Ara

Sarkis Seropyan

Sarkis Seropyan'ın Ardından

Etiket

sarkis

Darmaduman

Bildiğin gibi değil hayat beybaba. Sikip duruyor geçmişimizi geleceğimizi. Bugün yine bir cenazedeydim. Eh, rüyamda diş(çi) görmemin bir bedeli olmalı, herdaim… Cenazede bir babayı gömdük. Tornun, büyük sıpa, mezar başında meraklı meraklı bakındı. Sonra Arsen ona çiçek verdi, attı tabutun indirildiği çukura… Sonra herkes kürekle toprak attı. Gözümün önüne oğlunun bir cinnet ertesi, cenazende, mezarına toprak döküşü geldi. Mağrur, gururlu, dimdik.. Buradaki cenazeler pek bir boktan babişko, insanın duyguları hareketlenemiyor bile. Bu duygusuzlukta, cymbalta etkisinde dahi mezarlıkta kopmayı başardım. Nefesim kesildi birden, tabut çukura indirilirken. Kalbim çok atmaya başladı. Bir de yanaklarım ıslandı. Arman mendil verdi, anırmaya devam ettim. Yengenin üzeri taş kaplanmış mezarına tornun su döktü. Eğer öte taraf varsa, o orada da kahkaha atarken koltuktan düşüyordur, garanti… Seni bulmuştur belki, “ahparııııım” diye sarılmıştır. O da sen yaşta gitti, bugünkü de.. 80de var bi keramet. Olmayaydı eyiydi…

Küçük tornun birinci sınıf oldu. En kaliteli, 1. sınıf! Sürekli kulaklarını çınlatıyoruz. Büyük sıpa besilendi iyice, diyete sokucam, haşlanmış kabak… Ne severdin(!)… Laf lafı açıyor ya, büyük, “artık Sarkis Dede’min sevdiği yemekleri yiyeceğim, onu hiç unutmayacağım, o da sevinecek” dedi. Küçük cadı, Salkım Hanım’ın Taneleri filmindeki cenaze sahnesinde kayışımı kopardı. Tabut=güzel kutu…

Yemek dedim de, bugün yeni bir yemek denedim. Hem bugün perşembe, olaydın Skype’tan tarifi verirdim, sen de denerdin ilk fırsatta… Hiç es geçmedin verdiğim tarifleri. Kore turşusu bile yaptın be… Kendinden de birşeyler katarak elbette. Ben de öyle yaptım. Tarifte olmayan en az 5 eleman kattım tarife. Tadına bakmadım ama koku güzel. Urpatakhos damadın da khorovadz yaptı kendince.

Aklıma ne geldi biliyor musun? Hasta olduğunu duyunca ilk gelişimde, sana bissürü sosis, salam getirmiştim, en sevdiklerinden. Cenazene gelişimde paketler açılmadan dolaptaydı ya, nasıl canım acıdı… Çok seversin diye en azından bir lokma yersin diye düşündüydüm… Daha çok şey düşündüydüm de olmadı… Adam gibi vedalaşamadım bile, ben çıkarken, ayaklarım geri geri, sen uyuyordun… Son görüşüm olduğunu bilsem öyle kuru kuru öper gider miydim? Gider miydim? Kalaydım keşke… Keşke…

Lodos vurgunu balıklar gibiyim baba… Nasıl darmadumanım, nasıl perperişan. Hala siyah giyiyorum evet. Ve eminim sen de çok dalga geçiyorsun. İçim karayken dışarımı renklendirmek ikiyüzlülük gibi geliyor, başaramıyorum. Yokluğun göğsümde bir taş, kaldıramıyorum oradan, onunla yaşamayı hiç kaldıramıyorum zaten… Koydun gittin ya, sözler, tarifler, muhabbetler, gezmeler, gülmeler yarım kaldı ya, yarım kaldım ben de. Nefessiz kalmış gibiyim suyun dibinde. Suyun yüzüne de çıkamıyorum tüm çırpınmama rağmen. Ayın 28i geliyor, devirdik mi sensiz 5 ayı? Her gün daha da ağırlaştı mı göğüsteki taş?

Dedim ya, hayat sınıyor bizi bu ara ve sanırım artık her ara. Sezen hislerimin tercümanı, içdökümlerimin dışa vurumu. Acıtırken yokluğun, şükrettiriyor varlığın, tadına varamamış olsak da. Gidişine alışmak mı? Henüz çok uzakta o. Olacak, herkes nasıl beceriyorsa, elbet bir gün. Ama bu gün, pek bir darmadumanlık hakim gelmişime geçmişime… Ne desem boş. Söz Sezen’e bırakılır…

sende de iz kaldı mı bu talihsiz hikayeden?

dayanıyor mu kapılarına anılar aniden?

göğsünü sıkıştırıyor mu zaman zaman?

hiç faydası yok bilsem de, gitti giden..

içilmiyor acıdan dünya yanıyor görüyor musun?

kendi acına gömülmekten mahçup oluyorsun.

günden kovsan geceden giriyor bıçak gibi hasret,

uykularında çığlık çığlığa çağırıyorsun..

gel, gel ne olur gittiğin yerden,

hayat çok sert çekilmiyor sensiz.

gel, gel ne olur gittiğin yerden,

hayat çok sert katlanmak zor sensiz.

bir dua gibi adını tekrarlıyorum,

ateşe verdim ömrümü yakıyorum

darmaduman

Toparlanamamak

Tam toparlanmak üzereyken bir yerden bir video çıkıyor “tesaadüfen” karşıma…

 

Tam toparlandım derken perşembe oluyor; ki başlı başına kocaman bir yokluk…

konyak

Onu da atlatıyorum, tam “tamamdır artık yırttım” demişken bir fotoğraf buluyorum…

vesikalik

Sonra pazar oluyor, koskocaman bir boşluk…

bilet

“Yeni hafta, bu sefer toparlarım” demişken tam, bir çöp buluyorum anı, sohbet, yıllar yüklü…

salonkonyak

Dağılmışken tam, çarşamba oluyor çok şükür… Her gün çarşamba olsa da yokluğunun bir sebebi olsa….

not1 not2

Daha bunun babalar günü, doğum günleri, yıldönümleri, temmuzları, ağustosları, martları var can yakacak… Can kalmadı yanacak, azcık insaf ya hu şerefsiz zaman….

dgmanis

Kuşkanadı kalem olsa…

 

“İstediğin kadar yokluğuma alış
Ama şarkılara yakalanmak diye bir şey de var.”

An gelir, bir şarkı çalar zamansız zamansız…

Çocukluğum çocukluğum
Bir boşluk var anlayamıyorum
Kapkaranlık derin bir kuyu var
Bir türlü içinden çıkamıyorum

Çocukluğum çocukluğum
Eksik birşey var bilemiyorum
O zamanlardan yasaklamışlar
Doyası doyasıya ağlayamıyorum

Sonra anlayamadığın boşluğu, o kapkaranlık kuyuyu oyan eksik şeyi bulursun ama hala ağlayamazsın. Yasaklamışlar çünkü. Çocukluğunu beraberinde mezara gömeni hatırlarsın. 14 yaşındasındır henüz. O zamanlar ağlayabiliyorsundur, şimdiki gibi yasaklara takmıyorsundur. Anıra anıra ağlarsın onu ne kadar çok sevdiğini, özleyeceğini düşündükçe. Çocukluğunu eksilmiş sanırsın, gömdün sanırsın. Salaksındır çünkü.

rosa

Sonra kırk yaşını geçince, o gün gelir ve çocukluğunun kalan kısmıyla birlikte hayallerini kaybedersin. İşte asıl o zaman kaybedersin çocukluğunu. Kırkında dahi olsan hala çocuk kalmış elinden tutan o kocaman el soğuyunca, artık elinden tutup seni kötü rüyalardan uyandıracak kocaman adam olmayınca daracık dünyanda, sevdiğin ilk adam da çekip gidince fanilerin arasından, işte tam o zaman büyürsün. Daha toprağı kurumadan çok özlersin. Ve o toprak kuruyunca, suyu o kadar seven adamın, kupkuru toprağın altında susuz ne yapacağını düşünüp nefessiz kalırsın.

ssold

Ve nefessiz de yaşanacağını öğrenirsin günler engellenemez bir hızla akıp gittikçe, geçtikçe, geçirip gittikçe hatta. Azaldıkça hatırasını yaşatanlar etrafında, daha kırkı taze solmuşken, çiçekler taptazeyken, eksildikçe ortak anıdaşlar yanıbaşından, daha da öksüz hissedersin kendini. Yaşarken yapılması gerekenlerin yapılmasından yanaydı gönlü. Öldükten sonra kıymeti kalmayacaktı çünkü. Yaşarken ziyaretine gelenler mutlu etti onu hep, çok önemliydi çünkü. Çürümüş kemiklerine gelenlerin kıymeti olmayacaktı, öyle olacağını iddia ederdi en azından.

Herşeyin istediği gibi olmasını isterken, tam da istemediği şekilde gelişirken, elinde olmadan vasiyetini yerine getirememenin vicdan azabı yorar insanı. Ama eksik kalanların, bu kadar ani ve beklenmeyen gidişinin çabukluğundan ötürü tamamlayamadıklarının hepsini birden bitirmeye çalıştıkça, birikmişlerin ağırlığı altında ezilirsin. Gecikmişliğin vicdan azabı triple yapar ruhunda, seni kanarta kanarta. İşte bu ezilmişlikle dahi olsa, son vazife olarak canını dişine takıp bitirmeye çalışırsın yarım kalanları…

“Derler ki, öykünün bir yerinde özlemleri sıraya koymak gerekirmiş.
Oysa ne farkeder ki öykünün başı sonu özlemse…”

Özlemin ifadesi özlü sözlerden insanın kendi cümlelerine taşmaya meyillenmişse, artık yazana gem vurmak anlamsızdır. Neyi, ne kadar, niçin ve nasıl özlediğini anlatmadan duramayacaktır çünkü. Hasretinin dağları aştıracağını hayal etmişken, bir adım bile atamıyor olması özlemlerine, özlediklerine doğru, korkunç bir kabus değil de nedir ki yaşanan? Sıraya koymak isterken özlediklerini, ne çok olduklarını farkeder sıralayamayınca umutsuzca. Sıralayamaz. Çünkü bir attığı simit depar atar, bir simidi attığı martı, bir de bu iki haylazın üzerinde süzüldükleri mavi su. Ardından binemediği vapur, sarılamadığı eş dost, ağlaşamadığı yaren; üstüne de cila olarak koskoca bir şehir, aşık olduğu gölgesine dahi. Ve o şehirde bıraktıkları. Ve hatta o şehrin taze toprağının altında bıraktığı. Toprağın altındaki mi daha nefessiz, üstündeki mi, düşünür durur nefesi kesildikçe insanoğlu/kızı. Çok kulvarlı bir koşu pistinde önce hız, sonra sidik yarışına girer sanki tüm özlenenler. Ve bir içses/içözlenen karmaşası, kulakları sağır eden bir uğultuya dönüşüverir terbiyesizce:

– Bak ben daha uzağa işeyebiliyorum…
– Ama ben daha tazikli işiyorum…
– Benimki en çok…
– Benimki en yoğun…
– Benimki en ben…
– Bak ama ben imzamı da atabiliyorum çişimle…
– Ben ayakta işeyebiliyorum en birinç benim…

Evet, bildiğin sidik yarışı yapan erken erkek ergenler gibi özlemler. Özleyenin en içinde yarışıyorlar canhıraş bir hırsla en çok özlenen olmak için. Başları göğe erecek çünkü. Oysa bir bilseler ki aslında hep özlenenlerdir sevilenler ve hiçbir şey özlenenlerden daha şiddetli sevilemez… Akıldan çıkmayan her özlenenin asıl yuvası ise özleyenin yüreğinin en içidir, en kuytu köşesidir sessizce, sedasızca, en çok da dilsizce, kelimelere dökülmeden, duyurulmadan, söyle(ye)meden… İsteyerek ya da istemeyerek…

“Kuşkanadı kalem olsa, yazılmaz benim derdim”

Bir kelimeyle dağılan ruh hali, bin cümleyle toparlanamıyor. Ve o bir kelimenin sahibi çok uzakta. Bir kelimeyle durumu kotarabilecek yakındaki ise bihaberliğiyle o kadar uzak ki konuya, olan yine dağılana oluyor, darmadağınık kalıyor. Ha bir de karmakarışık. Karmakarışık evet.

Hani demiş ya büyükler, “Ölüm allahın emri ayrılık olmasaydı” işte o ayrılığı, en salağı özleyenlerin, ayrılık sanmış hep, sonu olan bir ayrılık. Meğer ölümden de betermiş o ayrılık. Ölümün getirdiği, bir daha görememe hali en acısıymış ayrılıkların, eh ne demiş sanal alem, “kesin bilgi”! Gerçek!

Ölümün sıralısı vardır ama zamanlısı yoktur. Her ölüm erken, her ölüm zamansızdır. En çok da sırası gelmeden, hem de zamansız gidenler özlenir. Teselli olabilecek onlarca sebep, en hafifinden onlarca (boş gelen) cümle dahi varken, hiçbir merhem derman olmaz yaraya. İyileşemeyecek, kabuk bağlamayan yaradır çünkü ölüm yarası. Başlarda her gün oluk oluk, sonralarda daha az ama hep kanar, üstüne oksijenli su dökülmüş gibi kabara kabara, köpük köpük hem de… Bir daha görüşemeyecek olma hissi oksijenli su, gözyaşları da kan olur, günler, haftalar, aylar da geçse, kanamalı bir hasta olan ölemeyen ölümlü ağlar oluk oluk, bazen sessiz sessiz bazen de anıra anıra. En güçlüsünü yıkan yokluk hissi, güçlü görünen güçsüzü ne hale sokar varın siz tasavvur eden kıt hayal dünyanızda şimdi..

haycar

40’a 5 kala

Karin Hrant’a bir 40 yazısı yazmıştı. O ağırdı. Benimkisi, benim gibi gayet hafif olacak. Artık nasıl, neresinden anlarsan anla…

Ne çok biriktirmişim seni içimde… Küçük küçük post-it’ler yapıştırmışım yüreğimin her bir milimetrekaresine. Şimdi, iki kadeh kırmızıyla kusuyor yürek hazmedemediklerini oluk oluk. Yaşanmışlıklarına güvendiklerime soruyorum, cevabını bildiğim herbir şeyi. Geçecek mi? Evet geçecek, kiminki kaldı ki, hepsi geçiyor, zaman… Ağzımıza sıçan zaman, merhemimiz olacakmış… Az konuşup çok şey anlattığın zamanlardaki gibi yapıyorum, elimi sallayıp, “boş” diyorum… Boş laf… Boş geç… Siktiret gitsin anasını satıyım…Etmesine edeceğim de, zamanlı zamansız karşıma çıkan şu işaretler de olmasa…

anahid

Sen yokken…

1 Nisan itibarıyle, ertesi gün ayın biri olduğunu sanıp Aybir’e gitmek isteyen Manişag, akşam saatlerinde ayın biri olduğunu hatırladığında artık çok geçti. Bu tehlike de böyle geçiştirildi. Mayıs 1’de zaten çıkamaz evden, Haziran’da zaten ölmek de zor, geçer gider işte… Karını böyle tutuyoruz ancak evde… Hoş, her köşesi anılarla bezeli o evde durmak da ne kadar sağlıklı, o da ayrı konu… Ah be…

ssmsamerica

Cenazeden sonra, mezarda konyak içip kalanı da üzerine dökmek istedik ama oğlun kızdı. Bilirsin kızınca nallet olur, kime çekmişse(!). İstediği gibi olsun, ya da istemediği gibi olmasın dedik, istediği gibi de oldu neticede…

Cenazene Kemal Kılıçdaroğlu çelenk yollamış. Görünce kikirdeme krizine girdim. Bunun bir adım ötesi ise Devlet Bahçeli’nin gelip beni öpmesi çünkü. O gün Türkiye genelinde elektrik kesintisi oldu bütün bir gün. Adliyedeki olaylar da cabası. Ortalık nasıl karıştı nasıl… Malum, 31 Mart, vakayı vakvakiye. E avak yerekşapti cenaze, tadından yenmiyor zaten… Cenazendeki onlarca din adamını da düşünüp tüm bunları liste halinde sıralayınca da, senin bizle dalga geçmeye devam ettiğin aşikar. Yaptın yine yapacağını Sarkis…

Ha bu arada, o hafta benim bildiğim 5 cenaze vardı, bereketine kurban… Bir de imansız derdin kendine… Peki, gün boyu yağan yağmurun, yürüyüş ve defin sırasında nasıl bıçak gibi kesildiğini, tüm gün kesik olan elektriğin, biz eve girer girmez geldiğini sen açıkla o zaman, görelim…

Ben sana sitem etmeye devam ediyorum. Abi, bir insan kıtalararası boyutta herkesleri yıllar yılı gezdirir de kendi kızına niye çok görür bunu? Lan daha Hayastan‘da Hrabarag‘a gidecektik, metroya binecektik… Sakar bir şapşik olabilirim, ama biliyorsun analitik zekam fena değildir, severim de toplu taşıma araçlarını… Eh kısmet değilmiş diyelim bunu da böyle geçiştirelim.

Baron Ayvaz nasil? Baron Gobelyan? Orda da buradaki gibi hurileri şapur şupur öpüyorlar mı? Sen de firça kayıyor musun? Hrant’a Nora’yi Nare’yi anlattın mı? Saren’i? Giderayak ben değil, o yanındaydı çünkü… Hem, benim de gelininden aşşağı kalmadığımı, ikinciyi yaptığımı biliyor mu? Bak, o bilir, şimdi benim bir kızım bir de oğlum var. İlerde onlar evlenirse iki kızım iki de oğlum olacak otomatikman. Müstakbel dünürlerimin çocuk sayıları aynı şekilde artacak. Kısmet olur da evlendikleri de ermeni olursa çoğalacağız, aynen böyle anlat O’na. Bu arada Hrayr Dayday seni karşılayıp işkembeci Boris’e götürecekti bol sarımsaklı iskembe yemeye. O da pankreastan gitmiş ama senin gibi her boku bilmiyormuş, anlatma üzülmesin. Hem sen kanserden değil, emboliden gittin, o da ayrı.

40ına gelene kadar çok badireler atlattık aslında sensiz ama bir o kadar da seninle. Hep bizimleydin sen, gönderemedik seni yanıbaşımızdan. Henüz bir çöp bile atamadık. Eşyalarına dokunamadık bile. Gözlüklerin, kulaklığın, cüzdanın, minik minik notlar alıp biriktirdiğin kağıt parçaları herşey yerli yerinde hala. Komodininin üstündeki kitaplar tozlanmış, Dukan amca babalara gelmiş, sen onsuz 20 kilo vermişsin ama kitap duruyor. Hiçbir şeye gitmiyor elimiz, gidemiyor. Sürekli bir bahane üretme halindeyiz. Çocukların yanında olmaz, bugün ayın bilmemkaçı olmaz, bugün misafir var olmaz, bugün başım ağrıyor olmaz… Gardroptan bahsetmiyorum bile. Cesaretimi toplayıp çalışma masanı kurcaladım şöyle bir, günlerce kendime gelemedim. Onlarca kartvizit, bir sürü kitap, herbirinin birkaç sayfasını doldurabildiğin bir sürü ajanda, hiçbir sayfasını dolduramadığın 2015 ajandası, onlarca puro, kartonları açılmamış Avo’lar, aldığın notları temize geçirdiğin yemek tarifleri, ki çoğu da benden çalıntı… Ne yapayım, nerelere gideyim bilemedim bu anılar silsilesinden…

29 Mart 2015… Cenaze hazırlıkları…

Hani herşeyi kabullenecek insan eninde sonunda… Bildik bilmedik tüm özlü sözler, atasözleri, deyimler gelsin, vursun, geçsin, eyvallah da, önceki akşam Imc tv’de altyazı geçince bir tuhaf oldum. Hani alışmışız başka vesilelerle isim okumaya da, vefat haberini okuyunca… Tuhaf evet, tuhaf… Bir de saat olmuş 2:45, önceki geceden zaten sıfır uyku ve hala cin gibiyim. Ha o saate kadar ne yaptık? Gazete ilanı felan hazırladık. Ne kadar şahane… Ben başka şey yazacaktım aslında. Pek yetişemiyorum ama herkes sağ olsun, var olsun. Gelenler, arayan soranlar, yazanlar, okuyanlar… Kelimenin gerçek anlamıyla, kinayesiz, taşsiz, atarsız, var olun… Hafifletiyorsunuz… Ola ki ölümden sonra bir hayat varsa ve peder bey de yukardan bizi izliyorsa var ya, ne gülüyordur şimdi… Lan adam zadig haftası cenaze kaldırtıyor lan… Tam ağlayacağım, bir gülme geliyor ki sormayın gitsin…

Çörek örecektik, yumurta boyayacaktık, çılgın zadig faaliyetlerinde kendimizi kaybedecektik ailecek. Şimdi, ölü yıkıyoruz, cenaze kaldırıyoruz, kahve püskevit hesabı felan yapıyoruz. Ne demiş şair? “Babam sağolsun”… Sağ olaydı eyiydi..

30 Mart 2015… Yürek acısı…

2008 senesinde öğrenmiştim aile büyüklerimin acı hikayesini. Evet, ayıp. Ama malum kolej çocuğuydum, 90larda üniversite öğrencisiydim. Sarkis anlatmamayı uygun gördüyse muhakkak vardı bir bildiği. Evet, bilge bir adamdı. Babam diye değil, gerçekten düşünmeden konuşmayan bir adamdı. Zaten son günlerini de düşünmeye ayırdığından konuşamayarak geçirdi.

İşte taaa 2004’te yapılmış bir haberden dedelerimin acı göç hikayesini, babamın hiç masal dinlemediğini, duyduğu masalların aslında çart yaşanmışlıkları olduğunu 4 yıl sonra tesaadüfen rastladığım bir internet sayfasından öğrenmemin ayıbı da benim oldu böylece. Tam da bu sebeple, o göç masallarını öğrenmemi sağlayan Celal Başlangıç can’dır. Sayesinde anladım babamın, ben çocukken, kendi kaydettiği Zaruhi yayasının sesini dinlerken niçin ağladığını.

31 Mart 2015… O gün…

Epey bir süre heyecanla anlattı uzun uzun yeni yere taşınacaklarını. Sadece 1 sayı çıkarabildi yeni yerde. Taşınmak anılarını mı rahatsız etti, kendini kötü mü hissetti, eski yerde mi kalmak isterdi, vallahi sordum, defalarca, ama açık seçik, olumsuz bir cevap alamadım. Hiçbir olumsuz tepki vermedi. Taşınmayı da aylarca heyecanla anlattığında, çocuk gibi sevindiğinde, kitaplarının yeni yerde nihayet hakettikleri kıymeti bulacaklarından bahsettiğinde memnuniyet sezdim hep. Kötü bir tesaadüf belki, belki de tayin ettiği vade dolumunun taşınmaya denk gelmesi ilahi bir mesaj. Gerçekten bilemiyorum. Tek bildiğim, hayatının travmasını yaşadığı kapının önünden uğurlanacağını da göreceğimiz. Bugün saat 2de…

ssagos

5 Nisan 2015… Zadig

Hayır, ajitasyon yapmayacağım. “Sensiz ilk zadig” tragedyasına mahal vermeyeceğim, nayn… Üç yıl once bu günlerdi. İmanlıları kiliseye yolladık, biz de senle, ben senin yerine kurulup (sigara içebilmem için cam kenarında oturmam gerekiyor) ptt modunda ben laptopla geyik yaptım, sen de her zamanki gibi “civcivleri soğutmadan” bulmacalarını çözdün. Şimdi, gelen sayılı misafirlerle çörek-kahve-likörle seni anıyoruz. Eee ne demişler, sel gider kum kalır, sen gittin biz kaldık… Kalakaldık… Hem de ne kalma…

Neyse, imanlılar, de hayde, krisdos haryav i merelotz… Pari Zadigner…Yastayız diye Zadig kutlamayacak mıyız sandınız? Evimiz süslü, çöreğimiz taze, buyrun

ssmasa

10 Nisan 2015… 80…

Kabul ediyorum, birbirine hiç benzemeyen ve hatta taban tabana zıt bir kare as idik. Ama ani gidişinin bize ilk öğrettiği, aslında kocaman bir bütün olduğumuz, ikincisi ise ailece büyük oyuncu olduğumuzdu. Hepimiz o kadar iyi oynadık ki, değil sen, biz kendimiz bile inandık oynadığımız role, o kadar yani.

Öğrenemediğimiz ise sensiz doğum gününü kutlayabilmek. O iki yudum Ararat konyak boğazımıza düğümlendi, anılarınsa kabusumuz oldu sensizken bir anda.

Bir şey daha öğrendik, hani zaten hep denir ya gidenin ardından, “daha yapacak çok şeyi vardı” diye, evet daha çok şey varmış yapamadığın. Daha doğrusu tamamlattıramadığın. 24 Nisan’da Dersim’e gidecektin, sonra karar değiştirdin, Hayasdan dedin; Zaruhi Yaya’nın kitabı vardı; Kürt Masalları “geç kaldı”; torunlarını getirmeye geç kaldım; adada mangala, Agos’ta daha çok çalışmaya ve daha sayamadığım çok şeye geç kaldık. Sen değil, biz geç kaldık aslında. Şimdi tüm bunların ağırlığını sırtımıza yükleyip, gittiğin yerde sen rahatken, biz burada o konyağın takıldığı boğazımızda kocaman bir yumruyla, göğsümüzün tam ortasına oturttuğun kocaman bir vicdan azabı yumağıyla kaldık ardında… Geçmişler olsun, vay gidene derler ya hani, şimdi “vay” hedef değiştirdi, vay kalana…

Geçmiş doğum günün kutlu olsun bakalım nasıl olacaksa…

ailece

Sen gittin gideli bir Çarşamba havası var kalabalık ama bomboş evimizde.

Masamızda bir can, gönlümüzde bir sevinç, kulağımızda bir ses eksik.

Eksiğiz, fakiriz, busburuğuz biz sensiz.

Kapının zili, geç saatlerde karanlıkta sessizce açmaya çalıştığın kilidin, anahtarın sesi eksik.

Artık her günümüz bir çarşamba burukluğunda 7/24 sensiz.

Alışmaya çalışan başarılı olsun, biz başaramıyoruz sensizliği.

İyi ki doğmuşsun…

Dolu dolu 80 yılın kutlu, mutlu olsun.

Her neredeysen, umarım duyuyor, okuyor ve kızıyorsundur…

Özlemle…

ssagosilan

17 Nisan 2015

Ne güzel devam ediyor hayat demi ama? Adalar, modalar, buluşmalar felan… Ne demiştik? Mike mike işte… Bu kısa arada hala duymayanlar olmuş, bugün Sarkis’i cebinden arayıp kendisiyle röportaj yapmak istediler. Kibarca zor olacağını belirttiğimde telefondaki bağyan küstahlaşınca ben de artık konuşamayacağını söylemek zorunda kaldım. Allahtan bağyan kibarlaştı da ben de çirkefleşmek zorunda kalmadım.

Evet, hayat devam ediyor, hele ki bebeler için. Önceki gün parka gittik. Dün de beyefendinin hasret kaldığı tüm toplu taşıma araçlarıyla İstanbul turu yaptık. Gerçi baş dönmesi eşliğinde denizotobüsü sefası cefa oldu ama olsun, eğlenmesi gereken eğlendi, gerisi boş. Ara ara hazırlıksız yakalayan dibe vuruşlar olmayaydı eyiydi…

Gidişine çok hazırlıksız yakalanmanın etkisiyle mi, kabullenememenin etkisiyle mi bilemedim ama tanıdığı, bahsettiği, tanımadığım herkesi tanır gibiyim. Tanımadıklarımla da tanışmaya çalışıyorum. Bir arkadaşım mamasını kaybettiğinde demişti, kulağıma nasıl kazınmışsa aynı cümleyi tekrarlayıp duruyorum kendi kendime: “Eskiden şuraya gideyim, buraya gideyim, şu arkadaşla buluşayım diye çabalarken şimdi mamamın tüm arkadaşlarıyla buluşmak için çabalıyorum…” Bu kadar kısa bir süre sonra aynı hislerle debeleneceğim aklıma bile gelmezdi ki…

Zor gelen şeylerden biri de tek başına bir yerlere gidememek. Serde “erkeklik” de var ya, arayıp “hadi beni şuraya götürün” de diyemiyorum, olduğu kadar artık. Cumartesi Anneleri’ne bir kez gidebildim, yarından umutsuzum mesela… Ama 22si için gidişi garantiledim konsere… O ki 24 Nisan’da anamıyorum, ucundan yakaladığım kadar…

Neyse…

Hayatı devam ettirmeye çalışırken günler birbirine girdi… Sahi, bugün (de) çarşambaydı değil mi?

26 Nisan 2015, canına helva kavurma…

Hayir, her şey aklıma gelirdi de, her vesile ile kavurduğum helvayı bugün senin için kavuracağımı aklıma getiremezdim peder bey… Bol fıstıklı, bol şekerli, sevdiğin gibi… Ne severdin be helvayı… Şekerin yükselmesin diye yapmazdık canın çeker de şekerin yükselir korkusuyla… Kim derdi ki… Neyse…

Roboski’de bombalananlara, cumartesi insanlarına, Hrant’a, Anahid Tantiğime, 1915 kurbanlarına, herkeslere ama herkeslere kavurdum da bu kadar canım yanmadıydı, alacağın olsun Sarkis …!

 

28 Nisan 2015… 40a az kala…

Hani eskiden radyo dinlerdik… En sevdiğimiz şarkı genelde en az rastgeldiğimizdi ya, denk gelirse ne sevinirdik. Şimdi her an, her şarkı bir tık yakınımızda. Şarkıları özleyemez olduk teknoloji sayesinde….

O kadar da kötü olmamalı teknoloji. Uzakları yakın ediyor ya, hayal gerçek oluyor ya(!), yersen!

Birkaç ay önceydi. Hadi tam tarihini de söyleyeyim, Eylül sonuydu. Lozan’daki Dersim Hayları organizasyonu sonrası peder beyi alıp memlekete, bebelere getirmiştim. 3,5 saat boyunca yolda Dersim de Dersim demişti. Buraya gelince Zahide bize geldi. Uzatmayayım, “Sarkis Abi, 24 Nisan’da bir şeyler yapmak istiyorum, ne tavsiye edersin?” diye sordu. Sarkis Abi’sinin gözleri parladı birden… “Vallahi sizi bilmem ama ben Dersim’e gideceğim bu sene 100. yıl için, en anlamlısı böylesi…” deyiverdi. Gayet de kararlıydı…

Ömrü elverseydi, o gün çekilen videolarda, fotoğraflarda sakallı da olacaktı muhtemelen Takuhi’nin yanında yine birşeyler anlatırken kameraya takılacaktı…

Olmadı, yetişemedi…

28 Mart’ın üstünden tam 1 ay geçmişken, bedenen yokluğunun ilk ayını devirmişken tam, bir video çıktı karşıma… Elbette ki bir anlamı olmalı… Bir kısmı, faşist ilan ederken sosyal alemde, bir kısmı da çok sevdi kendisini Dersim’lilerin. Ne diyelim, imanlıların deyişiyle, toprağı hafif, ruhu şadolsun…

1 ayı devirdiysek 40’ı da yakın demektir…

1 Mayıs… 2015 Tabii ki…

Mesela, hiç online olamayan şu Skype hesabın var ya, acaip canımı yakıyor…

Ya da “Geçecek mi abi?” diye yazdığım canım arkadaşın “Zaman” diye cevaplaması, ne kadar canımı yaktığını bilemeden… Nereden bilecek ki, beni tanımıyor bile… Bizi bir masada içiren ben değilim, sensin çünkü… Demişse vardır bir bildiği, cahilse bile (ki değil, malum) yaşanmışlığı yeter cevabına inanmama… Sabır diyorsa vardır bir bildiği elbet, atarlanmanın bir manası yok, sus, kır kıçını otur… Hem ilk babası ölen ben değilim, farkındayım, ama babası ilk kez ölen benim… Siz de bunu farkedin de susun oturun lütfen!

Sustuğun hiçbir cümleden konuştuğun kadar pişman olmazsın.

En çok sustuklarımdan pişmanım gerçekten. Nasılsa iki hafta sonra gelecektim, o zaman söylerdim. Olmadı, yetişemedim. Çok şey vardı söyleyeceğim, anlatacağım, anlatacağın. Hangisinden başlayacağımı bilemediğimden sustum belki de ben. Nasılsa konuşacak vakit çok. En azından öyle sanıyordum. Cehalet işte ne yaparsın. Hem hangisinden başlayacağımı bilemediğimden, birinden başlasam diğeri kalacağından, birini anlatsam diğeri yarım kalacağından korktum, erteledim, sustum, kalakaldım öylece. Keşke sustuklarımı duyabilseydin…

Yayam öldüğümde tüm çocukluk anılarımı da onunla gömmüştüm. Eksik kalmıştım. İçimdeki çocuk yaralanmıştı. Sen gittiğinde ise… Öldü o yaralı çocuk. Seninle beraber gömdük kendisini. Diğer bir deyişle, büyüdüm… İnanması zor ama…

Hem, bir sürü is çıkardın başımıza ha, gül gibi geçinip gidiyorduk iste, iyiydik, bok mu vardı çekip gidecek? Daha Zarug Yaya hikayesi var yarım kalan, bitirdiğin ama bizim bitiremediğimiz Kürt masalların kaldı, torunları iki hoplatacaktın, ismi lazım değil, gıcık gittiklerinle didişecektin, pek aceleci davrandın be beybaba… Sen gittiğin diyarlarda Baron Ayvaz ve Baron Gobelyan’ı yanacıklarından sulu sulu öp bi. Sonra Hrant’a toruncuklarını anlat, boy boy. Zepür Morak’ı muhakkak bul, başını okşa, özür dile ölümünden bile bihaber olduğumuz için. Zaruhi Morak’a, Moris’e, 5tiv’e, Hampar’a, Barkev Dayday’a, Anahid Tantiğime, Hasmig Tantiğe, Sarkis Amca’ya, Mardiros Dayday‘a, Berç Dayday’a, Papiye, Araksi Morak‘a, Hayganuş Morak‘a, Yayalarıma, Metin’e, Berkin’e, kısacası herkeslere selam et, yanaklarından öp. Sırf bu yüzden, bu selamları iletebilmen için gönlümden imanlı olup ölümden sonra yaşama inanmak geçiyor, demedi deme… Ve hatta artık bir şey de deme, rüyama felan girme; gittin madem, gittiğin yerde bizi bekle… Çok bekletmeyiz seni merak etme, bu ara bir gidene bir beleş, kampanya var, herkesin de gelesi var, belli, darısı başımıza ne diyim…

10 Mayıs Pazar günü saat 12:45’te Şişli’de mezarı başında, anmak isteyenlerle buluşmak üzere…

Baron’un Avo Puritosları

Kemal Gökhan Gürses

kgg

Kaynak: Kemal Gökhan Gürses – Agos

 

Baron Seropyan: Kayaç, sahre, külte

koptas

Garip belki, ama sevdiğim insanların ölümünün ardından yazmayı seviyorum. Vakit geçip de onları özledikçe yazdığımı döne döne okumayı, okudukça hüzünlenmeyi, belki iki damla gözyaşı dökmeyi. Bir tür halleşme, helalleşme, bir vedalaşma ritüeli, bir son dua niyetine…

Ama bir gün benzer bir yazıyı Baron Seropyan için yazacağım hiç aklıma gelmemişti. Söz konusu olan, benden 42 yaş, ta 1987’de ölmüş rahmetli babamdan bile üç yaş büyük, tam 80 yaşında bir koca adam olduğuna göre, bu ölümün beklenmedik olmasını, zamana ve şartlara değil, bizzat ölenin kendisine, yani Sarkis Seropyan’a bağlamak gerek.

O, sahiden de, hiç ölmeyecek, hep sağlam bir kaya gibi ölçülü, ağır, öylece, olduğu gibi olacak; olayların ve hayatın içinde, yanında, kenarında, izleyici, kaydedici, anlatıcı olarak bulunacak gibiydi. Bizler yaşlanacak, kocayacak, belki ölecektik, ama o hep orada olacaktı. Agos’ta, sevdiği işin başında…

Ne tatlı, ne büyük yanılsama!

Neydi bu tatlı ve büyük yanılsamanın hikmeti? Baron Seropyan olmanın hikmeti neydi?

Cumartesi akşamı Karin’den, “Baron Seropyan’ı kaybettik Roberim” mesajı geldiğinden bu yana zihnimde dönüp duran kelimeyle söylersek, onun bir ‘kayaç’ olmasıydı. Aklıma düştüğünde, kelimenin anlamını tam da bilmiyordum. Sözlüklere baktım, “çeşitli minerallerin veya mineral ve taş parçacıklarının bir araya gelmesinden ya da bir mineralin çok sayıda birikmesinden meydana gelen katı birikinti” anlamına geliyormuş. Eski Türkçede ‘sahre’, yeni Türkçede ‘külte’. Sözlükler şöyle devam ediyor: “Kayaçlar, oluşumları sırasındaki doğal ortamı yansıtan bir çeşit belgedir. Yer kabuğunun jeolojik gelişmesinin izleri kayaçlar üzerinde işlenmiştir. Bu nedenle onlar, Yer tarihinin doğal belgeleri sayılır.”

İşte, Baron Seropyan, bizim için tam da buydu: Tarihimizin doğal, yaşayan, nefes alan belgesi. O tarihin bütün izlerini âdeta bedeninde toplamıştı. Taş taş, kaya kaya, katman katman bir araya gelmiş; başkalaşmış, olduğu, gözümüzün önündeki şey olmuştu. Sözlük, “katı birikinti” diyor kayaç için. O da katıydı pek çok yanıyla. Onun nemrutluğu, onun tersliği, onun korkutuculuğu, onun –Sarkis Varbed’in, yani Sarkis Çerkezoğlu’nun deyişiyle– bir “oturan boğa” olması, bir kayaç olmasından ileri geliyordu işte. Nemruttu, tersti, korkutucuydu, oturan boğaydı… Bu tarihle, bu coğrafyayla, bu hikâyelerle, başka türlü olabilir miydi ki? Kocaman kafası, kaba burnu, iriyarı vücudu, her bir tarafından fışkıran, ağarmaya âdeta direnen kıllarla o, Anadolu yer kabuğunun jeolojik gelişiminin izlerini bedenine nakşetmiş bir dağ, bir kayalar yığını, bir kayaç değil miydi? Eski kiliselerle, harabelerle, taşlarla bu kadar haşır neşir olması boşuna mıydı? Kan ‘çekiyordu’ işte düpedüz.

Böyle insanlar var. Canı kadar sevdiği Hrant Dink de onlardandı. Yaşadıkları memleketin bütün hikâyelerini, bütün dertlerini, bütün yaralarını benliklerinde toplayan; onları midelerinde taş misali taşıyan; o taşı biraz sindiren, biraz sindiremeyen; sindirdiklerini ve sindiremediklerini beyin ve kalp arasında başkalarının vâkıf olmadığı bir işlemden geçirip bir hal, bir duruş, bir söz haline çeviren ve zamanlarla insanlar, coğrafyalarla insanlar, insanlarla insanlar arasında tercüman, köprü, yol olan insanlar… Galiba biraz geç fark ettik, ama işte Baron Seropyan o insanlardandı.

Dolapdere’de soğutmacı esnaflığı yaparkenki hali nasıldı bilemem. Ama son 20 senesinde, yolu Agos’la kesiştiğinden sonra mutlu yaşadığına, mutlu olduğuna, kimi zaman uzaktan, kimi zaman yakından şahidim. Baron Seropyan, Agos’la ucundan kıyısından temas eden herkes için, bu memleketin tarihiyle, bu memleketin coğrafyasıyla, bu memleketin hikâyeleriyle dolu, koca bir hazine sandığı oldu. Çalışma gücünü, 1915’te katledilen Ermenilerin acı hatırasından, ailesinin daha çocuk yaşta defalarca dinlediği ölüm yolculuğu hatıralarından aldı. Ölen canları geri getiremezdi; ancak onlardan geriye kalanları zihnine kazıyabilir, onları belleğinde yaşatabilir, nelerin yok olduğunu yeni kuşaklara aktarabilir, geride kalan her neyse korunmasına katkıda bulunabilirdi. Harf, yazı, şiir, şarkı, söz, kilise, manastır, mektep, köy, kıyafet, sofra, zanaat… Hepsi, hepsiyle… Bu yüzden, hayata dair her şeyle ilgilendi, otuz iki kısım tekmili birden. Okudu, yazdı, anlattı. Bunları yapmaktan hiç geri durmadı.

Baron Seropyan’ın şu dünyada dayanamadığı bir şey varsa, o da herhalde, dille, mimariyle, tarihle, özünde kültürle ilgili bir şeylerin unutturulmaya, tarihten silinmeye, yok edilmeye çalışılmasıydı. Felaket’in devamında gelen inkârın sistematik mekanizmalarından birinin tarihi Ermeni yapılarının yok edilmesi veya yok oluşa terk edilmesi olduğunu erken bir zamanda görmüş, bunun tanıklığını ve vakanüvisliğini yapmayı, kaydını tutmayı, yapabiliyorsa bu süreci durdurmayı hayatının en önemli amacı bellemişti. İşte Agos, bu amaca daha fazla hizmet edebileceği mecra olduğu için onun hayatına sunulmuş bir armağan, bir mucizeydi. Kendisi de, çalışkanlığı, birikimi, öğrenmeye ve anlatmaya olan açlığıyla Agos ve Agos’takiler için bir armağan, bir hazine oldu.

Baron Seropyan demek, aynı zamanda dürüst ve onurlu küçük insanlara duyulan katıksız sevgi de demekti. Emekçilere, kol gücüyle çalışana, zanaatkâra, sanatkâra, köylüye, öğretmene, çulsuz yazara ve emeğine duyulan saygı. Baron Seropyan’da türlü sevgiler eninde sonunda memleket ve insan sevgisine tercüme edildiğinden, bu sevgi de, Anadolu coğrafyasına duyulan sevgiyle karıştı, bir başka harman oldu. Ailesi Gümüşhane ve İstanbullu olduğu halde özellikle Kürt-Ermeni coğrafyasına, Sason’a, Diyarbakır’a, Van’a, Palu ve Harput’a, Dersim’e Sivas’a, Erzurum ve Erzincan’a, Bitlis ve Muş’a duyduğu sevgi, buraların insanlarına duyduğu sevgiyle iç içe geçti. O, herkesin hemşerisi, heryerin yerlisiydi.

1960’lı yıllarda, Sason’dan ve diğer doğu bölgelerinden, yok olmasınlar, Ermeniliklerini tümden unutmasınlar diye İstanbul’a getirilen köylülere yardım etmek amacıyla kurulan Kağtaganats Hantznajoğov’da (Muhacirler Komisyonu) canla başla çalışmış, Anadolu insanının acısını, kederini kendi gözleriyle görmüş, Raffi’lerin, Khırimyan Hayrig’lerin, Sırvantzdiyants’ların, Mıntzuri’lerin, Hamasdeğ’lerin yılmaz öğrencisi ve hayranı olarak, toprağı ve insanı sevmenin yolunun, onları tanımaktan değil, onlarla hemhal, onlarla hemdert, onlarla hemavaz olmaktan geçtiğine inanmıştı. Onun, küçük insanlara duyduğu bu sevgi ve hürmeti bir hayat yolu olarak benimsemiş olmasında, özellikle İstanbullu üst sınıf Ermenilerin burnu havada burjuva tavırlarına duyduğu tepkinin etkisi büyüktü. Bu anlamda o, 19. yüzyılda başlayan Ermeni modernleşmesinin, Zartonk (Uyanış) evresinin bir devamıydı.

Tüm bunların toplamından ise, Baron Seropyan’ın asla sloganik olmayan, klişelere dayanmayan solculuğuna varırız. Agos’un önünde onu uğurlamak için düzenlenen küçük törende Pakrat Ahpayrig’in söylediği gibi ‘devrimci’ bir solculuk değildi onunki –çünkü o yeniyle değil, daha çok ‘muhafaza etmek’le ilgiliydi– ama yine de bir tür solculuktu ve Agos’un, karılmasına kendi göz nurunu da kattığı harcını oluşturan değerlerle de mükemmel bir ahenk içindeydi.

Yolu Agos ofisinden geçen her dinden, her milletten insana yardımcı olmaya çalışması, onların derdini kendi derdi sayması; taşradan şehre gelmiş Ermenilere duyduğu sevgi; son senelerinde, zorla Müslümanlaştırılmış Ermenilerin kimliklerini özgürce ifade edebilmeleri için gösterdiği yoğun çaba; Türkiye’nin geçmişle yüzleşmesi için yol açmaya çalışan Türk ve Kürt aydınlara ve onların yaptıkları işlere beslediği derin saygı, onun pirûpak insan hamurunun meyveleriydi.

Söylemeden geçersem içim rahat etmeyecek. Baron Seropyan dinlerle ‘pek’ barışık değildi. En hafif ifadeyle, “Dindar değildi” diyelim. Kilise’nin Ermeni kültürü için yaptıklarına çok değer vermekle birlikte, Ermeni kimliği ve mirasının Hıristiyanlık’tan önceki zamanlara uzandığını tekrar tekrar kanıtlamak ve etrafındakilere bıkmadan anlatmak, başlıca zevklerinden biriydi. Bu yüzden, eminim, kilisedeki o görkemli cenaze töreninde kendini biraz huzursuz hissetmiş, tepesindeki haça bakıp, o işaretin aslında Ermenilerin Hıristiyanlıktan önceki Pagan dönemlerinden beri kullandıkları bir simge olduğunu, kiliseyi dolduranlara anlatmayı, her şeyden çok istemiştir.

Yakından tanımazken biraz korkup çekindiğim, ama tanıdıkça sıcaklığı ve mütevazılığına içten bir sevgi duyduğum; gazetede çalışırken, Ermeni kültürü, dili, tarihiyle ilgili bir meselede tıkandığımızda hemen “Baron Seropyan’a sorduk mu?” diye gölgesine sığındığım bu güzel insanı çok özleyeceğim. Bu satırlara soluk bir gölgesini aksettirebildiğim canlı hatırası içimde hep yaşayacak.

Çok sevgili karısı, değerli Digin Manuşak’ın, evlatları Vağarşag ve Garine’nin şahsında tüm ailesinin, tüm sevenlerinin ve Agos’un başı sağ olsun.

 

Link: Rober Koptaş – AGOS

Geldi, anlattı, gitti…

Seksen yıl önce, Sıvaslı bir ailenin ilk çocuğu olarak İstanbul’da dünyaya geldi. Henüz iki yaşındayken öksüzlüğü tattı. Önce Dolapdere’deki Arti Gırtaran’da, sonra Esayan Okulu’nda Muşlu büyük Aziz, Mesrob Maşdots’un yarattığı alfabenin öğrencisi oldu. Öksüzlüğü lise ve yüksek öğrenim görmesine, güzel sanatlar eğitimi almasına elvermedi. İş hayatına atıldı. Soğutmacılık alanında mütevazı bir çalışan oldu.

Sonuna kadar Aziz Mesrob’un takipçisi olarak kaldı. Doymak bilmeyen bir okurdu. Ermeni tarihçiliğinin babası olan Aziz Movses, ölümsüz romancı Raffi onun en sevdiği dostları oldular. Onların aracılığı ile atalarının topraklarına tüm ömrü boyunca bağlı kaldı.

Askerlik yıllarında bu topraklara olan bağı daha da perçinlendi. İlahi bir tesadüfle askerliğini atalarının doğum yeri olan Sıvas’ta yaptı.

Çok genç yaşta aile ‘reisi’ oldu. Hem anneannesine, hem de annesine baktı.

Evlendi, iki çocuk, iki de torun sahibi oldu.

Atalarının toprağı onu her daim çağırdı. 4-5 kişilik küçük bir grupla çıktığı tüm Anadolu gezilerinde, Berç Kamparosyan en sevgili yoldaşıydı. Uzaktaki bir köy kilisesi veya manastırının kalıntıları onun için yegane ziyaret yerleri idi. Muş’taki Surp Garabed Manastırı’na adak ziyaretine giderken, Ganaçyan’ın ölümsüz eserini mırıldanıyordu: “Çangli, muradımı ver bana…”

Yıllar boyu süren geziler ve okumalar ürününü vermeye başladı. İstanbul’daki Ermeni basınının sayfaları onun yeni çalışma alanına dönüştü. “Jamanak”tan “Marmara”ya, “Kulis”ten “Surp Pırgiç”e her gazete ve dergide gezi notları, anıları ve araştırma yazıları yer aldı. Masallar ve kitaplar çevirdi. Bu topraklardaki Türk, Kürt, Alevi ve diğer tüm topluluklarının da Ermeni yazınını tanıması gerektiğine inandı. Kalan yıllarını da bu inanca adadı.

Yıllar sonra kendini iş hayatından emekli etti. Ve ilahi tesadüf bu noktada bir kez daha devreye girdi. Yolu Hrant Dink’le kesişti. Karşılıklı fikir alışverişi sonrası ve başka arkadaşların da desteğiyle haftalık Agos gazetesinin ilk sayısını ortaya çıkardılar. Böylece Agos’un iki Baron’u oldu; Baron Hrant ve Baron Seropyan.

Gazetenin Ermenice sayfalarının editörlüğünü üstlendi. Ofisteki küçük masasının çevresi her daim ziyaretçilerle şenlenirdi. Bu ziyaretçiler her seferinde Anadolu’nun kim bilir hangi köyüne, hangi şehrine, manastırına, aile köklerine, ya da Ermeni geleneklerine ilişkin sorularıyla gelirdi.

Sevgili arkadaşı Hrant Dink’i kaybettiğinde hayatının en ağır darbelerinden birini aldı. Son günlerine kadar Agos ailesinin en kıdemli üyesi oldu.

HAYCAR topluluğunun “gayrı resmi başkanı” olarak her yıl Anadolu gezilerine öncülük etti. İlerleyen yaşına karşın, bu adak ziyaretleri kendisine her seferinde güç katan bir kaynak oldu.

Hayatı boyunca iki ilkeye sadık kaldı;

atalarının onurunu korumak ve adaletsizliğe asla boyun eğmemek.

Ve bugün, 28 Mart 2015 Cumartesi günü, akşam saatlerinde eşim, babamız, dedemiz ve akrabamız

SARKİS SEROPYAN

evinde, ailesi ve sevenlerinin arasında, kısa süren amansız hastalık sonucu temiz ruhunu teslim etti.

‘Baron Seropyan’, 31 Mart 2015 Salı günü, 13:00’te Feriköy Surp Vartanants Kilisesi’nde düzenlenecek cenaze törenini müteakip, Şişli Ermeni Mezarlığı’nda sevgili anneannesi, babası ve annesinin yanına aile kabristanına defnedilecek.

Sevenlerine, kendisine değer veren herkese teessürle duyururuz.

Ailesi

Hep soykırım üzerineydi Sarkis Seropyan’ın çocukluk masalları

Daha yolculuklarımız olacaktı; Ermenistan’a, Karabağ’a gidecektik Soykırım’ın 100. yılında. Oysa şimdi seni okyanusların sonsuzluğuna uğurluyoruz. Yolun ışık olsun Sarkis ağabey

Uçağın kalkmasına neredeyse dakikalar kalmıştı.

Koşa koşa daldık Erivan Havaalanı’ndan içeri.

Bir haftalık Ermenistan gezimizin ardından gittiğimiz Dağlık Karabağ’dan dönerken arabamız buzun üzerinde uçmuş, geçirdiğimiz kaza nedeniyle uçağa geç kalmıştık.

Büyük bir kalabalık vardı önümüzde.

Bir kaçırdık mı uçağı, en az dört gün sonra dönebilecektik İstanbul’a.

İşte o anda, önce gök gürlüyor sandım, meğer Ermenice bağırıyormuş.

Tek anladığım sözcük “Karabağ” olmuştu.

Sarkis Seropyan’ı duyan kalabalık birden bire Musa’nın asasını görmüş Nil Nehri gibi yarıldı.

Alkışlarla, ıslıklarla patlayan bir tezahüratın içinden geçip  kendimizi uçağın giriş kapısında bulduk.

Kan ter içinde kalmıştık ama sormadan edemedim:

“Ne diye bağırdın da millet birden bire yol verdi bize?”

Uçağa da yetişmiş olmanın verdiği rahatlıkla güldü.

“Karabağ’dan geliyoruz, dedim.”

Anlaşılan o ki, çatışmaların yeni bittiği bir süreçte, içimizde tek Ermeni olan Seropyan’ın Karabağ’dan geldiğimizi söylemesi, alanda bulunanların bizi “Karabağ gazileri” sanmasına yol açmış, bu yüzden kaçırmak üzere olduğumuz uçağa büyük bir tezahüratla bindirilmiştik.

Aslında yola çıkış nedenimiz bir haftalık Ermenistan gezisiydi.

Hürriyet’ten Sebati Karakurt, Milliyet’ten Nazım Alpman, Agos’tan Sarkis Seropyan ve Radikal’den ben…

Ekibin içinde tek tanımadığım kişi Sarkis Seropyan’dı. Yola çıkmadan önceki bir buluşmamızda, “Sarkis ağabeyi çok seveceksin, adam gibi adamdır” demişti Hrant Dink.

1999’un Aralık ayında bir haftalığına başlamıştı Ermenistan yolculuğumuz.

Gezi bitmişti ama biz gazetecilik aşkıyla “Dağlık Karabağ’ı da görmek istiyoruz. Her gün Dağlık Karabağ haberleri dinliyoruz, okuyoruz. Bu kadar yakınına gelmişken dönmeyiz” diye tutturmuştuk.

Ermenistan yetkililerinin “Yapmayın, savaştan yeni çıktı Karabağ, Türk silahları da vardı, Türkiye’den gelen savaşçılar da. Başınıza bir iş gelir” demeleri de bizi caydırmamıştı.

Ermenistan’dan Karabağ’a uzanan, koşuşturmalı, kazalı bir yolculukla başlamıştı Sarkis Seropyan’la  dostluğumuz.

ssoldcb

Anlatılmayacak kadar ağır bir masal

2004’ün Mayıs ayıydı. İstiklal Caddesi’nden İmam Adnan Sokağı’na girdik Seropyan’la.

Arada sırada  yaptığımız buluşmalardan biriydi. Ama önce Tiyatro Seyr-i Mesel Sanat Atölyesi’ne gidecektik.

“Masalların Düğünü” adı altında bir dizi etkinlik düzenlenmişti. İlk etkinlik “Kurmançi Masal”dı. İkinci etkinlik ise “Ermenice Masal” üzerineydi ve anlatıcı Seropyan’dı.

“Bana masal anlatılmadı” diye başladı Seropyan konuşmasına.

“Bana anlatılan masal, tehcirde Karadeniz sahilinde başlayan, Eğin’de süren ve Malatya’da bir yetimhanede noktalanan bir yol hikayesiydi. Annemin, anneannemin, teyzelerimin ve dayımın geçtiği yoldan bahsediyorum. Hep bunu anlattılar bana. Gece uyumam için ninni yerine bunu anlatırdı annem, anneannem. Sonra başka bir ülkede dayımı buldum. O da aynı masalı anlattı bana. Bu masalı size anlatmak istemiyorum, sizi üzmek istemiyorum. Çünkü gerçekten ağır masal.”

Etkinlik boyunca bütün masalları anlattı Seropyan.

Fazilet ve alçak gönüllük anası, üreme ve bereketli sular tanrıçası Anahit’i…

Ermenilerin fırtına, yağmur, bulut, ateş, güç ve zafer tanrısı Vahakn’ı…

Ermenilerin en eski tanrılarından Ara ile Asur Kraliçesi Flamiram’ün, yani Semiramis’in öyküsünü…

Ama bir türlü anlatmadı çocukluğunun “gerçekten ağır masallarını”.

Doktor dedesi öldürülüyor

Baş başa kalınca dinlemek istediğimi söyledim, insanları üzmemek için anlatmadığı “masal”ı.

Ağır bir hüzünle ama, yaşanmışlıklardan damıtılmış bir bilgelikle dökülmeye başladı sözcükler ağızından.

Seropyan’ın o akşamki etkinlikte anlatmadığı masal 1900’lü yılların başında Gümüşhane’de

başlıyordu.

Anne dedesi Paranok Avadisyan askeri doktormuş.

İstanbul eşrafından bir adamın Hasköylü kızıymış anneannesi Zaruhi.

Küçükken Rum okuluna gitmiş. Bu yüzden Gümüşhane eşrafı geceleri doktor Avadisyan’ın evinde toplandıklarında karıkoca aralarında Rumca konuşurlarmış; “Çayı demledin mi, kahve ikram ediyor musun” gibisinden.

1899’da evlenmiş Paranok ile Zaruhi.

1900’de Sarkis’in dayısı Bağdik doğmuş. 1908’de de annesi Nuart-Roza. Sonra küçük teyzeleri… 1915’te “tehcir”e başlarken Mutasarrıfın emriyle öldürülür doktor Paranok.

Sarkis’in anneannesi Zaruhi, bir erkek, iki kız çocuğu ile birlikte sürgüne gönderilir.

Ermeni kafilesi Eğin üzerinden Suriye’ye doğru yola çıkarken Zaruhi en küçük kızını da komşuları “başefendi”ye bırakır.

sshastane

Hayat kurtaran şaka

Kafile Eğin’e geldiğinde karakolda görevli polisler Zaruhi’nin Rumca konuştuğunu duyunca “Siz Rumsunuz. Bunu kanıtlayın, sürgünden kurtulun” derler.

Bir telgraf çekilir Gümüşhane’ye; “Doktor Paranok Avadisyan’ın ailesinin Rum olduğunun işarı” diye.

Ancak cevap gelmez.

Bu arada birlikte geldikleri kafile yola devam eder.

Yalnızca Avadisyan ailesi kalır Eğin’de. Yani bugünkü Erzincan’ın Kemaliyesinde,

Bu kez iki katı para ödenerek ‘cevaplı telgraf’ çekilir.

Cevap “Evet Rum’dur” diye gelir.

Aslında karıkoca aralarında Rumca konuşurken doktorun evinde toplanan Gümüşhane eşrafının “Eşiniz Rum mu?” sorusuna doktor Paranok’un şaka olsun diye verdiği “Evet” yanıtı kurtarmıştır hayatlarını.

Bir yıl kadar Eğin’de ağaçların arasında yaşarlar. Terk edilmiş evlerde buldukları yiyeceklerle karınlarını doyururlar.

Aile sonunda Malatya’daki Amerikan Yetimhanesi’ne yerleştirilir.

“Anneannem öğretmenlik yapmış orada. Annem daha küçük, yedi yaşında. Aile yetimhaneye yerleşince o sıralar 16 yaşında olan dayım Bağdik ‘Beni almazlar’ diye ayrılmış yanlarından. Zaten annesinin ve kardeşlerinin de son görüşü bu olmuş. Annem yetimhanede protestan eğitimi almış. Ölene kadar da bu nedenle hep gece gözlerini kapatarak dua etti. Kendi evlatları yetmezmiş gibi Gürün tarafından gelen kafilede bütün ailesini yitiren bir kız da gelip anneanneme ‘Kimsem yok, ben senin kızın olayım. Çocuklarına bakarım’ demiş. Yola çıkarken en küçük çocuğunu komşuları ‘başefendi’ye bırakan anneannem de kabul etmiş bunu. Sonra İstanbul’a dönerlerken 1918’de Sivas’ta bir Ermeni usta ile evlendirmişler ‘sonradan olan’ teyzemi. O teyzem bana gerçek teyzelik yapmıştır. O ve çocukları öz akrabalarım gibi kalmıştır. O teyzem birkaç yıl önce Fransa’da öldü. Anneannem ile annem İstanbul’a döndükten sonra Mahmutpaşa’da trikotaj atölyelerinde çalışıyor anneannem.”

Öykünün burasında bir soluk alıyor Seropyan. “Anneannem hayatında kimseye beddua etmemiştir” diyor, “Bir tek kocasını ölüme gönderen mutasarrufa beddua etti. O adam da Cumhuriyet’in ilanından sonra İstiklal Mahkemesi’nde

idama mahkûm edildi ve Beyazıt Meydanı’nda asıldı.”

Çerkes Ethem’i Anadolu’ya kaçıran Bağdik

İstanbul Radyosu’nun kurulmasından sonra çok aramışlar, tehcire giderken komşuları “başefendi”ye verdikleri küçük teyzelerini. “Başefendi”nin adıyla radyodan sürekli anons ettirmişler ama bulamamışlar.

Malatya’da yetimhanede ailenin yanından ayrılan dayısı Bağdik’in öyküsüne gelince…

“Dayım açıkgöz bir adam. Kaçak göçek, asker kıyafetleriyle Trabzon’a kadar gidiyor. Gemiye binip İstanbul’a kaçıyor. Zengin olan anneanesiyle dedesini bulacak. Ancak onlar bir süre önce ölmüşler. Köprü altında yatıyor. Sonra İstanbul’u işgal eden İngilizin yanında iş buluyor. Deniz motorunda çımacılıktan kaptanlığa kadar yükseliyor. Hatta Kurtuluş Savaşı’na katılmak isteyen Çerkez Ethem’i tekneyle İstanbul’dan Anadolu’ya kaçırıyor. İşgal orduları çekilirken ‘Sen de bizimle gel, yoksa başın belaya girer’ diyor İngilizler. O da Yunanistan’a gidiyor. Yani 25 yaşından sonra yeni bir hayat kuruyor kendisine Yunanistan’da. Hatta bu arada Yunanistan’a kaçan Çerkez Ethem gidip buluyor dayımı. Oturup konuşuyorlar.”

Bağdik, önce Anadolu’da, sonra da Yunanistan’da kendine iki ayrı yaşam kurduktan sonra bir üçüncüsünü daha gerçekleştirir.

Yunanistan’da işleri iyiymiş Bağdik’in. Kamyonları falan var. 1946’da Ermenistan nüfusunu artırmak için sınırlarını açınca satmış bütün malını mülkünü. Altına çevirmiş. O altınları da bir borudan yaptığı asasının içine doldurmuş. Ver elini Ermenistan…

Açlık, sefillik var Ermenistan’da. Her hafta bir altın bozdurup üçüncü bir hayat kuruyor kendisine. Anneannesinin ve annesinin bir daha göremediği dayısı Bağdik’i gidip buluyor Ermenistan’da Seropyan.

“Gidip oturdum karşısına. Bana anlatmasını istedim Eğin’de, Malatya’da yaşanılanları. Anneannemin, annemin anlattıklarını kelimesi kelimesine aynen tekrar etti bana sabaha kadar. Her şey aynen örtüşüyordu. Söz birbirliği yapacak halleri yok. Ama aynı şeyleri, neredeyse aynı kelimelerle anlatıyorlar yaşadıklarına ilişkin. Bu yüzden şimdi bana kimse yaşananların yalan olduğunu iddia etmesin.”

‘Soykırımı tanımaktan mahkumiyetine…‘

İşte bu “masal”dı çocukluğundan beri Seropyan’ın peşini bırakmayan.

Büyüdükçe de onunla birlikte büyüdü bu acı ve ağır “masal”.

Yoksul bir ailenin çocuğu olarak Seropyan ortaokuldan sonra çalışmaya başlamıştı .

Anneannesi ve annesi ile tek göz bir evde yaşıyorlardı.. Evi hizmetçilik yaparak geçindiriyor anneannesi.

Bir buzdolapçının yanına çırak olmuştu Seropyan. İşleri geliştikçe Tarlabaşı’ndaki tek oda yoksul evi, iki odalı, daha derli toplu bir konuta dönüşüyor. Sonra kendi işini açıyor Seropyan. Ama bu arada sürekli okuyor. Ermeni gazetelere yazılar yazıyor. Çeviriler yapıyor.

1995’te yani tam 60 yaşından sonra Hrant Dink’le kesişen yolları Seropyan’ı gazeteciliğe, Agos’un kuruculuğuna, Ermenice sayfaların editörlüğüne kadar götürüyor.

Hrant Dink’in Ermeni soykırımını tanıdığına ilişkin yazısı nedeniyle Arat Dink’le yargılanmıştı Şişli 2. Asliye Ceza Mahkemesinde.

Hrant’ı ölüme götüren o lanet 301. maddeden, ertelemeli bir yıl hapse mahkum olmuştu.

Sonra “Akıllı Tahta” başlıklı bir yazı yazmıştı 2007’nin Kasım’ında. Hrant Dink’in mahkum edilmesini eleştirmişti.

Bu kez suçu “Türklüğü aşağılamak” ve “yargıyı etkilemeye teşebbüs etmek”ti.

Gerçi bu “suçtan” beraat etmişti ama, hiç umurunda değildi mahkum olması ya da olmaması.

Çünkü o çocukluğunda hiç masal dinlememişti.

Soykırım üzerineydi onun çocukluk “masalları” ve hiç peşini bırakmamıştı bu “masallar”.

O yüzden hiç kimse ona “yaşananların yalan olduğuna” dair “masal” anlatamazdı.

Hatta bu Seropyan’ın “masal”ı üzerinden bir de plan yapmıştık.

Ermenistan’a, Erivan’a, hatta Dağlık Karabağ’a gidecektik, Nisan’ın 24’ünde, Soykırım’ın 100. yılında…

Meğer çok yakın bir yere gitmek üzere yapmışız planımızı.

Şimdi Sarkis Seropyan’ı çok daha uzun bir yolculuğa, okyanusların sonsuzluğuna uğurluyoruz.

O kadar eminim ki onun bu yolculuğa, bir gün bütün insanların gerçekleri öğreneceklerine ve kabul edeceklerine dair bir “masal” a inanarak yola çıktığına…

Güle güle Sarkis ağabey, yolun ışık olsun…

Celal Başlangıç

 

Link: Celal Başlangıç

Sevgili Sarkis

Bir yazının, en azından edebi açıdan düzgün bir yazının giriş, gelişme ve sonuç bölümleri olur. Kısa süren okul maceranda bunu öğrenememiş olabilirsin ama bir hayat süren kendi maceranda, kendi eğitimini kendi tamamlayan bir buzdolapçı ustası olarak, hadi olmadı sonradan olduğun gazeteci sıfatınla bunu kesin öğrenmişsindir. Bize okulda kafamıza vura vura öğrettiler bunu. Öğrettiler de ne oldu? Giriş ve gelişmesi olmayan bir sonuçtan başlıyoruz yaşamaya senin gidiş maceranı, tüm dilbilgisi kurallarının ihlali eşliğinde. Darmadağın kafalarımızın kağıda dökümünün de düzgün olamayacağı aşikar…

sarkis-garine

Giriş: Dördüncü evreye gelene kadar bahsetmediğin kanserin teşhisi

Anlayamamışız… Anlat(a)mamışsın… Ocak ortası, hayır, tam olarak Ocak 19’unda başladığın “midemde bir ağrı var, ama Manişağa söylemiyorum, üzülmesin” söylemlerinin son hali, 16 Mart Pazartesi günü, hani o sadece bir sayı çıkarıp sonra tetkikler için Şişli Etfal’in yollarını aşındırdığın haftadan sonra, günübirlik uğrayıp birden “sustuğun” o gün, benimle telefonda 10 dakika boyunca konuşmaya çalışıp sustuğun, “ha Garine tun es, ha ıse, ayo…” dışında, nefes nefese nasıl zorlanarak söylediğini hissettiğim “hiç keyfim yok bugün” cümlesi oldu.

Önce kızdın sandık. Taşınmaya kızmış olamazdın. Çünkü çok ama çok uzun bir zamandır bana şevkle anlatıyordun yeni yeri. Konferans salonunu, kütüphaneyi, kütüphanedeki kitapları düzenlemek için Beyrut’tan gelen çocuğu, yeni binayı… Gözümün önünde zaten anlattıklarınla “yeni yer” henüz görmemiş olsam da, muhtemelen hiç görmek istemiyor olsam da.

Sonra yorgunsun sandık. Ben telefonda çok üzgünsün sandım. Ağlamaklıydı sesin bana.

Meğer konuşamıyormuşsun. Sonra 1 hafta boyunca, sen konuşmaya, dilinden dökülemeyen kelimeleri zorla çıkarmaya çalışırken, ellerin başında, alnında, gözlerinde o hallerini gördüğümde anladım… Özellikle telefonda cevap vermekte zorlanıp tekrara, yanlış kelimelere düştükçe zorlanan o dilinden çıkmayan kelimeler, cümleler, ömrünün son yıllarını anlatmaya adamış bir adamı nasıl delirtir, en büyük deşarj şekli anlatmak olan bir masalcıyı nasıl aciz kılar işte ben o zaman gördüm gözlerimle…. Görmek acıydı, ama ızdırabını anlayıp da bir şey yapamamak inan ondan da acıydı.

Çok sustun ondan sonra. Bir daha konuşmayacakmış gibi sustun. Çok değil iki gün sonra yanındaydım. Gelmeye çok korktum açıkçası. Maalesef haddinden fazla zeki bir adamdın ve muhtemelen beni gördüğünde aklına ilk gelecek şey “ölüyorum da mı kız geldi çoluk çocuğunu bırakıp?” ki biliyorsun, yayamın cenazesine bile gelememiştim “çoluk çocuğumu bırakıp”. Bunu bile göze aldım da geldim. İçeri girdiğimde doktor Erdinç bey muayene ediyordu seni. Geldim, sarıldık sarmalaştık yıllardır görüşmemişiz gibi. Kemiklerini hissetti ellerim ilk kez hayatımda. Kürek kemiklerin kollarıma battı sana sarıldığımda. Beni gördüğünde gülen gözlerin olmasa hüngür hüngür ağlamaya başlayacaktım ne oldu sana diye. Tuttum kendimi. Susman psikolojik mi anlayabilmek için çok basit bir soru sordum. “Eee ov egav aysor?”. Cevabın açık ve netti. Gözlerinle doktoru göstererek “Ov bidi ka, as hayvanatı egav”. Bu kısacık ilk cümlenle aslında bana “Bana bak… Nereden, kimden çıktığını unutma sakın, ve sakın beni denemeye kalkma!” dedin. Anladım ben seni. Ondan sonra merak ettiğim her şeyi açık açık sordum sana hiç teklemeden. Sadece bildiklerimi anlatırken biraz tekledim sana. O kadarına da lütfen müsaade et, zorlanmak da insanlar için ve inanmayacaksın ama ben de insanım!

Teşhisin, araya giren tanıdıklar sağ olsunlar, çok kısa sürdü. Daha doğrusu zaten malumun ilanı gibi oldu son biyopsi raporun. O hayvanat dediğin Dr. Erdinç zaten teşhisi, algıları çok kuvvetli birisi. Her dediği adım adım çıktı. Aslında tam da kitaplardaki gibi oldu teşhisin. Kitap gibi adamdın ya, düzgün yazılmış bir kitap gibi de aşikardı hastalığının aşamaları. Bir tek şey önümüze taş koydu, korkunç yüksek bir ağrı eşiğin varmış. İkinci, hadi bilemedin üçüncü evrede dayanılmaz ağrılarla ortaya çıkan pankreas kanseri, sen ah dediğinde zaten dördüncü evredeymiş. Ve son gününe kadar minosetle idare ettik, bırak morfini, parasetamolden bir gıdım ileri gidemedik.

Araya giren tanıdık diyordum. Eğer Ani Tantiğim olmasaydı, muhtemelen sen son biyopsiyi bile yaptıramamış, teşhisinden bihaber gitmiş olacaktın. Hani derler ya, dostlar sağolsun, aynen öyle olsun işte.

img_20141011_200102

Gelişme: Hastane haftamız

Benim geldiğim akşam, bu susmanı, daha doğrusu konuşamamanı pek hayra yoramadığımızdan, Dr. Erdinç’in önerisiyle “bir MR’a sokalım” dedik. Çarşamba akşamı yine “tanıdıklar sağolsun” hemen doktorlarla, başhekimle görüşüldü. Perşembe sabahı gelsin dediler. Ama daha önemli bir şey vardı. Artık ilgilenmediğin cep telefonuna bir sms gelmiş. Şişli Etfal’den. Biyopsi raporun çıkmış. Gecenin bir yarısı internetten herkesi, her şeyi zorladık. Olmadı, ulaşamadık rapora. Perşembe sabahı apar topar önce Etfale gidip dörde katlanmış bir A4’teki ölüm fermanını okuduk yarısını anlar yarısını anlamaz halde. Sonra bizim hastaneye gittik. Ve “iyileşme” sandığımız gidiş sürecin başladı. Önce çok kızdın bize, küstün. İlk 2 gün sancılıydı. Yemekler tatsız tuzsuz, ilaçlar acı, hemşireler haşin, doktorlar kötü, her şey kötüydü. Sana göre elbette. Bu konudaki tek hemfikir olduğumuz nokta, yemeklerin tatsızlığıydı. Koskoca gurme Seropyan’a tuzsuz yemek verilmez! Çarpılır insan. Doktorunla konuştum, “Yahu merelıs bak doktor, bu adama işkence etmeyin ne olur, adam bildiğin gurme, n’olur buna azıcık tuz verin. Tansiyon ilacı alıyor nasılsa.” dedim. Resmen yalvardım adama. Öncesinde de hani olur da izin vermez diye ben tuz stokladım odanda, sakladım çekmeceye çaktırmadan. Ama doktorun gayet insaflı çıktı, günde 1 grama izin verdi. Kalan 2 gramı da ben kaçak tuzlarla telafi ettim. Gözünün önünde döküyordum tuzu, inan diye. Çünkü o kadar inanmaz haldeydin ki. Haklıydın da. Ama inan yalanım yoktu, sadece eksik anlattım, ki son gün de eksik anlattıklarımı da tamamladım, vicdanım rahatladı.

Küstün dedim ya, şahit tuttum kendime. Yemin ederim biliyordum küstüğünü. “Yazın mangal yapacağız Baron, hadi iyileş…” dedi Gökhan. Boş boş baktın. Boş değil gayet doluydu aslında. Kısaca “hadi oradan sen de, yazı göremeyeceğim ki ben” dedin sen gözlerinle, okudum ama görmezden geldim, görmek istemedim, inanmak istemedim, ondan. Sonra ben atladım tabii mangal duyunca durur muyum? “Aaa ben de geleceğim çocuklarla yaza yaşasın mangal…” deyivermişim. Sonra, biliyorum ya olacakları, gözlerine baka baka sordum “Gelebilir miyim?”. Önce kaşların kalktı sorar gibi, düşündün, kaşlarını iyice kaldırdın hayır dedin resmen. Sonra “Peki, çocuklarla Boğos gelsin mi mangala?” diye sordum. Hiç düşünmeden kafanı salladın, gelsinler manasında. Şahidim var, Kemal Gökhan Gürses ve Özlem Dalkıran. Bu da böyle biline… Söz uçar yazı kalır ya, bu da kalsın burada. Yok hayır kırılmadım, bilirim, bensiz rakıya mangala razı gelmez o yumuşacık kalbin. Ama geyiğin boynuzunu uzun süre iyi de kırdık “bu adam beni mangala istemiyor, damatla torunları istiyor” söylemiyle.

Bir de Cumartesi ve Pazar günkü gezmelerimiz ve ziyaretçilerimiz pek keyflendirdi bizi. Ha bir de Newroz. Cumartesi berber geldi. Sinekkaydı traş etti top sakalından kalan yanaklarını. Ellerine sağlık cillop gibi oldun misafirler gelmeden. Sonra giyindik kuşandık, hemşireye çaktırmadan da serumun musluğunu azcık açtık ki çabuk bitsin, sen de böylece kendine geldin, yüzün güldü. Gelen gidenle eğlencemiz pek hoş oldu. Ama özellikle koridordaki koltuklara oturup, hastalığının sebep olduğu dalgınlıkla camdan görünen, karanlık basınca üzerinde kırmızı ışıklar yanıp sönen o üç gökdelen o kadar güldürdü ki bizi… Pazar günü sabahın köründe geldik hastaneye. Kapıya kadar yayılmış Newroz şenlikçileri o kadar rengarenk o kadar şahane duruyordu ki, üşenmedim iki puşi aldım. Birini attım çantama, diğerini boynuma. Çokbilmiş oğlun “kızım almazlar hastaneye seni böyle manyak mısın nesin?” diye uyarsa da dinlemedim. Sabahın 8inde, yememiş içmemiş güvenlik görevlileri, 4 gündür aşındırdığım girişte önüme atladılar “nereye?” diye. Bende cevap hazır “Babama, ne vardı?” Politik ve polisiye konularda benden tırsık olan oğlun “hasta ziyaretine” diye düzeltince içeri girmemize izin verdi güvenlikçi şekilci abi. Sonra da, son fotoğraflarımız olduğunu bilmeden puşili anlarımızı ölümsüzleştirdik, asıl ölümün bu kadar yakın olduğunu bilmeden… Çok yakınmış şerefsiz…

Hastane süreci elbette ki sadece neşeli anlardan ibaret değildi. Koluna takılı serumun asılı olduğu direk hareketlerini engelledikçe, kolundaki iğne uyumana mani oldukça kızıyordun bana seni hastaneye yatırdım diye. Ama çarem yoktu… MR’da beynindeki onlarca emboliyi gözlerimle gördüm ben. O embolileri dağıtıp ya da bir noktaya toparlayıp, ani oluşup kansere gol atacak pıhtıyı engellemek için kortizon vermeleri gerekiyormuş. Diyabetik olduğun için ve pankreas da iflas ettiği için şekerin de fırlayabilirmiş. Çaresi vardı elbette, o beyaz saçlı tonton doktor “şeker yükselirse insülin veririz yaaa ne dert edeceğiz, ne var ki şekerde?” dedi. İşte bu yüzden kaldık hastanede Baron Seropyan. Ve aynı söz verdiğim gibi, Salı günü de çıktık geldik eve. Sen AGOS’a gitmek istedin. Gerçekten istedin ama maalesef ödemler, pankreas, karaciğer, safra kesesi, midendeki “yumuşak dokulu zararsız(!) kütle” müsaade etmedi. Salı girdiğin evinde huzur içinde geçirdin son günlerini. Ağrı eşiğin o kadar yüksekmiş ki, morfinlerle kıvranan insanların geçirdiği dönemi sen minosetle kotardın…

takvim

Sonuç: Son

Evet, dolu dolu geçirdin yıllarını, bu da züğürt tesellimiz olsun. Son günlerini bile dolu dolu geçirdin. Efendiliğinden bir şey kaybolmamış; farkındaydın çünkü ve an be an arkanda kötü anı bırakmamak içindi çaban. En sevmediklerinle bile güler yüzle konuştun, kelimeler çıkamasa da ağzından sesli olarak, gözlerinle konuştun susarak. Nasıl demiştin Rakel’e? “Bazen susmak, konuşmaktan daha çok şey anlatır.”

Elden ayaktan düşmek, aklın gayet başındayken “bunadı” damgası yemek istemedin çünkü, farkındaydım. En baba onkolog profesör, dördüncü evredeki pankreas kanseri için, sadece acıları hafifletecek en zararsız ilaç tedavisini önerirken ben az da olsa umutlandım, sana anlattığımda ise gülerek tamam dedin, kabul ettin tedavi olmayı hastane koridorunda. Müdahale edemeyeceğimizi biliyordun çünkü.‎ Yine geçtin dalganı ölümle. “Ben gidiciyim” derken biliyordun gideceğini bal gibi, kaldı ki, ne yazık ki kandıramayacağımız kadar zeki, bizden gayri kimsenin anlayamayacağı kadar aklı gayet başındaydın. Aman iyi, gidecektin, anladık, ama kanserden de gitmedin, yenik düşmedin o halta. Emboli götürdü seni.

ssms

Ama ne temiz ölüm…

Tûba Abla (Çandar) ziyaretindeymiş. Birden ellerin soğumuş. Terlemeye başlamışsın. Hani ecel teri var ya, o gerçekmiş işte. Kaçınılmaz sona sevdiklerinle huzurla kavuşmuşsun sessizce.

Günler önce, senin iyi olmadığını söylediklerinde, kendimi bir kabusun içinde hissetmiştim. Sanki uyanacaktım, ter su içinde, bir ferah oh çekecektim bitti diye. En kötü yolculuğum sanmıştım sana ilk gelişimdeki o Zürih-İstanbul uçuşu. Meğer kabusun en son penaltısı bu gelişimmiş. Bildiğin cenazene geldim ya hu ötesi var mı?

Daha 80. doğum gününe sürpriz parti yapacaktık, haftaya çocuklarla gelecektik, bekleyecektin…

Çantamı boşaltırken yan cepten senin yeşil 0.5 kalemin düştü, ajandanın üstündeydi, birşey yazmak için yürütmüşüm. Görsen nasıl kalaylardın “ulan memlekette kalem mi kalmadı benimkine konuyorsun?” diye… Bense doktorların söylediği her bir şeyi o kalemle not aldım kah telefonda kah karşılıklı konuşmalarda. Sanki üstünden silgi geçince silinecekmiş gibi herşey. Şaka gibi hersey. Hala kalkıp, ”bak, ayaktayım yine” demeni bekliyordum umudu sıfırlamışken bile.

Hep düşündük yıllardır karı koca, ara ara da dillendirdik karşılıklı. Ya birine “bir şey olursa” ne yapacak, nasıl söylenecek bana. Düşünceli adammışsın, hazırladın sona bizi. Ya da senin niyetin oydu ama kısmette hazır olmamak varmış henüz gidişine. Çarşamba geri döndüm. Cumartesi akşamüstü aldık haberi. Çıldırmanın eşiğini çoktan aşmışken ben, kendimi paltomu ayakkabılarımı giymeye çalışırken buldum. Kesik nefesimle son kelimelerimi söylemeye çalışır gibi “gidiyorum ben, babama gideceğim” diye sayıklıyordum en son hatırladığım bu en azından. Sonra bir sakinleşme süreci başlamak zorunda kaldı. İki el kadar bebe vardı evde çünkü, ölüme daha hazırlıklı, daha kabullenmiş ve benden daha olgun. Okulda öğrenmiş büyük torunun, duyunca bana sarıldı “ölüm çok kötü ama ölüm de hayata ait mamacım” dedi. Yok hayır sukoyvermedim. Gayet metanetliydim. Ta ki Pazar akşamı eve girene kadar. O yolu nasıl geldim hatırlayamıyorum ama eve girdiğimde salon hınca hınç dolu, arka planda senin sesin, korkunç bir ortam vardı. Millet gözleri kıpkırmızı, ayaklarda galoşlar, gelip gelip bana sarılıp ağlayanlar, ne olduğumu şaşırdım. Ben herkes sarılmayı bitirse de odana gelip seni görsem diye düşünürken birden aramızda olan sana ait tek şeyin, laptopun hoparlöründen gelen sesinin olduğunu fark ediverdim.

Sonra hazırlık süreci başladı. Hangi kilise, kaç kokart, kaç papaz, kaç kahve, kaç paket pötibör bisküvi…

Şimdi ise, sırtımı yasladığım çınarın yokluğunun hissettirdiği bir sırt ağrısı; içimdeki o kocaman boşluğun yarattığı kalp ağrısı; ve engel olamadığım, geciktiremediğim bir ölüm, tıpkı diş ağrısı…

Çok bekletmeyiz seni merak etme, iki sallan üç oyalan, su gibi geçer zaman… Sensiz azcık üşürüz, bolca öksüz hissederiz, ama tornunun dediği gibi ”ölüm de hayata ait”, bir şekilde idare ederiz….

cizim

PS: Nasıl sinir olurdun sana Sarkis dememe ama… ‘Anam mısın gınkamayrım mı?’ diye de sorardın. Al sana bu son ‘Sarkis’im olsun…Hadi çüz…

Bir PS daha: Ne çok sevenin varmış leyn… Porigıs tzav mıdav…

Aklıma bişi daha geldi: cümle alemi gezdirdin, bi beni biyerlere götürmedin ya, alacağın olsun…

ssmseski

eski  pokrig

aretgicir

pacaci

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑