Ara

Sarkis Seropyan

Sarkis Seropyan'ın Ardından

Kategori

Garine'den

Geç Kalmışım

İnsan en çok geç kaldıklarından pişman olur; yaptıklarından duyduğu pişmanlıklar, geç kaldıklarının yanında boş gelir, unuttuklarını, yapamadıklarını düşündükçe, kesin bilgi…

Hal böyleyken, daha da geç kalmadan, üstünden 40ı aşmış bir vakit geçmiş olmasına rağmen bazı geç kalmışlıkların, teşekkürü, minneti borç bildiklerine hakettikleri saygıyı göstermek de farz olur…

Hayır, isim vermeyeceğim, onlar kendilerini çok iyi biliyorlar çünkü. Her satırda birkaç isim gizli, her cümlede en az beş kişi yer alıyor. Hem de öyle bir yer alma ki, sadece yazılarda, satırlarda değil, gönlümün en geniş köşesindeler, herdaim hem de. Yalanım yok, sevgiyi göstermeyi öğrenemeden büyüyen 80ler çocuklarıyız şunun şurasında. Gösterişsiz, sessiz sedasız, hep perdenin ardında kalarak yapacaklarını yapmış olan fanilerin çocukları, kardeşleri, torunlarıyız netice itibarıyle. İşte bu yüzden yalakalık, vıcık vıcık sevgi gösterileri beklemeyin bu ölümlüden de… Ölmüş olana kızgınlıklarımdan biri de tam bu yüzden, keşke sevgiyi göstermeyi öğretip de ölüvereydi, giderayak bir sevgiyi kelimelere dökebileydik de eksik kalmayaydı(k)…

Mart ortasından başlıyor bu hikaye. Bir telefonda konuşamama faslı sonrası “Garine, sen bir gelsen iyi olur, baban iyi değil, yine de sen bilirsin…” cümlesiyle başladı gidiş hikayesi babamın, canımın, ciğerimin… İlk teşekkür ona gelsin. Cenazelerimiz, hastane günlüklerimiz, helvalarımız, 40larımız bile çakıştı…

Hiç beklemedim, hemen gittim. Baktım günlerdir yanında bir sürü insan birikmiş, biri gitmeden öbürü gelmiş. Önce tanımadı sanmışlar, sonra sustu sanmışlar. Kanserden sanmışlar henüz biyopsi raporu bile çıkmadan, psikolojik sanmışlar, kızdı sanmışlar, küstü sanmışlar… Herşeyi sanmışlar ama hiçbir şeye kırılmamışlar, dökülmemişler, vazgeçmemişler umut etmekten, biz vazgeçmişken bile… Tam da burada başlıyor işte teşekkür faslı… Konuşma terapisti dostumuz her akşam çoluğunu çocuğunu bırakmış, ya da yanına almış gelmiş konuşturmaya babasını. Babacığım diye diye hem de. Vazgeçmedi son güne kadar da her gün, her an yanımızdaydı, gittikten sonra dahi hep yanındaydı, hep konuşturmaya çalıştı gittikten sonra dahi, onu da bizi de; acımıza merhem süre süre…

Sonra hastane faslı başladı… Surp Pırgiç hastanesinin başhekiminden hemşiresine, güvenlik görevlisinden doktoruna, nöroloğundan dermatoloğuna, radyolojistinden muhasebecisine, gelmeyen kalmadı yardıma, desteğe, her durumda, her şartta, her an. Hepsine teşekkür az kalır. Serumu takarken an be an rapor veren hemşire, “şeker yükselirse insülin veririz ne olacak ya hu…” diyen doktor, “burası sizin, istediğiniz an ne için olursa olsun, saat kaç olursa olsun arayın, ben jinekoloğum zaten telefonum o yüzden herdaim açık…” diyip o acı günlerde dahi bizi güldürebilen başhekim, acilde verilecek serumu, “orası soğuk olur, odaya yatıralım, rahat etsin adamcağız” diye 10 saniyede oda boşalttıran hekim, hastaneye gelen her uzmana durumu anlatıp raporları gösteren, bizimle o tanımadığımız meşhur profları tanıştıran hastane çalışanları, eksik kaldığımızda bizi tamamlayan çalışanlar, ailenin allak bullak olan fertlerini konunun dışında tutup, en güçlülerine durumu kibarca açıklayan nazik, düşünceli, kibar, konunun ehli olmadıklarını söyleyerek bizi diğer uzmanlara yönlendiren kocaman yürekli uzmanlar, gecenin bir yarısı mesajımı okuyup arayan, bir cümlemle saatler süren operasyonlarla meşgul meşhur kuzenini bir saat içinde beni randevuya çağırır kıvama getiren çocukluk arkadaşım, normal şartlar altında haftalar sonrasına randevu veren uzmanları aynı gün içinde görmemi sağlayan tanıdıklar, aynı dertten muzdarip olup malum son hakkında tek kelam etmeden bizi sona hazırlamaya çalışan dostlar, durumu öğrenip geçmiş olsun demeden “sana güç kuvvet diliyorum” diyen psikiatrım, zar zor randevu alıp akşamın bir vakti daha durumu bile öğrenmeden “geçmiş olsun”la beni karşılayıp gözyaşlarımı karşısında zor tuttuğum, ama adını unuttuğum meşhur prof dr onkolog, her doktor çıkışı dağıldığımda yanımda olan dostlar, beni kapı kapı, hastane hastane, doktor doktor gezdiren, girdiğim her mekanda 10 dakika sonra telefon edip “bir şeye ihtiyacınız var mı?” diye soran şoför arkadaş, telefonda anıra anıra ağladığımı duyup çoluk çocuk ziyaretime gelen can dostum, günde en az 30 kez inip çıkmaktan ayaklarımda derman kalmadığı an çökekaldığım o lanet hastane merdivenlerinde beni görüp “İyi misiniz? Bir şeye ihtiyacınız var mı?” diye soran çalışanlar, misafirler, sigara içmenin yasak olduğu kafeterya önünde duble çayımın yanında plastik bardakta su getirip küllük niyetine kullandıran, “aslında yasak ama güvenlik bir şey derse bilmiyordum dersiniz” diye de yasak delecek yolu gösteren kafeterya sahibi…

Bir nefeslenme vakti müsaadenizle… Malum, tüm bunları yaşamak çok ağırdı, o an o ağırlığı hissedemesek de, sonradan çöktü üstümüze. Ve her andığımızda da ivmesi artarak üstümüze üstümüze süren bir motor gibi acımız duble yapmakta… Evet, herşey yaşandı bitti ama henüz çok taze olduğundan mı, çok ani, çok çabuk, çok serii yaşandığından mı bilemiyorum ama sanki hala o hastanedeyiz, sanki hala o serumlar takılıp çıkarılacak…

Ziyaretçiler… Bildiğiniz akın oldu hastaneye. Telefonlara zaten yetişmek mümkün olmuyordu. Açtığımızda ağır sesler, ağlamaklı nefesler karşılıyordu bizi, derin bir metanetle olduğu her kelamından belli cümlelerle bizi teselli etmeye çalışıyorlardı. Konuşmanın sonunda biz onları teselli eder hale geliveriyorduk bazen de. Gelenlerden kimi bizi eğlendirdi, kimini biz, kimini de peder eğlendirdi. Her sigara molasından döndüğümde kelimeleri ağzından çıkarırken ne kadar zorlandığını bile bile üşenmeden aynı şeyleri söylüyordu peder “yine leş gibi kokuyorsun”. O sigara molalarının haddi hesabı olmadı ve çektiğim her nefeste nefesim daha da kesildi malum sonu düşündükçe. İşte bu haldeyken biz, bizi bir an bile acımızla başbaşa bırakıp koyvermemize izin vermeyen ziyaretçiler, nasıl destek, nasıl güç, nasıl moral kaynağı oldu bize anlatabilmem mümkün değil.

Sonra malum son… Son anında bile yalnız bırakmak istemeyen sevenleri… Ne kadar çokmuş… Kiliselere sığamadık. Ben görmedim, görebilecek halde değildim zaten. Hatırladıklarım, öncesinde yanımıza gelebilenler. Mesela, elektrikler gittiğinde yanına gitmek için ayaklandığımda nasıl o kadar hızlı olduğunu anlayamadığım şekilde benden önce kilisenin bahçesinde bulduklarım. Günlerdir “yıkamaya girme lütfen, bırak insanlar işlerini yapsınlar” diyerek beynimi yıkayanların sözünü yine de dinlememeye kararlı halde gittiğim kilisede beni yıkamaya elbette ki sokmadılar. O halde bile dağıldığımda yanımda olanlar, dedim ya onlar kendilerini bilir. Organizatörler, cenaze kalkmadan gecenin 3üne kadar kokart, ilan vs hazırlamaya yardımcı olan grafiker ağparig, gecenin 12sinde “tamam pötibörlerle kahveyi de hallettik, kaç kilo helva yaptırayım?” diye arayan organizatör ağparig, kilisede pederi huşu içerisinde uyurken gördüğümde ama o buz gibi soğuğunu hissettiğimde dağıldığımda koluma girip beni dışarı çıkaran, bana su veren (hayır, quasimodo geyiği yapmayacağım, “bana su verdiiiii”) kuyrig, “ağla, bırak kendini” diye telkine çalışan ama başarılı olamayanlar, sigara içmeye çıktığımda ağlamaklı halde Kemal Kılıçdaroğlu çelengini gördüğümde kıkırdamaya başlamamda, “birazdan Devlet Bahçeli gelip beni öpecek lan… bu ne????” dememe gülebilen, manik depresif halimin kikirdek halimi anlayışla karşılayan, acıma ortak olan kolumdaki dost, cenaze çıkışı merhumu alıp giden, Agos önündeki töreni organize edenler, tören sırasında göremediğim o şahane afişi hazırlayan, o fotoğrafı çeken, afişi görmememe benimle üzülüp cenaze akşamı beni tekrar Agos’un önüne götüren ablalarım, dönüşte beni yarım saat konuşturup farkında olmadan bir şekilde beni ferahlatan, benden kısa bir süre önce babasını kaybetmiş arkadaş, helvasında, erkek fatmalığından utanmadan kahve servisi yapan arkadaş, dakika oturmadan salonda döneleyen kızlar….

Evet unuttuklarım çok farkındayım… Daha bunun sonrası da var. Biz “torunlarını da görsün” diye uçak bileti aldığımızda çok geç kalacağımızı bilemiyorduk, ama o biliyordu. Biz torunlarını getirdiğimizde o çoktan gitmişti zaten. Ne yapacağımızı bilemez halde günü yaşamaya çalıştık işte. Yine gelen gidenimiz çoktu da rahattık. Güvenli ellerde, sağlam kollardaydık. Doğum gününde çok sevdiği Hayasdan konyağını yudumladıkça “bunlar daha iyi günleriniz, gelen giden azalınca anlamaya başlarsınız asıl o boşluğu” diye dökülen, yayamdan sonra pederi de son yolculuğuna hazırlayan aile dostumuz doktor dayday, yine doğum gününde “geç” kaldığımızı farkettiğimizde yanımızda olan arkadaş… Sen değildin geç kalan, bizdik inan… Khtum günü o akşam yemeğinde her lokma bizimle beraber boğazına dizilen masa dostlarımız… Zadig günü ve daha önceki geliş gidişlerimde, cengaverliğime güvenip “ben atlar gelirim” dememi dinlemeyip beni havaalanından alan, havaalanına götüren can dostları, ve hatta buna kalkışan diğer can dostları…. Hiçbir şey konuşulmadan (hala) siyah giyen sevenleri varmış pederin… Hepiniz ayrı ayrı can’sınız, canımız’sınız…

Ölüm haberini televizyonda görüp “ya amca gazeteci miydi, çok üzüldüm görünce dün” diyen köşedeki manav… Manavdan aldığım pırasaları pişirirken yakmamla, pilavın bile dibini tutturmamış uzman mutfak robotu olarak, o beğenmediğimiz “cenaze evine getirilen tencere tencere yemek” adetinin ne kadar önemli olduğunu öğrenmemi sağlayan salaklığım, en çok sana teşekkürler!

Ölümün acı soğuğunun, kemiklerini bile bulamadığı canlarının uzaklığından daha acı olmadığını anlamak için gittiğim Cumartesi insanları; babamla hala ettiğim kavgayı kardeşiyle ettiği kavgaya benzeten, “ecelli ölüm olsun” diye teselli bulmamı sağlayan güzel ablam; sessiz sedasız içki masalarında suratsız hallerimi çeken, güldürmeye çalışırken cıvıklaşmayan, kimi zaman ağlatan kimi zaman güldüren masa dostlarım; beni içmeye götürmeyen arkadaşlarım; içmeye götürüp “yolluk”larına ortak olduğum dostlar; sebepsiz(!) yere tansiyonum fırladığında yanımda olan “sık sık nereye kadar?” diyerek dağılmama yardımcı olan uğursuz (yok, özünde seviyorum kendisini, rüyamda görmeyi sevmiyorum sadece) ; oradan çıkıp oğlanın gönlü hoş olsun diye bindiğim denizotobüsü inişi beni yürütmeyen, akşamına yaren olan dostlarım; yanımda olamasalar da varlıklarını her an hissettiklerim; yanımda olabilen 20küsür yıldır göremediğim çocukluk arkadaşlarım, lise arkadaşlarım, facebook arkadaşlarım, abuk subuk sebeplerle görüşmediğim eski dostlar, öğretmenlerim, tanıdıklarım, tanımadıklarım, beni tanımayanlar…

Uzatmayacağım(!) hepiniz iyi ki vardınız ve varsınız… Ölüm acısını paylaşarak hafiflettiğiniz, acıyı gözüme gözüme sokup ara ara kopmamı sağladığınız, benim olamasa da sevdiklerimin yanında olduğunuz için sağ olun, var olun…

Sevgili Sarkis

Bir yazının, en azından edebi açıdan düzgün bir yazının giriş, gelişme ve sonuç bölümleri olur. Kısa süren okul maceranda bunu öğrenememiş olabilirsin ama bir hayat süren kendi maceranda, kendi eğitimini kendi tamamlayan bir buzdolapçı ustası olarak, hadi olmadı sonradan olduğun gazeteci sıfatınla bunu kesin öğrenmişsindir. Bize okulda kafamıza vura vura öğrettiler bunu. Öğrettiler de ne oldu? Giriş ve gelişmesi olmayan bir sonuçtan başlıyoruz yaşamaya senin gidiş maceranı, tüm dilbilgisi kurallarının ihlali eşliğinde. Darmadağın kafalarımızın kağıda dökümünün de düzgün olamayacağı aşikar…

sarkis-garine

Giriş: Dördüncü evreye gelene kadar bahsetmediğin kanserin teşhisi

Anlayamamışız… Anlat(a)mamışsın… Ocak ortası, hayır, tam olarak Ocak 19’unda başladığın “midemde bir ağrı var, ama Manişağa söylemiyorum, üzülmesin” söylemlerinin son hali, 16 Mart Pazartesi günü, hani o sadece bir sayı çıkarıp sonra tetkikler için Şişli Etfal’in yollarını aşındırdığın haftadan sonra, günübirlik uğrayıp birden “sustuğun” o gün, benimle telefonda 10 dakika boyunca konuşmaya çalışıp sustuğun, “ha Garine tun es, ha ıse, ayo…” dışında, nefes nefese nasıl zorlanarak söylediğini hissettiğim “hiç keyfim yok bugün” cümlesi oldu.

Önce kızdın sandık. Taşınmaya kızmış olamazdın. Çünkü çok ama çok uzun bir zamandır bana şevkle anlatıyordun yeni yeri. Konferans salonunu, kütüphaneyi, kütüphanedeki kitapları düzenlemek için Beyrut’tan gelen çocuğu, yeni binayı… Gözümün önünde zaten anlattıklarınla “yeni yer” henüz görmemiş olsam da, muhtemelen hiç görmek istemiyor olsam da.

Sonra yorgunsun sandık. Ben telefonda çok üzgünsün sandım. Ağlamaklıydı sesin bana.

Meğer konuşamıyormuşsun. Sonra 1 hafta boyunca, sen konuşmaya, dilinden dökülemeyen kelimeleri zorla çıkarmaya çalışırken, ellerin başında, alnında, gözlerinde o hallerini gördüğümde anladım… Özellikle telefonda cevap vermekte zorlanıp tekrara, yanlış kelimelere düştükçe zorlanan o dilinden çıkmayan kelimeler, cümleler, ömrünün son yıllarını anlatmaya adamış bir adamı nasıl delirtir, en büyük deşarj şekli anlatmak olan bir masalcıyı nasıl aciz kılar işte ben o zaman gördüm gözlerimle…. Görmek acıydı, ama ızdırabını anlayıp da bir şey yapamamak inan ondan da acıydı.

Çok sustun ondan sonra. Bir daha konuşmayacakmış gibi sustun. Çok değil iki gün sonra yanındaydım. Gelmeye çok korktum açıkçası. Maalesef haddinden fazla zeki bir adamdın ve muhtemelen beni gördüğünde aklına ilk gelecek şey “ölüyorum da mı kız geldi çoluk çocuğunu bırakıp?” ki biliyorsun, yayamın cenazesine bile gelememiştim “çoluk çocuğumu bırakıp”. Bunu bile göze aldım da geldim. İçeri girdiğimde doktor Erdinç bey muayene ediyordu seni. Geldim, sarıldık sarmalaştık yıllardır görüşmemişiz gibi. Kemiklerini hissetti ellerim ilk kez hayatımda. Kürek kemiklerin kollarıma battı sana sarıldığımda. Beni gördüğünde gülen gözlerin olmasa hüngür hüngür ağlamaya başlayacaktım ne oldu sana diye. Tuttum kendimi. Susman psikolojik mi anlayabilmek için çok basit bir soru sordum. “Eee ov egav aysor?”. Cevabın açık ve netti. Gözlerinle doktoru göstererek “Ov bidi ka, as hayvanatı egav”. Bu kısacık ilk cümlenle aslında bana “Bana bak… Nereden, kimden çıktığını unutma sakın, ve sakın beni denemeye kalkma!” dedin. Anladım ben seni. Ondan sonra merak ettiğim her şeyi açık açık sordum sana hiç teklemeden. Sadece bildiklerimi anlatırken biraz tekledim sana. O kadarına da lütfen müsaade et, zorlanmak da insanlar için ve inanmayacaksın ama ben de insanım!

Teşhisin, araya giren tanıdıklar sağ olsunlar, çok kısa sürdü. Daha doğrusu zaten malumun ilanı gibi oldu son biyopsi raporun. O hayvanat dediğin Dr. Erdinç zaten teşhisi, algıları çok kuvvetli birisi. Her dediği adım adım çıktı. Aslında tam da kitaplardaki gibi oldu teşhisin. Kitap gibi adamdın ya, düzgün yazılmış bir kitap gibi de aşikardı hastalığının aşamaları. Bir tek şey önümüze taş koydu, korkunç yüksek bir ağrı eşiğin varmış. İkinci, hadi bilemedin üçüncü evrede dayanılmaz ağrılarla ortaya çıkan pankreas kanseri, sen ah dediğinde zaten dördüncü evredeymiş. Ve son gününe kadar minosetle idare ettik, bırak morfini, parasetamolden bir gıdım ileri gidemedik.

Araya giren tanıdık diyordum. Eğer Ani Tantiğim olmasaydı, muhtemelen sen son biyopsiyi bile yaptıramamış, teşhisinden bihaber gitmiş olacaktın. Hani derler ya, dostlar sağolsun, aynen öyle olsun işte.

img_20141011_200102

Gelişme: Hastane haftamız

Benim geldiğim akşam, bu susmanı, daha doğrusu konuşamamanı pek hayra yoramadığımızdan, Dr. Erdinç’in önerisiyle “bir MR’a sokalım” dedik. Çarşamba akşamı yine “tanıdıklar sağolsun” hemen doktorlarla, başhekimle görüşüldü. Perşembe sabahı gelsin dediler. Ama daha önemli bir şey vardı. Artık ilgilenmediğin cep telefonuna bir sms gelmiş. Şişli Etfal’den. Biyopsi raporun çıkmış. Gecenin bir yarısı internetten herkesi, her şeyi zorladık. Olmadı, ulaşamadık rapora. Perşembe sabahı apar topar önce Etfale gidip dörde katlanmış bir A4’teki ölüm fermanını okuduk yarısını anlar yarısını anlamaz halde. Sonra bizim hastaneye gittik. Ve “iyileşme” sandığımız gidiş sürecin başladı. Önce çok kızdın bize, küstün. İlk 2 gün sancılıydı. Yemekler tatsız tuzsuz, ilaçlar acı, hemşireler haşin, doktorlar kötü, her şey kötüydü. Sana göre elbette. Bu konudaki tek hemfikir olduğumuz nokta, yemeklerin tatsızlığıydı. Koskoca gurme Seropyan’a tuzsuz yemek verilmez! Çarpılır insan. Doktorunla konuştum, “Yahu merelıs bak doktor, bu adama işkence etmeyin ne olur, adam bildiğin gurme, n’olur buna azıcık tuz verin. Tansiyon ilacı alıyor nasılsa.” dedim. Resmen yalvardım adama. Öncesinde de hani olur da izin vermez diye ben tuz stokladım odanda, sakladım çekmeceye çaktırmadan. Ama doktorun gayet insaflı çıktı, günde 1 grama izin verdi. Kalan 2 gramı da ben kaçak tuzlarla telafi ettim. Gözünün önünde döküyordum tuzu, inan diye. Çünkü o kadar inanmaz haldeydin ki. Haklıydın da. Ama inan yalanım yoktu, sadece eksik anlattım, ki son gün de eksik anlattıklarımı da tamamladım, vicdanım rahatladı.

Küstün dedim ya, şahit tuttum kendime. Yemin ederim biliyordum küstüğünü. “Yazın mangal yapacağız Baron, hadi iyileş…” dedi Gökhan. Boş boş baktın. Boş değil gayet doluydu aslında. Kısaca “hadi oradan sen de, yazı göremeyeceğim ki ben” dedin sen gözlerinle, okudum ama görmezden geldim, görmek istemedim, inanmak istemedim, ondan. Sonra ben atladım tabii mangal duyunca durur muyum? “Aaa ben de geleceğim çocuklarla yaza yaşasın mangal…” deyivermişim. Sonra, biliyorum ya olacakları, gözlerine baka baka sordum “Gelebilir miyim?”. Önce kaşların kalktı sorar gibi, düşündün, kaşlarını iyice kaldırdın hayır dedin resmen. Sonra “Peki, çocuklarla Boğos gelsin mi mangala?” diye sordum. Hiç düşünmeden kafanı salladın, gelsinler manasında. Şahidim var, Kemal Gökhan Gürses ve Özlem Dalkıran. Bu da böyle biline… Söz uçar yazı kalır ya, bu da kalsın burada. Yok hayır kırılmadım, bilirim, bensiz rakıya mangala razı gelmez o yumuşacık kalbin. Ama geyiğin boynuzunu uzun süre iyi de kırdık “bu adam beni mangala istemiyor, damatla torunları istiyor” söylemiyle.

Bir de Cumartesi ve Pazar günkü gezmelerimiz ve ziyaretçilerimiz pek keyflendirdi bizi. Ha bir de Newroz. Cumartesi berber geldi. Sinekkaydı traş etti top sakalından kalan yanaklarını. Ellerine sağlık cillop gibi oldun misafirler gelmeden. Sonra giyindik kuşandık, hemşireye çaktırmadan da serumun musluğunu azcık açtık ki çabuk bitsin, sen de böylece kendine geldin, yüzün güldü. Gelen gidenle eğlencemiz pek hoş oldu. Ama özellikle koridordaki koltuklara oturup, hastalığının sebep olduğu dalgınlıkla camdan görünen, karanlık basınca üzerinde kırmızı ışıklar yanıp sönen o üç gökdelen o kadar güldürdü ki bizi… Pazar günü sabahın köründe geldik hastaneye. Kapıya kadar yayılmış Newroz şenlikçileri o kadar rengarenk o kadar şahane duruyordu ki, üşenmedim iki puşi aldım. Birini attım çantama, diğerini boynuma. Çokbilmiş oğlun “kızım almazlar hastaneye seni böyle manyak mısın nesin?” diye uyarsa da dinlemedim. Sabahın 8inde, yememiş içmemiş güvenlik görevlileri, 4 gündür aşındırdığım girişte önüme atladılar “nereye?” diye. Bende cevap hazır “Babama, ne vardı?” Politik ve polisiye konularda benden tırsık olan oğlun “hasta ziyaretine” diye düzeltince içeri girmemize izin verdi güvenlikçi şekilci abi. Sonra da, son fotoğraflarımız olduğunu bilmeden puşili anlarımızı ölümsüzleştirdik, asıl ölümün bu kadar yakın olduğunu bilmeden… Çok yakınmış şerefsiz…

Hastane süreci elbette ki sadece neşeli anlardan ibaret değildi. Koluna takılı serumun asılı olduğu direk hareketlerini engelledikçe, kolundaki iğne uyumana mani oldukça kızıyordun bana seni hastaneye yatırdım diye. Ama çarem yoktu… MR’da beynindeki onlarca emboliyi gözlerimle gördüm ben. O embolileri dağıtıp ya da bir noktaya toparlayıp, ani oluşup kansere gol atacak pıhtıyı engellemek için kortizon vermeleri gerekiyormuş. Diyabetik olduğun için ve pankreas da iflas ettiği için şekerin de fırlayabilirmiş. Çaresi vardı elbette, o beyaz saçlı tonton doktor “şeker yükselirse insülin veririz yaaa ne dert edeceğiz, ne var ki şekerde?” dedi. İşte bu yüzden kaldık hastanede Baron Seropyan. Ve aynı söz verdiğim gibi, Salı günü de çıktık geldik eve. Sen AGOS’a gitmek istedin. Gerçekten istedin ama maalesef ödemler, pankreas, karaciğer, safra kesesi, midendeki “yumuşak dokulu zararsız(!) kütle” müsaade etmedi. Salı girdiğin evinde huzur içinde geçirdin son günlerini. Ağrı eşiğin o kadar yüksekmiş ki, morfinlerle kıvranan insanların geçirdiği dönemi sen minosetle kotardın…

takvim

Sonuç: Son

Evet, dolu dolu geçirdin yıllarını, bu da züğürt tesellimiz olsun. Son günlerini bile dolu dolu geçirdin. Efendiliğinden bir şey kaybolmamış; farkındaydın çünkü ve an be an arkanda kötü anı bırakmamak içindi çaban. En sevmediklerinle bile güler yüzle konuştun, kelimeler çıkamasa da ağzından sesli olarak, gözlerinle konuştun susarak. Nasıl demiştin Rakel’e? “Bazen susmak, konuşmaktan daha çok şey anlatır.”

Elden ayaktan düşmek, aklın gayet başındayken “bunadı” damgası yemek istemedin çünkü, farkındaydım. En baba onkolog profesör, dördüncü evredeki pankreas kanseri için, sadece acıları hafifletecek en zararsız ilaç tedavisini önerirken ben az da olsa umutlandım, sana anlattığımda ise gülerek tamam dedin, kabul ettin tedavi olmayı hastane koridorunda. Müdahale edemeyeceğimizi biliyordun çünkü.‎ Yine geçtin dalganı ölümle. “Ben gidiciyim” derken biliyordun gideceğini bal gibi, kaldı ki, ne yazık ki kandıramayacağımız kadar zeki, bizden gayri kimsenin anlayamayacağı kadar aklı gayet başındaydın. Aman iyi, gidecektin, anladık, ama kanserden de gitmedin, yenik düşmedin o halta. Emboli götürdü seni.

ssms

Ama ne temiz ölüm…

Tûba Abla (Çandar) ziyaretindeymiş. Birden ellerin soğumuş. Terlemeye başlamışsın. Hani ecel teri var ya, o gerçekmiş işte. Kaçınılmaz sona sevdiklerinle huzurla kavuşmuşsun sessizce.

Günler önce, senin iyi olmadığını söylediklerinde, kendimi bir kabusun içinde hissetmiştim. Sanki uyanacaktım, ter su içinde, bir ferah oh çekecektim bitti diye. En kötü yolculuğum sanmıştım sana ilk gelişimdeki o Zürih-İstanbul uçuşu. Meğer kabusun en son penaltısı bu gelişimmiş. Bildiğin cenazene geldim ya hu ötesi var mı?

Daha 80. doğum gününe sürpriz parti yapacaktık, haftaya çocuklarla gelecektik, bekleyecektin…

Çantamı boşaltırken yan cepten senin yeşil 0.5 kalemin düştü, ajandanın üstündeydi, birşey yazmak için yürütmüşüm. Görsen nasıl kalaylardın “ulan memlekette kalem mi kalmadı benimkine konuyorsun?” diye… Bense doktorların söylediği her bir şeyi o kalemle not aldım kah telefonda kah karşılıklı konuşmalarda. Sanki üstünden silgi geçince silinecekmiş gibi herşey. Şaka gibi hersey. Hala kalkıp, ”bak, ayaktayım yine” demeni bekliyordum umudu sıfırlamışken bile.

Hep düşündük yıllardır karı koca, ara ara da dillendirdik karşılıklı. Ya birine “bir şey olursa” ne yapacak, nasıl söylenecek bana. Düşünceli adammışsın, hazırladın sona bizi. Ya da senin niyetin oydu ama kısmette hazır olmamak varmış henüz gidişine. Çarşamba geri döndüm. Cumartesi akşamüstü aldık haberi. Çıldırmanın eşiğini çoktan aşmışken ben, kendimi paltomu ayakkabılarımı giymeye çalışırken buldum. Kesik nefesimle son kelimelerimi söylemeye çalışır gibi “gidiyorum ben, babama gideceğim” diye sayıklıyordum en son hatırladığım bu en azından. Sonra bir sakinleşme süreci başlamak zorunda kaldı. İki el kadar bebe vardı evde çünkü, ölüme daha hazırlıklı, daha kabullenmiş ve benden daha olgun. Okulda öğrenmiş büyük torunun, duyunca bana sarıldı “ölüm çok kötü ama ölüm de hayata ait mamacım” dedi. Yok hayır sukoyvermedim. Gayet metanetliydim. Ta ki Pazar akşamı eve girene kadar. O yolu nasıl geldim hatırlayamıyorum ama eve girdiğimde salon hınca hınç dolu, arka planda senin sesin, korkunç bir ortam vardı. Millet gözleri kıpkırmızı, ayaklarda galoşlar, gelip gelip bana sarılıp ağlayanlar, ne olduğumu şaşırdım. Ben herkes sarılmayı bitirse de odana gelip seni görsem diye düşünürken birden aramızda olan sana ait tek şeyin, laptopun hoparlöründen gelen sesinin olduğunu fark ediverdim.

Sonra hazırlık süreci başladı. Hangi kilise, kaç kokart, kaç papaz, kaç kahve, kaç paket pötibör bisküvi…

Şimdi ise, sırtımı yasladığım çınarın yokluğunun hissettirdiği bir sırt ağrısı; içimdeki o kocaman boşluğun yarattığı kalp ağrısı; ve engel olamadığım, geciktiremediğim bir ölüm, tıpkı diş ağrısı…

Çok bekletmeyiz seni merak etme, iki sallan üç oyalan, su gibi geçer zaman… Sensiz azcık üşürüz, bolca öksüz hissederiz, ama tornunun dediği gibi ”ölüm de hayata ait”, bir şekilde idare ederiz….

cizim

PS: Nasıl sinir olurdun sana Sarkis dememe ama… ‘Anam mısın gınkamayrım mı?’ diye de sorardın. Al sana bu son ‘Sarkis’im olsun…Hadi çüz…

Bir PS daha: Ne çok sevenin varmış leyn… Porigıs tzav mıdav…

Aklıma bişi daha geldi: cümle alemi gezdirdin, bi beni biyerlere götürmedin ya, alacağın olsun…

ssmseski

eski  pokrig

aretgicir

pacaci

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑