Kemal Gökhan Gürses
Kaynak: Kemal Gökhan Gürses – Agos
13 Şubat 2004’te, dünya üzerindeki mevcudiyetimin 22. yılı da tamamlanmak üzereydi ve ben hâlâ adımın, yani Sarkis adının gerçekten ne ifade ettiğini tam olarak bilmiyordum. Bu benim için hayli büyük bir problemdi, keza girdiğim her ortamda, adımın anlamını sorup “Bir aziz işte” cevabından tatmin olmayanlara, kıt bilgilerimle açıklama yapmaya çalışmak gerçekten sıkıntı veriyordu bana.
O günkü Agos’un ikinci, sayfasında ‘Beyaz Atlı Surp Sarkis’ başlıklı kısa bir yazı yayımlandı. Yazı imzasızdı ancak üsluptan, yazanın Baron Seropyan’a ait olduğunu anlamıştım. Yazıda Surp Sarkis’le ilgili yöresel ve genel iki söylenceye yer verilmişti. Birinde yedi gün durmadan nasıl savaştığı, diğerinde Rum kızı atının arkasına alıp uçarak Masis’in tepesine nasıl konduğu anlatılmıştı. Yazının en sevdiğim kısmı, bu azizin halk arasında ‘kız kaçıran’ adıyla, “cins-i latife karşı nazik ve keyifçi” biri olarak anıldığını söylediği bölümdü.
Yazıda beni asıl etkileyen, bu günün aslında coğrafyadan doğduğunu gösteren ve farklı kültürlerde başka adlarla da kutlandığının bilgisine veren bölümdü. Meğer Kürtler de ‘Hıdır Nabi’ adıyla kutlarmış Surp Sarkis’i. O gün halk hiçbir iş görmezmiş, çünkü “Hıdır Nabi’nin üflediği tipi ve fırtına tarafından yok edileceğine inanırmış. Zira Masis Zirvesi’nin kar ve tipisi Surp Sarkis nefesiyle o günlerde her yanı dondurur ve illa ki kar yağdırır”mış.
İstanbul’da doğup büyüdüm ama ilk defa bu yazıyı okuyunca kendimi buralı hissetmiştim. Sanırım Baron Seropyan’ı özel kılan, Ermeni kimliğini sıkıcı ders kitap bilgilerinden ve sadece dinî öğretilerden çıkarıp bu kimliğin ne kadar zengin olduğunu göstermesinin yanında, köklerimizin bu topraklarla ne kadar derim ve bu topraklar üzerinde yaşayan halklarla ne kadar iç içe geçtiğini göstermesi oldu.
Link: Sarkis Güreh – AGOS
Bazı insanların hep buralarda olacağını ihtiyacın olduğunda nerede bulacağını bildiğini düşünürsün Sarkis Seropyan da benim için onlardan biriydi… Hiç aklıma gelmezdi bir gün yok olacağı.
Kendisini bizim Agos maceramızın ilk günlerinde tanımıştım. O zaman ben ne kadar gazeteciysem o da o kadar gazeteciydi. İlk başlarda Agos’a gelip bir şeyler yapıp giden çok olmuştu ama Sarkis için öyle olmadı… O Agos’u o kadar çok sevdi ki, Agos ondaki cevheri su yüzüne çıkardı o da bu cevherle gerçek bir gazeteci olup Agos’u bereketledi.
Dün kendisini seven yüzlerce kişi refakatinde son bir kez Agos’un önündeydi Sarkis, öteki tarafa uğurlanmadan önce . Acaba 19 sene evvel sessiz sedasız gelip yerleştiği ve onunla bütünleştiği Agos’un önünde böyle bir insan selinin kendisini uğurlayacağını tahmin edebilir miydi?
Gazetede giren çıkanın belli olmadığı, sürekli bir patırtının yayıldığı odanın bir köşesinde klavyesine Ermenice harfler yapıştırılmış eski model ufak bir bilgisayarın önünde konsantre olmuş sessiz sedasız devamlı bir şeyler yazardı. Çarşamba geceleri ise sabaha karşı Ermenice sayfaların sırası geldiğinde sayfa tasarımcı arkadaşımız Nuran’ın başına gider ayakta ekrana eğilmiş tashihleri yapar ve bir yandan da Nuran’ın “ Baron Seropyan burada ‘ıt’* var mı?” şeklindeki sorularına cevap vermeye çalışırdı.
Ermenice sayfaların dizilmesini beklediğimiz gecenin o geç saatlerinde muhabbet ederdik. Ana mevzumuz, o sene yeni keşfettiğim Kilikya bölgesini kaplayan Ermeni kaleleriydi. İlk Van seyahatimde tüm görmem gereken yerlerin isimlerini, oralara nasıl gidebileceğimi uzun uzun anlatmış ve not aldırmıştı bana… Hıristiyan yortuların örtüştüğü pagan kutlamaları, Anahitleri, Zadig yumurtasının menşeini, Vartavarları, Navasart Oyunları’nın ve daha neler neleri ondan dinledim büyük bir zevkle. Daha sonra bütün bu bildiklerini ve daha fazlasını okuyucularına nakletti; o çok sevdiği Anadolu köşelerini meraklılarına adım adım gezdirme fırsatını da buldu.
Tek kelimeyle kendisine verilen her şeyi fazlasıyla bizlere aktardı.
Toprağın hafif olsun Baron Seropyan
* I harfinin Ermenice okunuşu olup satır sonlarına denk gelen kelimeleri bölmek üzere tireleme yapılırken kullanılır.
Link: Luiz Bakar – AGOS
Benim gibi onlarcasının ilk Ermeni arama motoru. Ondan önce Aşçıyan Sırpazan vardı, diasporanın muhtarı, efsanevi geziler düzenlerdi. DVD’lerini arayıp bulun, muhteşemdir. O gidince fanları Seropyan’ın peşine düştü, tut bizim varbedi tutabilirsen. Bizde ustalar pek çırak yetiştirmez, Seropyan burada da bozdu geleneği. Lora daha iyi bilir, o büyük elini bir soktu muydu kazana, siz deyin bin, ben diyeyim iki bin yıl öncesinden çıkarır, masanın ortasına vururdu Mher’i, Anahid’i, Vartan Mamigonyan’ı dolma parmaklarıyla. Los Armenos, Beyrut, Paris, Tuşba, Daron, Tiflis, Yerevan, Agos’taki o masaya sığardı. Agos’un kütüphanesi raflarda değil, işte o köşede, piposunun arkasında duruyordu.
Eylül 1996. Agos’un kapısından girdiğimde bir onu tanırdım, bir de Gobelyan ile Ayvaz’ı. Üç silahşörlere çırak oldum ben orda. Oğluyla sınıf arkadaşlığımız vardı Getronagan’da, o kanaldan başladı tanışıklık. Jamanak’ta kültür-sanat köşesi hazırlarken, 80’lerin sonunda, Yervant Gobelyan ustamla birlikte üçümüz aynı sayfayı paylaştık kısa bir süre. Gezi yazıları, Ermeni tarihi kaleme alıyordu. Oğlu Vağarşag Seropyan’ın elinden öpeceğiz, Jamanak’tan bu yana yazdığı o güzelim yazılar bir kitap olabilirse eğer. Agos’un ikinci yerinde, o meşhur çatı katında, Hrant’la aynı odayı paylaştıkları için ikide bir yanına gitmek, takip etmek zor oluyordu varbedi. Ama yaz aylarında, yurtdışından birileri gelip uzun sohbetlere daldıklarında, bir ara içeri “Sevannn” diye bağırıldığında tamam oluyordu her şey. Yolgeçen hanında üç kare toplu fotoğrafla Ermeni tarihine, müziğine, sohbetine doyuyorduk. Bulunmaz nimet, paha biçilmez servet. Hâlâ o servetten geçiniyorum.
Bilirler, ben Ayvaz’cıydım, ama gizli kahramanım Seropyan’dı. Özcan Alper’in filmi için bırakılan sakaldan önceki Seropyan ama… O tombul gıdısında saklıyordu her bildiğini. Hrant’ı katlettikleri binada kendi odası olunca, büsbütün abonesi olduk. Paylaşınca çoğalan her şeyin tonton yüzüydü Agos’ta.
Hele Agop Ayvaz’ın geldiği cuma günlerini hatırlasanıza… Tiyatro, sinema, edebiyat, dedikodu, bol kahkaha. Karakaşlı daha iyi hatırlayacaktır, sihirli üçgenin iç açılarının toplamı oluyorduk o gün. Hrant Seropyan’a takılıp onu kızdırır, Ayvaz iğneli espriyi gediğine kor, Gobelyan kulağı bizde, gözü masada işine devam eder, Sarkis Çerkezyan kaymağı olur ekmek kadayıfının.
İnternetsiz zamanların bilgi edinme kaynağı Seropyan’ın olmadığı, keyifsiz bir dünyayı okuyorsunuz yazılarda. Toprağa verdik, 40’ı da geçecek, yaz gelecek sonra, Kınalıada başlayacak. Çarşıya inmek için evinin önünden her geçişimde yukarı bakacağım. Önce Alik’e takılacak, sonra babamı soracak, ben de “Seropyan JR ne zaman geliyor?” diyeceğim. “Uğra zo, unuttun bizi!” deyişinin acısını kalbimden kimse koparamayacak.
Sarkis Seropyan, benim ustam, yeni odasına yerleşemeden, yanağını son kez öpemeden, “Yeter” dedi, dostlarının yanına taşındı. Aris Nalcı, Karin Karakaşlı, Leda Mermer, Sandy Zurikoğlu, Sarkis Güreh, Lora Baytar, Lüsyen Kopar, eskilerden yenilere evlatları, canları öksüz.
Burnuma masasından eksik olmayan ballı Blackwoods sigarasının kokusu geliyor. Diyorum ki, varbetler taşınınca, öbür dünyadaki Agos daha matrak olmaya başladı.
Bana, bize kattıkların için minnettarım Seropyan, desnvelu huysov.
Նվիրական հոգիդ անմահ,
միշտ թարմ ինչպէս պատմութեան.
Հնչե զուրնան, բրնէ պարը
՝Ահա կալիս է Սերոբեան:
Link: Sevan Ataoğlu – AGOS
Sarkis Abi de aramızdan ayrıldı. Adı Agos’la bütünleşmişti ve ben de birçok insan gibi onu zaten Agos kurulunca tanımıştım. Hrant tanıtmıştı. Hiç unutmadığım özelliği, güzel sohbetleriydi. Agos’a her uğradığımda çayını içer, sohbet ederdim. Hayran olunacak, derin bir kültürü vardı. Eskiden Osmanlı ordusunda alaylı-mektepli ayrımı vardı; Sarkis abi gerçek bir alaylıydı ve onlarca mektepliyi cebinden çıkaracak bir bilgi birikimine sahipti.
Akademik açıdan gelişmemde bana büyük katkıları oldu. Birçok Ermenice kaynağın varlığını ilk olarak ondan duydum. Bu Ermenice kaynakların çevirileri konusunda bana yardımcı oldu. Krieger’in Yozgat kitabını, Der-Zor ve Sivas hakkında Ermenice yayımlanmış son derece önemli kaynakları onun sayesinde tanıdım. Bu kitapların ya çevirilerini kendisi yaptı, ya da birilerine yaptırdı. “Bilgisayar kullanmıyorum Taner Bey, el yazımı da zor okursunuz” deyip, çeviri yapacak gençler bulurdu.
Onun çevirisini yaptığı-yaptırdığı bu kitaplardan bazılarını yayınevlerine verdim. Yayımlandılar galiba…
Sarkis Abi’min, bende, kalbimde çok özel bir yeri olacak. Sadece Agos’a ve İstanbul Ermeni kültür hayatına yaptığı katkılar nedeniyle değil, benim kişisel akademik seyahatime yaptığı katkılar nedeniyle de. Nur içinde yatsın, görürse Hrant’a mahsus selamlarımı da iletsin; bir de uygun bir yer ayırmayı unutmasın, nasılsa biz de bir gün yanlarına geleceğiz! Sohbete orada, kaldığımız yerden devam ederiz!
Link: Taner Akçam – AGOS
Pangaltı’dan Dolapdere’ye inen yokuşun üstündeki ufacık daire, gelişigüzel toparlanmış eşyayla tıkış tıkış bir salon, nasıl sığdığı, nasıl girip çıktığı bilinmez bir kalabalık, herkesin üstüne sinmiş telaş ve heyecan, Hrant’ın gülüşü, kızışı, bağırtısı, gürültüsü ve Sarkis Bey’in sükûneti. Agos gözlerini açtığında gördüğü manzara buydu.
Sonra neler oldu… Mekân değişti, ortam değişti, yıllar geçti, Agos’un kapısından ürke ürke giren, heyecanlarına bolca endişe karışmış yeniyetmeler evlenip çoluk çocuk sahibi oldu. Agos okunur, bilinir, varsayılır, sayılır oldu. Korkulur bile oldu. Deprem oldu, felaket oldu. Hrant gitti…
Şimdi de Sarkis Bey bıraktı bizi. Kendisine kalsa bırakmazdı. Tabiat o acımasız hükmünü yürüttü; yine yanlış hedefe attı. O lazımdı. Daha çok lazımdı. O orada olmalıydı. Bir çınar gölgesi gibi, arada usul usul kıpırdayarak, durmalıydı yerinde. Etrafına misafirler toplanmalıydı. Önünden geçmeliydik, yanından geçmeliydik, kıyısına ilişmeliydik. Sesini duymalıydık, dolu dolu el sıkışmalı, omuzlarımıza pat pat vurmalıydık karşılıklı.
Meraklı bir insandı Baron Seropyan. Üşenmezdi, kolay yorulmuyordu. Kapılar açabileceğini hissederdiniz.
Varız, buradayız, burada yaşıyoruz, yapabildiğimiz kadarıyla biz yaptık bu hayatı kendimize. Söylenmez, hissedilirdi bunlar. Oturur, gülümserdiniz karşılıklı, çok şey anlatılır, anlaşılırdı.
Şimdi gidince onu yerinde bulamayacağınıza inanmak… Çok zor.
Link: Ümit Kıvanç – AGOS
Sarkis Abi göçüp gitti, işleri hatırası kaldı yadigâr. Kırk senelik bir tanışıklığımız, kader birliğimiz, dostluğumuz vardı. Her konuda anlaşamasak bile aynı dünyaların insanıydık. Şimdi geri dönüp baktığımda görüyorum ki, yan yana geldiğimizde, telefonla görüştüğümüzde sanki hayatlarımızda tek bir konu varmış gibi, sadece ve sadece Ermeni dili, edebiyatı, kültürü konuşmuşuz.
Eline bir gazete kupürü, bir gazete, bir dergi, bir kitap geçtiğinde fırsat yaratıp “Bak, sende bu var mı? Gördün mü? Haberin var mı?” diye gıcık vermek, en büyük keyfiydi. Çantasında, torbasında, ceplerinde muhakkak paylaşacağı bir kâğıt parçası veya tomarı bulunurdu. “Haberim yok” demeni bekler veya beklemez, başlardı o konuda bildiklerini, duygularını, düşüncelerini aktarmaya. Ara sıra da huysuzluğu ele alır “İlgilenmiyorsunuz be oğluuum” deyip bir destur çeker, serzenişte bulunurdu, ve keyfi tepe yapmış olarak ayrılırdık.
Burnumun dibindeki birçok şeye onun sayesinde vâkıf olmuştum. Geçenlerde yayımladığımız ‘Gülizar’ın Kara Düğünü’ kitabının kahramanı Gülizar’ı ondan öğrenmiştim. 30-40 sene evvel, Şişli Mezarlığı’nda bana “Gülizar’ın mezarını biliyor musun?” diye sormuş, beni alıp o mezarın başına götürmüştü, böylece Gülizar’la tanış olmuştum.
Aras Yayıncılığı kurmuşuz, üçe beş, on beş metre kare bir oda… Bu odada üç masa var, üç insan devamlı orda oturuyorlar, çalışıyorlar, üç insan da hafta içinde gelip gidiyorlar. Gelen, masaların birinin ucuna ilişiyor, çalışmaya başlıyor. İki de misafir sandalyesi var, kapının arkasında, gelen giden misafirler de orada oturuyorlar. Üçüncü bir misafir geldiğinde ayakta kalıyor, daracık bir oda, hatta misafir oturduğunda kapı tam açılamıyor, kapı açıldığında oturanın dizine çarpıyor ve yarım açılıyor. Üç tane devamlı misafirimiz var: Sarkis Seropyan, Mardiros Balıkçıoğlu ve Yelda. Her gün uğruyorlar desem doğrudur. Sarkis Abi ve Mardiros Abi dev gibi iki insan, zaten yan yana sığmıyorlar. Sarkis Abi’nin Paylin’le arası açık, “Yahu” diyor, “Paylin’e kırk kere söyledim, şuracıkta bana bir masa ayarlamadı.” Paylin dırdırlanıyor, “Sarkis Abi, senin dizinden kapı açılmıyor, masayı nereye koyayım?” Bu diyalog seneyle sürdü, ta ki Hrant bir gün, “Abi gelin, gazete çıkaralım” lafını ortaya atana kadar.
Kitap yayını Hrant’ın heyecanını kesmemiş, tatmin olamıyordu, illa tutturdu “Haftalık gazete çıkaralım”… Toplantı üzerine toplantı, Sarkis Abi Hrant’ın yanında, veriyor gazı. Bir altı ay geçti, en sonunda Hrant, “Ben ayrılayım gideyim, gazete çıkaracağım” dedi, Sarkis Abi’yle gitti. Hiç unutmuyorum o heyecanını. Agos’un sıfır sayısını Maçka Maden Fakültesi G amfisinde Sayat Nova Korosu’nun konserine getirmiş, fuayede büyük bir keyifle dağıtıyordu. Uçuyordu…
Sarkis Abi’yle hikâyemiz çok. Bir keresinde kitap ödünç vermek vermemek konusunda muhabbet tellendirirken, “Yahu” dedi, “Deyyuzun birine Hovhannes Tumanyan’ın toplu işleri kitabımı verdim, geri getirmedi. Öyle bir kitap ki, hemen tanırım, ilk fasikülü yani 16 sayfası eksikti.” “Abi, o deyyuz benim, o kitap bende, kimden aldığımı hatırlamadığımdan kaldı, hatta bir eşini de bulmuş, fotokopiyle ilk fasikülü tamamlamıştım” dedim. Kitabı tamir etmiş, yani kendimi affettirecek bir çıkış yolu da bulup, çıkarıp vermiştim. Kütüphanesinde hatırası kaldı.
Agos, Sarkis Seropyan’sız kaldı. Yol arkadaşı Hrant’ı aşağıda, kapının önünde vurdular, koştu indi aşağı, gözünün önünde, yerde yatıyordu Hrant. Suratındaki dehşet, çaresizlik resimlerde asılı kaldı. Şimdi buluşacaklar öbür tarafta. Sohbete, didişmeye… Rupen Maşoyan, Hagop Ayvaz, Yervant Gobelyan’lar da muhakkak katılırlar. Allaaah, şenliğe bak sen! Heyhat, hepsi de ayrı birer huysuz. Ben eksik kaldım. Bekleyin, geleceğim…
Ama bilin ki gelene kadar çok çalışacağım, daha çok üreteceğim ki çantamı, torbamı yeni kitaplar, gazetelerle doldurup yüklü geleyim. Başka türlü ne konuşacağız, ne tartışacağız ki… Biz başka konu bilmiyoruz!
Link: Yetvart Tomasyan – AGOS
“Panteon nedir?” diye soracak olursanız, bir cümleyle anlatmaya kalksak, hem evrensel sembol, hem de bir halkın, bir ulusun bütün tanrılarının barınağı diye tanımlamak mümkün.
Öyle kimlikler vardır ki ne yaparsanız yapın onu bir çerçeve içine almanız, bir kalıba sokmanız mümkün değildir.
Tanrı sevdalısı Sarkis Abi yolculuğa çıktı. Yoldaşları, sevgilileriyle buluşmak üzere acele etti. ‘Van Kartalı’ misali, Agos sayfalarından kanatlanıp, Ermeni tanrılarının panteonlarına doğru kanat çırpmaya başladı. Anadolu coğrafyasında ziyaret edeceği pek çok Ermeni panteonu ve hasret gidereceği çok kişi var.
Sarkis Abi Agos’ta Ermenice yazdığı için Türk, Kürt, Laz, Çerkes, kısacası bu toprakların kadim halkları onun yazdıklarını tam olarak okuyamadı. Türkçe olarak yayımlanan ‘Ermeni Tanrıları Konuşuyor: Cangülüm Anahid ve Kazben” adlı kitabı ise hâlâ bir el altı kaynağı olma özelliğini koruyor.
Ey Ermeni Panteonu’nun yüce tanrıları ve tanrıçaları Aramazt, Anahid, Vahakn, Asdğig, Mihr, Tir, Nane, hepiniz… Sarkis Abi sizsiz yapamadı, deli gönlüne söz geçiremedi, size geliyor.
Ey Ermeni tanrılarının panteonlarında yatan kozmosun tüm yıldızları, dağları, tepeleri, ovaları, ağaçları, ormanları, dereleri, börtü böcekleri… Ermenilere tanrılık ettiniz. Aranıza yeni biri daha katılıyor. Yabancınız sayılmaz, gıyabınızda çok şey yazdı, çizdi, anlattı.
Bir ağaç gölgesinde, bir kaya dibinde, iki-üç cümleyle anlatırken ruhunun gelgitler yaşadığına, zaman zaman boğazının düğümlendiğine, belli etmemek için gözyaşlarını içine akıttığına tanık olduk.
Sana söz veriyoruz Sarkis Abi, Sepasdia, Gesaria, Yerzınga, Edessa, Garin, Dikranagerd, Gars, Ani, Vaspuragan, Giligya, Ararat topraklarındaki ayak izlerin bize rehberlik edecek.
Sana söz veriyoruz Sarkis Abi, bir avuç kalsa da, Ermenistan topraklarını unutmayacağız.
Sana söz veriyoruz Sarkis Abi, dağ taş bayır peşinden gelen dostlarının çoğalması için çalışacağız.
Müslümanlaşmış, Müslümanlaştırılmış Ermeniler öksüz kaldı. Şimdi kim onların ruhlarına merhem olacak, şimdi kim kılıç artığı Hüseyin’e, Hasan’a el uzatıp iğne ile kuyu kazıyarak iz sürecek, bir akraba bulacak?
Söz veriyoruz Sarkis Abi, Agos’un ilk sayılarından itibaren, tüm tehditlere rağmen, ikinci sayfanın sol üst köşesinde, küçük bir kutu içine sığdırdığınız Ermeni tarihi yerleşimlerini, nüfusunu, edebiyatını, kültürünü, Agos’ta daha büyük kutularda tanıtmak için çalışacağız.
Sana söz veriyoruz Sarkis Abi, bu toprakları senin sevdiğin gibi sevmeye, kan üzerinden değil can üzerinden konuşmaya devam edeceğiz.
Agos ve Hrant Dink Vakfı’nın taşındığı Anarad Hığutyun Binası’nın açılışına uğramıştı Luiz Bakar. Tam çıkarayak bir ara merdivenlerin başında durduk. “Nereden nereye..” dedi Luiz. Aynı anda aklımıza Dolapdere’deki ilk Agos yazıhanesi geldi. Yazıhane dediğime bakmayın. Tek göz bir oda. O odada tanımıştım ilk kez Sarkis Ahparig’i. Baron Seropyan’ı yani. Ermeni kültürüne ve diline ne kadar hakim olduğunu ilk anda farkederdiniz. Farketmemeniz mümkün değildi. Sadece dil ve kültür değil elbette. Yaşananlardan ve kendi yaşadığından süzülüp gelen bir bilgelik. Yani şöyle bir insan. Hem bu topraklardaki Ermeni halkının yaşadıklarını kendi imbiğinden geçirmiş. özümsemiş. Hem de bizzat kendisi zaten o hayatı bir şekilde yaşamış. Yüzünden, gözlerinden, konuşmasından, duruşundan en önemlisi ses tonundan yayılan bir titreşimdi bu. Hissetmemeniz imkansızdı.
Luiz ile yaptığımız o konuşmadan iki gün sora bu dünyadan göçüp gitti Sarkis Ahparig. “Baron Seropyan’ı kaybettik” cümlesi, sms olarak cep telefonuma düştüğünde, o odayı düşündüm ilkin. Sonra da, sonrasını. Agos’a her girip çıktığımızda orada oluşunu. Hep bir şeyler söylerkenki, bir şeyler anlatırkenki halini. Baron Seropyan biraz da o ses tonuydu benim için. Hep anlatan, anlatan, anlatan. Sakin, tok, kendinden emin, ama gizli bir huzursuzluk da var.
Bir de şunu düşündüm. Hrant Dink vurulmuş. O günden bahsediyorum. Televizyonlara yansıyan bir görüntü aklıma kazınmış, birçok görüntünün yanısıra. Sarkis Ahparig orada caddede duruyor. Ne yapıyor? Bilmiyorum. Orada olması gerektiğine karar vermiş ya da öyle icab etmiş. Hrant’ın yanında dimdik ayakta duruyor. O gün ve sonrasında o kare ile her karşılaştığımda Sarkis Ahparig’in yüzüne bakmaya, yüzünü okumaya çalıştım. Ve şunu düşündüm. O an orada olmak için nasıl bir yürek gerekir? Ve o an orada olmak, ne demektir, nasıl bir şeydir? Sarkis Abi, bu kadar yaşanmışlıktan sonra bir de orada mı olmalıydı yani? Yetmezmiş gibi bir de orada olmak mı payına düşmüştü?
O an, o kare, sanki koca bir tarihi anlatıyordu. Ve Sarkis Ahparig orada bir şeylerin tanığı olarak duruyordu. Bir şeylerin bilgisiyle duruyordu. Neyin bilgisi olduğunu biz biliyorduk, Hrant biliyordu, bir de o biliyordu. Onu bilmenin vakarıyla ve yıkılmışlığıyla duruyordu. Duruyordu orada işte. Bir tarih gibi.
Hrant’la buluştular onlar, yukarıda bir yerlerde. Ve şimdi işimiz daha zor. Baron Hrant’ın beğeneceği bir gazete yapmamız gerekiyor zaten. Şimdi Baron Seropyan’ın da beğeneceği bir gazete yapmamız lazım. Çok çalışmamız lazım.
Link: Yetvart Danzikyan – AGOS
Son Yorumlar