çok istemiştir.

Yakından tanımazken biraz korkup çekindiğim, ama tanıdıkça sıcaklığı ve mütevazılığına içten bir sevgi duyduğum; gazetede çalışırken, Ermeni kültürü, dili, tarihiyle ilgili bir meselede tıkandığımızda hemen “Baron Seropyan’a sorduk mu?” diye gölgesine sığındığım bu güzel insanı çok özleyeceğim. Bu satırlara soluk bir gölgesini aksettirebildiğim canlı hatırası içimde hep yaşayacak.

Çok sevgili karısı, değerli Digin Manuşak’ın, evlatları Vağarşag ve Garine’nin şahsında tüm ailesinin, tüm sevenlerinin ve Agos’un başı sağ olsun.

 

Link: Rober Koptaş – AGOS

‘Beyaz atlı Surp Sarkis’

sarkisgüreh

13 Şubat 2004’te, dünya üzerindeki mevcudiyetimin 22. yılı da tamamlanmak üzereydi ve ben hâlâ adımın, yani Sarkis adının gerçekten ne ifade ettiğini tam olarak bilmiyordum. Bu benim için hayli büyük bir problemdi, keza girdiğim her ortamda, adımın anlamını sorup “Bir aziz işte” cevabından tatmin olmayanlara, kıt bilgilerimle açıklama yapmaya çalışmak gerçekten sıkıntı veriyordu bana.

O günkü Agos’un ikinci, sayfasında ‘Beyaz Atlı Surp Sarkis’ başlıklı kısa bir yazı yayımlandı. Yazı imzasızdı ancak üsluptan, yazanın Baron Seropyan’a ait olduğunu anlamıştım. Yazıda Surp Sarkis’le ilgili yöresel ve genel iki söylenceye yer verilmişti. Birinde yedi gün durmadan nasıl savaştığı, diğerinde Rum kızı atının arkasına alıp uçarak Masis’in tepesine nasıl konduğu anlatılmıştı. Yazının en sevdiğim kısmı, bu azizin halk arasında ‘kız kaçıran’ adıyla, “cins-i latife karşı nazik ve keyifçi” biri olarak anıldığını söylediği bölümdü.

Yazıda beni asıl etkileyen, bu günün aslında coğrafyadan doğduğunu gösteren ve farklı kültürlerde başka adlarla da kutlandığının bilgisine veren bölümdü. Meğer Kürtler de ‘Hıdır Nabi’ adıyla kutlarmış Surp Sarkis’i. O gün halk hiçbir iş görmezmiş, çünkü “Hıdır Nabi’nin üflediği tipi ve fırtına tarafından yok edileceğine inanırmış. Zira Masis Zirvesi’nin kar ve tipisi Surp Sarkis nefesiyle o günlerde her yanı dondurur ve illa ki kar yağdırır”mış.

İstanbul’da doğup büyüdüm ama ilk defa bu yazıyı okuyunca kendimi buralı hissetmiştim. Sanırım Baron Seropyan’ı özel kılan, Ermeni kimliğini sıkıcı ders kitap bilgilerinden ve sadece dinî öğretilerden çıkarıp bu kimliğin ne kadar zengin olduğunu göstermesinin yanında, köklerimizin bu topraklarla ne kadar derim ve bu topraklar üzerinde yaşayan halklarla ne kadar iç içe geçtiğini göstermesi oldu.

 

Link: Sarkis Güreh – AGOS

 

Agos’u bereketleyen cevher

lulu

Bazı insanların hep buralarda olacağını ihtiyacın olduğunda nerede bulacağını bildiğini düşünürsün Sarkis Seropyan da benim için onlardan biriydi… Hiç aklıma gelmezdi bir gün yok olacağı.

Kendisini  bizim Agos maceramızın ilk günlerinde tanımıştım. O zaman ben ne kadar gazeteciysem o da o kadar gazeteciydi. İlk başlarda Agos’a gelip bir şeyler yapıp giden çok olmuştu ama Sarkis için öyle olmadı… O  Agos’u o kadar çok sevdi ki, Agos ondaki cevheri su yüzüne çıkardı o da bu cevherle gerçek bir gazeteci olup  Agos’u bereketledi.

Dün kendisini seven yüzlerce kişi refakatinde son bir kez Agos’un önündeydi Sarkis, öteki tarafa uğurlanmadan önce . Acaba 19 sene evvel sessiz sedasız gelip yerleştiği ve onunla bütünleştiği Agos’un önünde böyle bir insan selinin kendisini uğurlayacağını tahmin edebilir miydi?

Gazetede giren çıkanın belli olmadığı, sürekli bir patırtının yayıldığı odanın bir köşesinde klavyesine Ermenice harfler yapıştırılmış eski model ufak bir bilgisayarın önünde konsantre olmuş sessiz sedasız devamlı bir şeyler yazardı. Çarşamba geceleri ise sabaha karşı Ermenice sayfaların sırası geldiğinde sayfa tasarımcı arkadaşımız Nuran’ın başına gider ayakta ekrana eğilmiş tashihleri yapar ve bir yandan da Nuran’ın “ Baron Seropyan burada ‘ıt’* var mı?” şeklindeki sorularına cevap vermeye çalışırdı.

Ermenice sayfaların dizilmesini beklediğimiz gecenin o geç saatlerinde muhabbet ederdik. Ana mevzumuz, o sene yeni keşfettiğim Kilikya bölgesini kaplayan Ermeni kaleleriydi. İlk Van seyahatimde tüm görmem gereken yerlerin isimlerini, oralara nasıl gidebileceğimi uzun uzun anlatmış ve not aldırmıştı bana…  Hıristiyan yortuların örtüştüğü pagan kutlamaları, Anahitleri, Zadig yumurtasının menşeini, Vartavarları, Navasart Oyunları’nın ve daha neler neleri ondan dinledim büyük bir zevkle. Daha sonra bütün bu bildiklerini ve daha fazlasını okuyucularına nakletti; o çok sevdiği Anadolu köşelerini meraklılarına adım adım gezdirme fırsatını da buldu.

Tek kelimeyle kendisine verilen her şeyi fazlasıyla bizlere aktardı.

Toprağın hafif olsun Baron Seropyan

* I harfinin Ermenice okunuşu olup satır sonlarına denk gelen kelimeleri bölmek üzere tireleme yapılırken kullanılır.

 

Link: Luiz Bakar – AGOS

Gugıl’ın fikir babası

ataoglu

Benim gibi onlarcasının ilk Ermeni arama motoru. Ondan önce Aşçıyan Sırpazan vardı, diasporanın muhtarı, efsanevi geziler düzenlerdi. DVD’lerini arayıp bulun, muhteşemdir. O gidince fanları Seropyan’ın peşine düştü, tut bizim varbedi tutabilirsen. Bizde ustalar pek çırak yetiştirmez, Seropyan burada da bozdu geleneği. Lora daha iyi bilir, o büyük elini bir soktu muydu kazana, siz deyin bin, ben diyeyim iki bin yıl öncesinden çıkarır, masanın ortasına vururdu Mher’i, Anahid’i, Vartan Mamigonyan’ı dolma parmaklarıyla. Los Armenos, Beyrut, Paris, Tuşba, Daron, Tiflis, Yerevan, Agos’taki o masaya sığardı. Agos’un kütüphanesi raflarda değil, işte o köşede, piposunun arkasında duruyordu.

Eylül 1996. Agos’un kapısından girdiğimde bir onu tanırdım, bir de Gobelyan ile Ayvaz’ı. Üç silahşörlere çırak oldum ben orda. Oğluyla sınıf arkadaşlığımız vardı Getronagan’da, o kanaldan başladı tanışıklık. Jamanak’ta kültür-sanat köşesi hazırlarken, 80’lerin sonunda, Yervant Gobelyan ustamla birlikte üçümüz aynı sayfayı paylaştık kısa bir süre. Gezi yazıları, Ermeni tarihi kaleme alıyordu. Oğlu Vağarşag Seropyan’ın elinden öpeceğiz, Jamanak’tan bu yana yazdığı o güzelim yazılar bir kitap olabilirse eğer. Agos’un ikinci yerinde, o meşhur çatı katında, Hrant’la aynı odayı paylaştıkları için ikide bir yanına gitmek, takip etmek zor oluyordu varbedi. Ama yaz aylarında, yurtdışından birileri gelip uzun sohbetlere daldıklarında, bir ara içeri “Sevannn” diye bağırıldığında tamam oluyordu her şey. Yolgeçen hanında üç kare toplu fotoğrafla Ermeni tarihine, müziğine, sohbetine doyuyorduk. Bulunmaz nimet, paha biçilmez servet. Hâlâ o servetten geçiniyorum.

Bilirler, ben Ayvaz’cıydım, ama gizli kahramanım Seropyan’dı. Özcan Alper’in filmi için bırakılan sakaldan önceki Seropyan ama… O tombul gıdısında saklıyordu her bildiğini. Hrant’ı katlettikleri binada kendi odası olunca, büsbütün abonesi olduk. Paylaşınca çoğalan her şeyin tonton yüzüydü Agos’ta.

Hele Agop Ayvaz’ın geldiği cuma günlerini hatırlasanıza… Tiyatro, sinema, edebiyat, dedikodu, bol kahkaha. Karakaşlı daha iyi hatırlayacaktır, sihirli üçgenin iç açılarının toplamı oluyorduk o gün. Hrant Seropyan’a takılıp onu kızdırır, Ayvaz iğneli espriyi gediğine kor, Gobelyan kulağı bizde, gözü masada işine devam eder, Sarkis Çerkezyan kaymağı olur ekmek kadayıfının.

İnternetsiz zamanların bilgi edinme kaynağı Seropyan’ın olmadığı, keyifsiz bir dünyayı okuyorsunuz yazılarda. Toprağa verdik, 40’ı da geçecek, yaz gelecek sonra, Kınalıada başlayacak. Çarşıya inmek için evinin önünden her geçişimde yukarı bakacağım. Önce Alik’e takılacak, sonra babamı soracak, ben de “Seropyan JR ne zaman geliyor?” diyeceğim. “Uğra zo, unuttun bizi!” deyişinin acısını kalbimden kimse koparamayacak.

Sarkis Seropyan, benim ustam, yeni odasına yerleşemeden, yanağını son kez öpemeden, “Yeter” dedi, dostlarının yanına taşındı. Aris Nalcı, Karin Karakaşlı, Leda Mermer, Sandy Zurikoğlu, Sarkis Güreh, Lora Baytar, Lüsyen Kopar, eskilerden yenilere evlatları, canları öksüz.

Burnuma masasından eksik olmayan ballı Blackwoods sigarasının kokusu geliyor. Diyorum ki, varbetler taşınınca, öbür dünyadaki Agos daha matrak olmaya başladı.

Bana, bize kattıkların için minnettarım Seropyan, desnvelu huysov.

 

Նվիրական հոգիդ անմահ,

միշտ թարմ ինչպէս պատմութեան.

Հնչե զուրնան, բրնէ պարը

՝Ահա կալիս է Սերոբեան:

Link: Sevan Ataoğlu – AGOS

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑