Ara

Sarkis Seropyan

Sarkis Seropyan'ın Ardından

Etiket

özlem

Yerken Anmak, Pişirirken Anmak

“Gözlerinde sevgiyi hep görürdüm ama iyi bir şey yaptığımda, gözlerinde gördüğüm gururu anlatmaya kalemim yetmez. Artık onu gururlandırmayacaksa, iyi bir şey yapmamın ne önemi var ki…”
(Levon Bağış)

13087634_10153783637963019_6570849522549134288_n

Hayır, mızıldamayacağım. Üç beş bir şeyler yaptım da mutfakta hamarat hamarat üzerinize afiyet, her kızarttığım biberde, her ezdiğim sarımsakta, her kaşıkladığım çoban salatasında bir anasım geldi, bir sesi geldi ki kulağıma sormayın gitsin. Okumaya devam et “Yerken Anmak, Pişirirken Anmak” →

Altı Ay

ssbalkon

Sivrisinek atağı gibi anılar atağı. Her tarafımızı örten yorganın dışında kalmış başparmağını bulur ya hani o şerefsiz (sivrisinekten bahsediyorum), tüm gündemimizi, dünümüzü, yarınımızı ve her anımızı doldurduğumuz yalanlar öbeğinin arasından bir geçit bulup dağıtır insanı şerefsiz (anılardan bahsediyorum).

Odayı istila edip gecenizin içine sıçmaya kararlı sivrisinek ordusunun sesini duymamak için kulaklıktan gelen müzikle uyumak da çare değildir. Aynı, bilincinin en dibine kadar işlemiş yaşanmışlıkları unutmaya çalışmak gibi, hatta unutacağını düşünecek cahilin cürreti gibi salakça, çare sandığın o oyalanmaca. Sesini duymayınca yok olduğunu sandığın sivrisinek aslında hep odada. Düşünmedikçe unutacağını sandığın anıların aslında hep aklında olması gibi.

6 aydır, tam altı ay. Kabaca 180 gün. Yahu bir tek gün bile düşünmeden geçmez mi? Bir tek gün, sadece bir… Geçmiyormuş… Yokluğun yarattığı kartopu misali acılar yumağı, büyüyüp çığa dönüşüyormuş. Ve bu çığdan ne koşarak, ne uçarak, ne içerek, ne yiyerek, ne de gülerek kurtulmak mümkün değilmiş.

En kötüsü de ne biliyor musunuz? Hani derler ya, “Kötü/hasta/son halini görme, iyi haliyle hatırla” işte o gerçekmiş. Ve salağın biri bunu tam altı ay sonra farkedebilirmiş. Çünkü dağ gibi gördüğü, 41 yıllık yaşanmışlıklarından bin anı kitabı çıkaracak kadar biriktirdiği, o kocaman adamın, onsuz geçirdiği son 6 ay boyunca, sadece o son 1 hafta gördüğü halini hatırlamaktadır hep. Konuşmayan, susan, çaresizce susan, saçmalamayıp “ne demeye çalışıyor acaba?” bakışlarına mağruz kalmamak için bilinçlice susan kocaman adam, karşısında, o korktuğu “ne demeye çalışıyor acaba?” sorusunu yöneltmek yerine, “aklından ne geçiyor acaba?” diye düşünenleri görünce, düşündüklerini duyunca (ki o kadar çok düşünülür ki, an gelir düşünceler yüksek sese kavuşur) ‎ne hissetmiştir acaba?

Yazdıkça açılıyor sanki bilinç, döküldükçe dökülen dert yumağı gibi… 6 aydır en çok ne, niçin, nasıl can yakıyor; niye bu ölüm insanı günlük hayatına geri döndüremeyecek kadar kıskacına aldı acaba sorularıyla boğuşan insanoğlu, her gün yeni bir sebep keşfediyor. Bütün bir pazar gününün ağırlığı, hüznü sebepsizken; gecenin bu yarısı (saat 03:37) tarihin 28e döndüğünün farkedilmesiyle mana kazanıyor tüm bu duygular silsilesi.

Evet bugün, tam da bugün 6 ayı devirdik. Saat akşamüstü 5-6 sularında, “tam da bu an…” diyerek hüzünlenir yine kendini sayılara indekslemiş bu salak.

Günleri, ayları sayıp anıları sıralarken, o tiksinç 28 mart günü de bir anı gibi canlanıyor ara ara. Farkediyorsun ki o boktan günü tek unutmayan sen değilsin. Hiç beklemediğin bir anda, o günden 5buçuk ay sonra gelen bir soruyla sarsılıyorsun. Küçük sıpa “mama, Sarkis dede öldüğünde baba sana niye şaka yaptı?” diye sorunca, hiçbir anını unutamadığın o gün, sana ölüm haberini veren adama sürekli “şaka, şaka yapıyorsun değil mi? Yok yok şaka, olamaz, 2 hafta duracaktı daha, şaka yapıyorsun… Şaka yapıyorum de ne olur…” dediğini hatırlarsın.

Ve hala yaşamaya çalışırsın, kendin için olmasa bile “diğerleri” için…

6ay

Darmaduman

Bildiğin gibi değil hayat beybaba. Sikip duruyor geçmişimizi geleceğimizi. Bugün yine bir cenazedeydim. Eh, rüyamda diş(çi) görmemin bir bedeli olmalı, herdaim… Cenazede bir babayı gömdük. Tornun, büyük sıpa, mezar başında meraklı meraklı bakındı. Sonra Arsen ona çiçek verdi, attı tabutun indirildiği çukura… Sonra herkes kürekle toprak attı. Gözümün önüne oğlunun bir cinnet ertesi, cenazende, mezarına toprak döküşü geldi. Mağrur, gururlu, dimdik.. Buradaki cenazeler pek bir boktan babişko, insanın duyguları hareketlenemiyor bile. Bu duygusuzlukta, cymbalta etkisinde dahi mezarlıkta kopmayı başardım. Nefesim kesildi birden, tabut çukura indirilirken. Kalbim çok atmaya başladı. Bir de yanaklarım ıslandı. Arman mendil verdi, anırmaya devam ettim. Yengenin üzeri taş kaplanmış mezarına tornun su döktü. Eğer öte taraf varsa, o orada da kahkaha atarken koltuktan düşüyordur, garanti… Seni bulmuştur belki, “ahparııııım” diye sarılmıştır. O da sen yaşta gitti, bugünkü de.. 80de var bi keramet. Olmayaydı eyiydi…

Küçük tornun birinci sınıf oldu. En kaliteli, 1. sınıf! Sürekli kulaklarını çınlatıyoruz. Büyük sıpa besilendi iyice, diyete sokucam, haşlanmış kabak… Ne severdin(!)… Laf lafı açıyor ya, büyük, “artık Sarkis Dede’min sevdiği yemekleri yiyeceğim, onu hiç unutmayacağım, o da sevinecek” dedi. Küçük cadı, Salkım Hanım’ın Taneleri filmindeki cenaze sahnesinde kayışımı kopardı. Tabut=güzel kutu…

Yemek dedim de, bugün yeni bir yemek denedim. Hem bugün perşembe, olaydın Skype’tan tarifi verirdim, sen de denerdin ilk fırsatta… Hiç es geçmedin verdiğim tarifleri. Kore turşusu bile yaptın be… Kendinden de birşeyler katarak elbette. Ben de öyle yaptım. Tarifte olmayan en az 5 eleman kattım tarife. Tadına bakmadım ama koku güzel. Urpatakhos damadın da khorovadz yaptı kendince.

Aklıma ne geldi biliyor musun? Hasta olduğunu duyunca ilk gelişimde, sana bissürü sosis, salam getirmiştim, en sevdiklerinden. Cenazene gelişimde paketler açılmadan dolaptaydı ya, nasıl canım acıdı… Çok seversin diye en azından bir lokma yersin diye düşündüydüm… Daha çok şey düşündüydüm de olmadı… Adam gibi vedalaşamadım bile, ben çıkarken, ayaklarım geri geri, sen uyuyordun… Son görüşüm olduğunu bilsem öyle kuru kuru öper gider miydim? Gider miydim? Kalaydım keşke… Keşke…

Lodos vurgunu balıklar gibiyim baba… Nasıl darmadumanım, nasıl perperişan. Hala siyah giyiyorum evet. Ve eminim sen de çok dalga geçiyorsun. İçim karayken dışarımı renklendirmek ikiyüzlülük gibi geliyor, başaramıyorum. Yokluğun göğsümde bir taş, kaldıramıyorum oradan, onunla yaşamayı hiç kaldıramıyorum zaten… Koydun gittin ya, sözler, tarifler, muhabbetler, gezmeler, gülmeler yarım kaldı ya, yarım kaldım ben de. Nefessiz kalmış gibiyim suyun dibinde. Suyun yüzüne de çıkamıyorum tüm çırpınmama rağmen. Ayın 28i geliyor, devirdik mi sensiz 5 ayı? Her gün daha da ağırlaştı mı göğüsteki taş?

Dedim ya, hayat sınıyor bizi bu ara ve sanırım artık her ara. Sezen hislerimin tercümanı, içdökümlerimin dışa vurumu. Acıtırken yokluğun, şükrettiriyor varlığın, tadına varamamış olsak da. Gidişine alışmak mı? Henüz çok uzakta o. Olacak, herkes nasıl beceriyorsa, elbet bir gün. Ama bu gün, pek bir darmadumanlık hakim gelmişime geçmişime… Ne desem boş. Söz Sezen’e bırakılır…

sende de iz kaldı mı bu talihsiz hikayeden?

dayanıyor mu kapılarına anılar aniden?

göğsünü sıkıştırıyor mu zaman zaman?

hiç faydası yok bilsem de, gitti giden..

içilmiyor acıdan dünya yanıyor görüyor musun?

kendi acına gömülmekten mahçup oluyorsun.

günden kovsan geceden giriyor bıçak gibi hasret,

uykularında çığlık çığlığa çağırıyorsun..

gel, gel ne olur gittiğin yerden,

hayat çok sert çekilmiyor sensiz.

gel, gel ne olur gittiğin yerden,

hayat çok sert katlanmak zor sensiz.

bir dua gibi adını tekrarlıyorum,

ateşe verdim ömrümü yakıyorum

darmaduman

Kuşkanadı kalem olsa…

 

“İstediğin kadar yokluğuma alış
Ama şarkılara yakalanmak diye bir şey de var.”

An gelir, bir şarkı çalar zamansız zamansız…

Çocukluğum çocukluğum
Bir boşluk var anlayamıyorum
Kapkaranlık derin bir kuyu var
Bir türlü içinden çıkamıyorum

Çocukluğum çocukluğum
Eksik birşey var bilemiyorum
O zamanlardan yasaklamışlar
Doyası doyasıya ağlayamıyorum

Sonra anlayamadığın boşluğu, o kapkaranlık kuyuyu oyan eksik şeyi bulursun ama hala ağlayamazsın. Yasaklamışlar çünkü. Çocukluğunu beraberinde mezara gömeni hatırlarsın. 14 yaşındasındır henüz. O zamanlar ağlayabiliyorsundur, şimdiki gibi yasaklara takmıyorsundur. Anıra anıra ağlarsın onu ne kadar çok sevdiğini, özleyeceğini düşündükçe. Çocukluğunu eksilmiş sanırsın, gömdün sanırsın. Salaksındır çünkü.

rosa

Sonra kırk yaşını geçince, o gün gelir ve çocukluğunun kalan kısmıyla birlikte hayallerini kaybedersin. İşte asıl o zaman kaybedersin çocukluğunu. Kırkında dahi olsan hala çocuk kalmış elinden tutan o kocaman el soğuyunca, artık elinden tutup seni kötü rüyalardan uyandıracak kocaman adam olmayınca daracık dünyanda, sevdiğin ilk adam da çekip gidince fanilerin arasından, işte tam o zaman büyürsün. Daha toprağı kurumadan çok özlersin. Ve o toprak kuruyunca, suyu o kadar seven adamın, kupkuru toprağın altında susuz ne yapacağını düşünüp nefessiz kalırsın.

ssold

Ve nefessiz de yaşanacağını öğrenirsin günler engellenemez bir hızla akıp gittikçe, geçtikçe, geçirip gittikçe hatta. Azaldıkça hatırasını yaşatanlar etrafında, daha kırkı taze solmuşken, çiçekler taptazeyken, eksildikçe ortak anıdaşlar yanıbaşından, daha da öksüz hissedersin kendini. Yaşarken yapılması gerekenlerin yapılmasından yanaydı gönlü. Öldükten sonra kıymeti kalmayacaktı çünkü. Yaşarken ziyaretine gelenler mutlu etti onu hep, çok önemliydi çünkü. Çürümüş kemiklerine gelenlerin kıymeti olmayacaktı, öyle olacağını iddia ederdi en azından.

Herşeyin istediği gibi olmasını isterken, tam da istemediği şekilde gelişirken, elinde olmadan vasiyetini yerine getirememenin vicdan azabı yorar insanı. Ama eksik kalanların, bu kadar ani ve beklenmeyen gidişinin çabukluğundan ötürü tamamlayamadıklarının hepsini birden bitirmeye çalıştıkça, birikmişlerin ağırlığı altında ezilirsin. Gecikmişliğin vicdan azabı triple yapar ruhunda, seni kanarta kanarta. İşte bu ezilmişlikle dahi olsa, son vazife olarak canını dişine takıp bitirmeye çalışırsın yarım kalanları…

“Derler ki, öykünün bir yerinde özlemleri sıraya koymak gerekirmiş.
Oysa ne farkeder ki öykünün başı sonu özlemse…”

Özlemin ifadesi özlü sözlerden insanın kendi cümlelerine taşmaya meyillenmişse, artık yazana gem vurmak anlamsızdır. Neyi, ne kadar, niçin ve nasıl özlediğini anlatmadan duramayacaktır çünkü. Hasretinin dağları aştıracağını hayal etmişken, bir adım bile atamıyor olması özlemlerine, özlediklerine doğru, korkunç bir kabus değil de nedir ki yaşanan? Sıraya koymak isterken özlediklerini, ne çok olduklarını farkeder sıralayamayınca umutsuzca. Sıralayamaz. Çünkü bir attığı simit depar atar, bir simidi attığı martı, bir de bu iki haylazın üzerinde süzüldükleri mavi su. Ardından binemediği vapur, sarılamadığı eş dost, ağlaşamadığı yaren; üstüne de cila olarak koskoca bir şehir, aşık olduğu gölgesine dahi. Ve o şehirde bıraktıkları. Ve hatta o şehrin taze toprağının altında bıraktığı. Toprağın altındaki mi daha nefessiz, üstündeki mi, düşünür durur nefesi kesildikçe insanoğlu/kızı. Çok kulvarlı bir koşu pistinde önce hız, sonra sidik yarışına girer sanki tüm özlenenler. Ve bir içses/içözlenen karmaşası, kulakları sağır eden bir uğultuya dönüşüverir terbiyesizce:

– Bak ben daha uzağa işeyebiliyorum…
– Ama ben daha tazikli işiyorum…
– Benimki en çok…
– Benimki en yoğun…
– Benimki en ben…
– Bak ama ben imzamı da atabiliyorum çişimle…
– Ben ayakta işeyebiliyorum en birinç benim…

Evet, bildiğin sidik yarışı yapan erken erkek ergenler gibi özlemler. Özleyenin en içinde yarışıyorlar canhıraş bir hırsla en çok özlenen olmak için. Başları göğe erecek çünkü. Oysa bir bilseler ki aslında hep özlenenlerdir sevilenler ve hiçbir şey özlenenlerden daha şiddetli sevilemez… Akıldan çıkmayan her özlenenin asıl yuvası ise özleyenin yüreğinin en içidir, en kuytu köşesidir sessizce, sedasızca, en çok da dilsizce, kelimelere dökülmeden, duyurulmadan, söyle(ye)meden… İsteyerek ya da istemeyerek…

“Kuşkanadı kalem olsa, yazılmaz benim derdim”

Bir kelimeyle dağılan ruh hali, bin cümleyle toparlanamıyor. Ve o bir kelimenin sahibi çok uzakta. Bir kelimeyle durumu kotarabilecek yakındaki ise bihaberliğiyle o kadar uzak ki konuya, olan yine dağılana oluyor, darmadağınık kalıyor. Ha bir de karmakarışık. Karmakarışık evet.

Hani demiş ya büyükler, “Ölüm allahın emri ayrılık olmasaydı” işte o ayrılığı, en salağı özleyenlerin, ayrılık sanmış hep, sonu olan bir ayrılık. Meğer ölümden de betermiş o ayrılık. Ölümün getirdiği, bir daha görememe hali en acısıymış ayrılıkların, eh ne demiş sanal alem, “kesin bilgi”! Gerçek!

Ölümün sıralısı vardır ama zamanlısı yoktur. Her ölüm erken, her ölüm zamansızdır. En çok da sırası gelmeden, hem de zamansız gidenler özlenir. Teselli olabilecek onlarca sebep, en hafifinden onlarca (boş gelen) cümle dahi varken, hiçbir merhem derman olmaz yaraya. İyileşemeyecek, kabuk bağlamayan yaradır çünkü ölüm yarası. Başlarda her gün oluk oluk, sonralarda daha az ama hep kanar, üstüne oksijenli su dökülmüş gibi kabara kabara, köpük köpük hem de… Bir daha görüşemeyecek olma hissi oksijenli su, gözyaşları da kan olur, günler, haftalar, aylar da geçse, kanamalı bir hasta olan ölemeyen ölümlü ağlar oluk oluk, bazen sessiz sessiz bazen de anıra anıra. En güçlüsünü yıkan yokluk hissi, güçlü görünen güçsüzü ne hale sokar varın siz tasavvur eden kıt hayal dünyanızda şimdi..

haycar

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑