Ara

Sarkis Seropyan

Sarkis Seropyan'ın Ardından

Etiket

Anma

Yerken Anmak, Pişirirken Anmak

“Gözlerinde sevgiyi hep görürdüm ama iyi bir şey yaptığımda, gözlerinde gördüğüm gururu anlatmaya kalemim yetmez. Artık onu gururlandırmayacaksa, iyi bir şey yapmamın ne önemi var ki…”
(Levon Bağış)

13087634_10153783637963019_6570849522549134288_n

Hayır, mızıldamayacağım. Üç beş bir şeyler yaptım da mutfakta hamarat hamarat üzerinize afiyet, her kızarttığım biberde, her ezdiğim sarımsakta, her kaşıkladığım çoban salatasında bir anasım geldi, bir sesi geldi ki kulağıma sormayın gitsin. Okumaya devam et “Yerken Anmak, Pişirirken Anmak” →

Özlendin Sarkis

ssV

İnsan söyleyeceklerini bitiremeden yaşayamaz. Yapacaklarını bitirmeden ölememek gibi bir şey, tıpkısının aynısı. Şimdi bizim peder beyi anmaya toplaştınız ya, işte o yapacaklarını bitiremediği için ölemiyor bende, bense, daha söyleyeceklerimi bitiremediğim için yaşayamıyorum. Ama haticeyi rahat bırakınca, o toprağın altında, ben üstünde… O huzurlu, ben huzursuz… O sancısız, ben sancılı… Yine haticeye geri dönsek iyi olacak galiba…

Gözlerinin içi gülerdi mutlu olduğunda. Sesi titrerdi keyiflenince, heyecanlanınca nefes almadan uzun süre konuşabilirdi. Gurur duyduğunda ise dudakları kıvrılırdı belli belirsiz. En çok gezilerinden, Dersim’den, Agos’tan, yemekten ha bir de torunlardan konuşurken sesi titrer, yüzünde bir gülümseme yapışır kalır, susmayı bilmezdi suskun adam. Ve en çok da dik durmayı sevdi hayatı boyunca. Ne eğildi, ne büküldü, ne doğrusundan saptı, ne de utandı 80 yılda. Sövmeyi severdi, övmeyi değil. Sezarın hakkını sezara verirdi ama, hak yemedi, yenildiğini gördüğünde de yedirmedi. Hatırşinastı. Küçük büyük farketmez, hatırı olanı ömür billah unutmazdı…

Amaaan kime anlatıyorum ki, aranızda O’nu benden uzun süredir tanıyanlar var, çokbilmişliğin yeri hiç değil. Sadete gelelim…

Çaresiz, kelimesiz kaldığımda kraliçe yani Sezen Aksu yetişir hep yardımıma. Nefesime nefes, kifayetsizliğime kelam olur birkaç dizesiyle. İşte tam da vakti gelmiş demek ki Sezme’nin…

“Beni sorarsan şahitsiz suçlar gibiyim,
Kınalı kanadı kırık kuşlar gibiyim,
Yazı gelmemiş upuzun kışlar gibiyim,
Unutulmuşlar diyarında düşünüyorum…”

Yok hayır, suyunu çıkarmayacağım konunun. Analım bari, o ki anma gecesi…

Gidişinde bizi en çok hırpalayan etkenlerden biri sanırım ani oluşu. Evet, bir trafik kazası veya bir kalp krizi misali değil, ama bir canın mum gibi bu kadar hızla erimesine seyirci kalmak zordu. Ama ne erime… Adam ölürken bile ne gururundan, ne azminden, ne duruşundan bir şey eksiltmedi. Dağ gibi dururdu hep, dağ gibi gitti, yıkılmadan, kırılmadan, kırmadan. Çekmeden, çektirmeden, tüm asaletiyle, dağ gibi duruşuyla… Azimliydi… Yaşatırız sandık; torunla kandırdık, yaşgünüyle kandırdık, elimize yüzümüze bulaştırdı planlarımızı, azimle kafasına koyduğu gibi gitti alel acele…

Çok öngörülüydü. Yanıldığına çok ender şahit olduk. Öngördüğü gibi oldu her şey. Ve sustu giderken. Ömrünü konuşmaya adamış bir adamın susması hayra alamet değildir aslında. Anlayamamışız…

Hani kendisi için ermiş mermiş denirdi arasıra. Yok be, değildi ermiş mermiş. Çok bilgiliydi, çok okurdu, çok bilirdi sadece. Siz asıl son haftasında görecektiniz ermeyi. Adam yolda görse yolunu değiştireceği adamları yanına buyur etti. Pazarda limon satsa, müşteri diye kabul etmeyeceği adamın elini sıktı. Ateist adam, her gelenin duasını kabul etti. Nasılsın diye soranlara “park diroç” dedi. Evet zerafetinden olabilir. Gideceğini hisseden birinin kimseyi kırmak istememesi de olabilir. Ama bence bu, kocaman bir “ermiş”likten başka birşey de değildi… Erdi, eridi, bitti, gitti… Muzip anıları, gülen gözleri ve dede sakalı kaldı gözlerimizin önünde, yüreklerimizin en derininde

“Gitti cancağazım gitti, bitti son İstanbul…”

Hep beklenmedik yerden vurulur ya insan… Hani o kadar çalışırsın, sınavda çalışmadığın yerden gelir sorular; o kadar hazırlanırsın bir panele, hazırlıksız olduğun yerden yakalar adamı bir konu; ya da o kadar alıştırırsın kendini birilerinin yokluğuna, alışmadığın yerden yersin darbeyi… İşte öyle bi’şey bu da… Beklemediğim bir anda, beklemediğim bir şekilde, beklemediğim bir konumda… Elim kolum bağlandı, dilim kilitlendi, yüreğim burkuldu; kala kala hicran kaldı bana, bize… Demişler ya, ölüm Allah’ın emri, ayrılık olmasaydı… Olmayaydı eyiydi be…

15 yaşlarında olmalıyım. Adadayız. O yaz, yurt dışından gelen gençler uyuşturucu madde kullanıp artıkları deniz kenarlarına atıyorlarmış. Mahallenin büyükleri de birbirini uyarmış “aman çocuklara dikkat edin” diye. Bizim peder aldı beni/bizi karşısına. “Bakın, içecekseniz söyleyin, sigaranızı, çakmağınızı ben vereyim, gizli saklı yapmayın”. Sadece 1 cümle. O bir cümleyle yaşı 27 ettim. Sonra bir gün aldım sigarayı, çakmağı, salonda oturdum yanında yaktım, içtim, söndürdüm çıktım. Az laf ederdik birbirimize, hemen de anlardık birbirimizi. Zor da olmazdı.

Kalıbından umulmayacak kadar zarif bir adamdı. Yalaka olduğu alenen bilinen birinin adı geçtiğinde dahi ağzını açmadığını bilirim mesela. Sırf “eski iş arkadaşı”na ayıp olmasın diye. Bir kez sabrımın taşını çatlatıp isyan ettirdiğinde bu duruşu, bana sadece “ayıp olur” dedi. O günden sonra sustum. Keşke hepimiz bu kadar az lafla çok şey anlatabilseydik…

Kızıyorlar bana ölüsünü bile rahat bırakamıyorum diye. Ben onu rahat bırakmıyorsam o da beni rahat bırakmadığı için, gıcıklığımdan değil ya… Sürekli rüyamda, sürekli hayatta, rüyalarıma, bilincimin altına bile kabul ettiremiyorum ki yokluğunu, yaşamıma kabul ettirebileyim… Becerebilen beri gelsin, allahını seven öğretiversin yoklukla yaşamayı kıvırabilmeyi, ben beceremiyorum çünkü… Ama lafı Sezen’e veriyorum…

“Bilirim sonu var bunun
Bilirim sonu gelir her sorunun
Bilirim sonu var bunun
Çaresi bulunur bilirim her sorunun”

Işığıyla kalın siz yakınında, aydınlatmaya devam etsin yokluğunda da herkesleri…

O’nla kalın, O’nla yaşayın, yaşatın lütfen…

Özlemle, sevgiyle,
Garine

IMG_0415

Darmaduman

Bildiğin gibi değil hayat beybaba. Sikip duruyor geçmişimizi geleceğimizi. Bugün yine bir cenazedeydim. Eh, rüyamda diş(çi) görmemin bir bedeli olmalı, herdaim… Cenazede bir babayı gömdük. Tornun, büyük sıpa, mezar başında meraklı meraklı bakındı. Sonra Arsen ona çiçek verdi, attı tabutun indirildiği çukura… Sonra herkes kürekle toprak attı. Gözümün önüne oğlunun bir cinnet ertesi, cenazende, mezarına toprak döküşü geldi. Mağrur, gururlu, dimdik.. Buradaki cenazeler pek bir boktan babişko, insanın duyguları hareketlenemiyor bile. Bu duygusuzlukta, cymbalta etkisinde dahi mezarlıkta kopmayı başardım. Nefesim kesildi birden, tabut çukura indirilirken. Kalbim çok atmaya başladı. Bir de yanaklarım ıslandı. Arman mendil verdi, anırmaya devam ettim. Yengenin üzeri taş kaplanmış mezarına tornun su döktü. Eğer öte taraf varsa, o orada da kahkaha atarken koltuktan düşüyordur, garanti… Seni bulmuştur belki, “ahparııııım” diye sarılmıştır. O da sen yaşta gitti, bugünkü de.. 80de var bi keramet. Olmayaydı eyiydi…

Küçük tornun birinci sınıf oldu. En kaliteli, 1. sınıf! Sürekli kulaklarını çınlatıyoruz. Büyük sıpa besilendi iyice, diyete sokucam, haşlanmış kabak… Ne severdin(!)… Laf lafı açıyor ya, büyük, “artık Sarkis Dede’min sevdiği yemekleri yiyeceğim, onu hiç unutmayacağım, o da sevinecek” dedi. Küçük cadı, Salkım Hanım’ın Taneleri filmindeki cenaze sahnesinde kayışımı kopardı. Tabut=güzel kutu…

Yemek dedim de, bugün yeni bir yemek denedim. Hem bugün perşembe, olaydın Skype’tan tarifi verirdim, sen de denerdin ilk fırsatta… Hiç es geçmedin verdiğim tarifleri. Kore turşusu bile yaptın be… Kendinden de birşeyler katarak elbette. Ben de öyle yaptım. Tarifte olmayan en az 5 eleman kattım tarife. Tadına bakmadım ama koku güzel. Urpatakhos damadın da khorovadz yaptı kendince.

Aklıma ne geldi biliyor musun? Hasta olduğunu duyunca ilk gelişimde, sana bissürü sosis, salam getirmiştim, en sevdiklerinden. Cenazene gelişimde paketler açılmadan dolaptaydı ya, nasıl canım acıdı… Çok seversin diye en azından bir lokma yersin diye düşündüydüm… Daha çok şey düşündüydüm de olmadı… Adam gibi vedalaşamadım bile, ben çıkarken, ayaklarım geri geri, sen uyuyordun… Son görüşüm olduğunu bilsem öyle kuru kuru öper gider miydim? Gider miydim? Kalaydım keşke… Keşke…

Lodos vurgunu balıklar gibiyim baba… Nasıl darmadumanım, nasıl perperişan. Hala siyah giyiyorum evet. Ve eminim sen de çok dalga geçiyorsun. İçim karayken dışarımı renklendirmek ikiyüzlülük gibi geliyor, başaramıyorum. Yokluğun göğsümde bir taş, kaldıramıyorum oradan, onunla yaşamayı hiç kaldıramıyorum zaten… Koydun gittin ya, sözler, tarifler, muhabbetler, gezmeler, gülmeler yarım kaldı ya, yarım kaldım ben de. Nefessiz kalmış gibiyim suyun dibinde. Suyun yüzüne de çıkamıyorum tüm çırpınmama rağmen. Ayın 28i geliyor, devirdik mi sensiz 5 ayı? Her gün daha da ağırlaştı mı göğüsteki taş?

Dedim ya, hayat sınıyor bizi bu ara ve sanırım artık her ara. Sezen hislerimin tercümanı, içdökümlerimin dışa vurumu. Acıtırken yokluğun, şükrettiriyor varlığın, tadına varamamış olsak da. Gidişine alışmak mı? Henüz çok uzakta o. Olacak, herkes nasıl beceriyorsa, elbet bir gün. Ama bu gün, pek bir darmadumanlık hakim gelmişime geçmişime… Ne desem boş. Söz Sezen’e bırakılır…

sende de iz kaldı mı bu talihsiz hikayeden?

dayanıyor mu kapılarına anılar aniden?

göğsünü sıkıştırıyor mu zaman zaman?

hiç faydası yok bilsem de, gitti giden..

içilmiyor acıdan dünya yanıyor görüyor musun?

kendi acına gömülmekten mahçup oluyorsun.

günden kovsan geceden giriyor bıçak gibi hasret,

uykularında çığlık çığlığa çağırıyorsun..

gel, gel ne olur gittiğin yerden,

hayat çok sert çekilmiyor sensiz.

gel, gel ne olur gittiğin yerden,

hayat çok sert katlanmak zor sensiz.

bir dua gibi adını tekrarlıyorum,

ateşe verdim ömrümü yakıyorum

darmaduman

Արմենեան հող ա, երկիրը ծով ա Սասուն, Մուշնն ու Վանը հայկական հող ա։

Geçtiğimiz günlerde, hatta henüz İstanbul’dayken, duydum ki bu cuma akşamı (15 Mayıs) Sasunlular gecesi olacakmış. Ve yine öğrendim ki, peder beye sürpriz olarak bir plaket takdim edeceklermiş yıllardır kendilerine verdiği destek için. Adamın en büyük derdi, herşeyin insanoğlu ölmeden önce yapılmasıydı. Kısmet olmadı. Çok ani ve çok çabuk gitti çünkü.

Çok iyi bildiğim bir şey var ki, kendisi milletini çok seven bir ermeniydi. Yıllar önce en büyük hedefi bir gün Ermenistan’a gidip orada yaşamaktı ve Ermenistan’ın kalkınması için yapılacak her işe boyuna posuna bakmadan destek olmaktı. Kısmet olmadı. Ama hep Ermenilik için yaşadı. Özellikle de Sasunlular olsun, Daronlular olsun, Dersimliler olsun, Hemşinliler olsun, köklerini koruyup kollayanlara, hele de sonradan keşfedenlere karşı büyük bir zaafı vardı. Tatlısu Ermenileri, “bize dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” zihniyetiyle tavşan boku misali yaşarken, çok daha zorlu koşullarda “biz Ermeni’yiz” diyenler onun için kendinden dahi kıymetliydi. Bu bağlamda, bu akşam alacağı ödül onun için gerçekten çok kıymetli.

Babamdı, canımdı, kanımdı, en büyük kahramanımdı. Benden/bizden, yani kıymetlilerinden çok isteği yoktu. Bir tek şey isterdi, aynı şu şekilde: “beni utandırmayın, yüzümü yere çevirtmeyin.” Görüyorum ki, kendi evlatlarından ayrı tutmadığı insanlar da O’nu utandırmadı.

Sağ olsunlar, var olsunlar…

halay

Երբ որ կործանուեց չքնաղ մեր Անին
Ենթարկուեցինք մենք օտարի լծին
Կորել էր հովիւը, փռուել էր հօտը
Թուրքին էր մնացել հայոց արօտը։

Արմենեան հող ա, երկիրը ծով ա
Սասուն, Մուշնն ու Վանը հայկական հող ա։

Եղիր դու ամէն տեղ, որտեղ մի հայ կայ
Գուրգուրիր դու նրան, Հայաստան թող գայ։

Արմենեան հող ա, երկիրը ծով ա
Սասուն, Մուշնն ու Վանը հայկական հող ա։

Դժուար է, դժուար, ով երկիր ձգեակ
Որ հայը մնայ օտարի լծի տակ։

Արմենեան հող ա, երկիրը ծով ա
Սասուն, Մուշնն ու Վանը հայկական հող ա։

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑