Ara

Sarkis Seropyan

Sarkis Seropyan'ın Ardından

Etiket

agos

Dört yıllık yokluğunun ardından

Agos’un kurucularından Sarkis Seropyan’ı bundan tam dört yıl önce, 28 Mart 2015’te kaybetmiştik. Onunla uzun yıllar dirsek dirseğe çalışan Pakrat Estukyan dört yıl sonra Baron Sarkis’in hala zihnimize ve hatırlarımıza vuran ışığını yazdı.

Efsaneler çoğu kez sınırları aşar. Komşu coğrafyalara kadar yayılır, farklı kültürlerde farklı anlatılarla yüzyıllar boyunca sürer. Ancak, her efsane böyle değildir. Kimi efsaneler kendi yakın çevrelerinde sınırlı olsa da bir anlamda ölümsüzlük kazanırlar. Bizim de Agos ailesi olarak kendi efsanemiz var. Adına Sarkis Seropyan dediğimiz, varlığını, soluğunu ölümünden sonra da yanı başında hissettiğimiz bir efsane.

Sarkis Seropyan efsanesi bu gazetenin kuruluş harcında şekil aldı ve ölümünden sonra da varlığını sürdürüyor. O bizim masal anlatıcımızdı. Kendine özgü bir anlatma yöntemiydi bu. Yılların birikimiyle oluşmuş bir bilgenin edasıyla ve masal tadında konuşurdu. Bu anlatılar en çok da kişisel ve aile geçmişini araştırmak üzere Agos’un kapısını çalanları etkilerdi. Seropyan, büyük bir sabırla konuğu ile tanışır, iz sürme meselesine öncelikle memleketini tanımlamakla başlardı. Konuğunun kapıdan girmesinden beş dakika sonra Seropyan’ın masasında kocaman haritalar açılır, kalın ciltler raflardan iner ve ziyaretçisini de hayretlere düşürecek bir yığın bilgi ortaya saçılırdı. Genellikle yer adları Türkçeleştirilmiş, eski isimlerse telaffuz kırılmaları sonucu anlaşılmaz hale gelmiş olurlardı. Seropyan, bir etimoloji laboratuvarı gibi çalışır, olası değişimleri öngörür ve sonunda aradığı hedefe de ulaşırdı. 

Seropyan’ın yokluğunda en çok hasret kaldığımız bu yaşanmışlıklar oluyor. Artık bu tür sorulara cevap verecek donanıma sahip kimse kalmadı gazetede. Ve yazının tam da bu noktasında kapıdan haber geliyor ‘Bir ziyaretçi var, görüşmek istiyor. Müsait misiniz?’ Bu soruya asla hayır demediğimiz için ‘Gelsin bakalım ne anlatacakmış?’ diyor ve klavyeyi öteye itiyoruz. Gelen tanıdık bir sima, Bedestan müziğin kurucusu Bülent Çatalkaya. Çantasından bir afiş çıkarıyor ve ‘Sizi konserimize davet etmeye geldim’ diyor. Afişin orta yerinde bir şahmeran figürü, onun üzerinde ise bir Zümrüdüanka. Afişteki ‘Dew Du Şar’ sözünü açıklıyor önce, 12 yazma. ’12 yazma 12 kadın anlamına geliyor’ diye açıklıyor Bülent, ardından da ikinci ifade ‘Heft Mesel’ yani yedi masal. 

Biz tam da Sarkis Seropyan’ın ruhunun, soluğunun bu odalarda dolaştığını yazıyorken, Bülent Çatalkaya’nın afişi o soluğun canlanmasına yol açıyor. Saniyeler içerisinde sevgili Metin ve Kemal Kahraman birkaç yıl önce çıkardıkları ‘Şahmeran’ albümü geliyor gözümüzün önüne. Oradaki ezgiler takılıyor kulağımıza. ‘Yazmanın simgesel bir anlamı var bilirsin’ diyor Bülent ve sonra aşiret kavgalarında savaşın kadınların yazmalarını yere atmalarıyla kavganın son bulduğunu anlatıyor. Kadınlar, bugünde savaşın acımasız olduğu anlarda ortaya atılıp yazmalarını, askerlerin, özel harekâtçıların, JÖH’lerin, PÖH’lerin ayaklarının altına atıyor, ama onlar bunun anlamını bilemiyorlar. 

Hatıralar üşüşüyor beynimize. O hatıralar bizi Munzur’un kıyılarına, Dersim’in yamaçlarına götürüyor. Ovacık gözelerinden Anahid’in süt pınarları fışkırıyor. Kayalardan çıkarken debisi o kadar yüksek ki köpürerek süt renginde akıyor sular. Ancak aşağıda göllendiğinde fark ediyoruz suyun saydamlığını. Anılar acılarla yüklü bu coğrafyada… 1938’in cinayetleri, sürgünleri, Dersim’in kayıp kızları ve umudumuzu bağladığımız Hızır… Hıristiyan Ermeni mitolojisinde Surp Sarkis deyip uğruna üç gün oruç tuttuğumuz. Hıdır anlatısı da zengindir Dersim dağlarında. Surp Garabet’tir Hıdır diye anlattığımız. 

Baron Seropyan, tüm bu hikâyelerin en güzel anlatıcısı olarak geçti aramızdan. “Bize yokluğu kaldı” demeye dilim varmıyor. Bülent Çatalkaya’ya teşekkür ediyorum ziyareti için. ‘Fırsat buldukça gel’ diyorum. Biliyorum, onun veya Ferzan’ın, Ersoy’un, Hikmet’in, Mahir’in ve daha nicelerinin her gelişlerinde, Agos’un kapısından her girişlerinde Sarkis Seropyan hep burada olacak.

Kaynak: https://www.agos.com.tr/tr/haber/dort-yillik-yoklugunun-ardindan-22242

Şubat dışarı, Nisan içeri

SARKİS SEROPYAN

Bu yazıda, ‘Kız Kaçıran Aziz’le başlayan Şubat ayı kutlamalarına değineceğiz.

İsim kutlamaları konusuna girmeden önce, Sasunlu dostumuz Besse Kabak’ın, atalarımızın, diğer aylardan kısa olması nedeniyle Şubat’ı (Sasun Ermenicesiyle ‘Şıvad’) uğursuz saymasına ve bu uğursuzluğun evlere girmesini engellemek için aldığı tedbirlere dair bir notunu alıntılayalım.

Foto: Berge Arabian

Korkulara karşı bir kalkan: Haç

“Sasunlu Ermeniler, uğursuz Şıvad’dan korunmak için bazı önlemler alırlardı. Bunlardan ilki, Ocak ayının son günü, gılgıl (bir darı cinsi) koçanlarından yaptıkları haçları, kapı, pencere ve zemin girişlerine asmak, böylece Şıvad’ın eve girişini önlemekti.

Korunmanın ikinci önemli kuralı ise, Surp Sarkis orucunu tutmaktı. Halkın Surp Sarkis’e mal ettiği bu oruç, Hıristiyanlığı kabul eden Ermenilerin tuttuğu ilk oruç olduğundan ‘Araçavorats Bahk’ adını almıştır. Ancak Ermeni Kilisesi’nin takviminde 18 Ocak – 23 Şubat tarihleri arasında gidip gelebilen bu oruç, hemen ardından gelen Surp Sarkis yortusuna bağlanmış ve bu azizin yortusu olarak bellenmiş halk arasında. Üçüncü bir ritüel daha vardır: Yaşadıkları mekânlardan kötülükleri uzak tutmak için, temiz kalpli, günahsız çocukların ellerine tencereler, tavalar verirler; çocuklar da bir yandan bunlara vurur, bir yandan da ‘Şıvad turs, Adar ners’ (Şubat dışarı, Nisan içeri) sözlerini tekrarlarlardı.” 

Sahag’lar ve Bartev’ler

Ermeni Alfabesi’nin mucidi Aziz Mesrob Maşdotz’un en büyük destekçisi ve hamisi 5. yüzyıl ortalarında Gatoğigosluk makamının sahibi olan Sahag Bartev, yani Pert asıllı İsahag’dı. Bu azizin ismi ve soyisminin kutlamaları, Surp Sarkis’ten bir hafta sonraki Pazar günü yapılır. Aslında eski takvimde, akşam ibadetinden sonra gün bitmiş sayıldığından, Cumartesi gecesi Pazar’a giriş sayılır; Bartev’lerin ve Sahag’ların isimleri Cumartesi günü kutlanır.

Perslerle 451 yılında yapılan savaşın arifesinde şehit edilen din adamları (Ğevontyan şehitleri), Vartanyan şehitlerinden üç gün önce, halk deyimiyle ‘Papaz Bayramı’nda anılır. 

14 Şubat’ta Dearnıntaraç

40 günlük İsa Mesih’in mabede götürülmesini simgeleyen ve halk arasında ‘Derındas’ adı da verilen Dearnıntaraç yortusu ise Sevgililer Günü ile örtüşür. Her yıl 14 Şubat’ta kutlanan bu yortunun Mezopotamya, İran ve Güneydoğu Anadolu’nun ateşperest kadim halklarının, Ateş Tanrısı Mihr’e sunduğu, günümüzde Newroz ile birebir örtüşen bir bayram olduğu söylenebilir. Kilise bahçelerinde (Ermenistan’da bahçeler ve avlularda) yakılan ateşlerin üzerinden atlayan gençler niyetlerinin gerçekleşeceğine, yaşlı kadınlar ise kötülüklerin ateşte yanacağına inanırlar. Ermenistan dışında, kilisedeki kandilden yaktığı mumu evine kadar taşıyan ve Hıristiyanlık nurunu evlerine götürdüklerine inanan yaşlı kadınlar, farkında olmadan, ateşperestlik geleneğini sürdürürler.

Ve Vartan’lar…

Ve lakin, hüzünsüz mutluluk olmaz. Coşkulu Paregentan (Karnaval) eğlenceleri öncesindeki Perşembe sabahı, ölülerin ruhları için mezarlık ziyareti yapılır. ‘Aykutz’ adı verilen ayin unutulmaya başlamış, eski bir gelenektir.

Vartanyanların, Aras Nehri’nin kıyısındaki Avarayr’da güçlü Pers ordusuna yenildiği meydan muharebesinin yıldönümü sayılan Vartanants’ta, Vartan’ların, Vahan’ların, Mihran’ların ve özel bir anma günü olmayanların isim günü kutlanır.

Kaynak: https://www.agos.com.tr/tr/haber/subat-disari-nisan-iceri-20219

Can Gülüm

Ölümünden tam olarak 1 yıl, 1 ay, 1 hafta sonraya denk gelen Hampartsum’da da O’nu, kendi sesiyle olamasa da, yazılarıyla, yokluğunda, hasretle anıyoruz.

İsa’nın göğe yükselişinin yortusu Hampartsum: Can Gülüm

 

SEROPYAN_BERGEFotoğraf: Berge Arabian / AGOS

Hampartsum Yayla – Anuş’tan

Paskalya’nın, yani Surp Zadig’in 40. günü Kristos’un Göğe Yükseliş yortusudur. Perşembeyi izleyen pazar gününe kadar kutlanan bu yortu, geçmişte Vicag (niyet) ya da Can Gülüm adlarıyla bilinip yöresel yemeklerle karşılanırken, günümüz İstanbul’unda, zeytinyağıyla pişmiş enginar yemeğiyle, Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi’nin çatısı altında kutlanmaktadır.

Okumaya devam et “Can Gülüm” →

Baron Seropyan: Kayaç, sahre, külte

koptas

Garip belki, ama sevdiğim insanların ölümünün ardından yazmayı seviyorum. Vakit geçip de onları özledikçe yazdığımı döne döne okumayı, okudukça hüzünlenmeyi, belki iki damla gözyaşı dökmeyi. Bir tür halleşme, helalleşme, bir vedalaşma ritüeli, bir son dua niyetine…

Ama bir gün benzer bir yazıyı Baron Seropyan için yazacağım hiç aklıma gelmemişti. Söz konusu olan, benden 42 yaş, ta 1987’de ölmüş rahmetli babamdan bile üç yaş büyük, tam 80 yaşında bir koca adam olduğuna göre, bu ölümün beklenmedik olmasını, zamana ve şartlara değil, bizzat ölenin kendisine, yani Sarkis Seropyan’a bağlamak gerek.

O, sahiden de, hiç ölmeyecek, hep sağlam bir kaya gibi ölçülü, ağır, öylece, olduğu gibi olacak; olayların ve hayatın içinde, yanında, kenarında, izleyici, kaydedici, anlatıcı olarak bulunacak gibiydi. Bizler yaşlanacak, kocayacak, belki ölecektik, ama o hep orada olacaktı. Agos’ta, sevdiği işin başında…

Ne tatlı, ne büyük yanılsama!

Neydi bu tatlı ve büyük yanılsamanın hikmeti? Baron Seropyan olmanın hikmeti neydi?

Cumartesi akşamı Karin’den, “Baron Seropyan’ı kaybettik Roberim” mesajı geldiğinden bu yana zihnimde dönüp duran kelimeyle söylersek, onun bir ‘kayaç’ olmasıydı. Aklıma düştüğünde, kelimenin anlamını tam da bilmiyordum. Sözlüklere baktım, “çeşitli minerallerin veya mineral ve taş parçacıklarının bir araya gelmesinden ya da bir mineralin çok sayıda birikmesinden meydana gelen katı birikinti” anlamına geliyormuş. Eski Türkçede ‘sahre’, yeni Türkçede ‘külte’. Sözlükler şöyle devam ediyor: “Kayaçlar, oluşumları sırasındaki doğal ortamı yansıtan bir çeşit belgedir. Yer kabuğunun jeolojik gelişmesinin izleri kayaçlar üzerinde işlenmiştir. Bu nedenle onlar, Yer tarihinin doğal belgeleri sayılır.”

İşte, Baron Seropyan, bizim için tam da buydu: Tarihimizin doğal, yaşayan, nefes alan belgesi. O tarihin bütün izlerini âdeta bedeninde toplamıştı. Taş taş, kaya kaya, katman katman bir araya gelmiş; başkalaşmış, olduğu, gözümüzün önündeki şey olmuştu. Sözlük, “katı birikinti” diyor kayaç için. O da katıydı pek çok yanıyla. Onun nemrutluğu, onun tersliği, onun korkutuculuğu, onun –Sarkis Varbed’in, yani Sarkis Çerkezoğlu’nun deyişiyle– bir “oturan boğa” olması, bir kayaç olmasından ileri geliyordu işte. Nemruttu, tersti, korkutucuydu, oturan boğaydı… Bu tarihle, bu coğrafyayla, bu hikâyelerle, başka türlü olabilir miydi ki? Kocaman kafası, kaba burnu, iriyarı vücudu, her bir tarafından fışkıran, ağarmaya âdeta direnen kıllarla o, Anadolu yer kabuğunun jeolojik gelişiminin izlerini bedenine nakşetmiş bir dağ, bir kayalar yığını, bir kayaç değil miydi? Eski kiliselerle, harabelerle, taşlarla bu kadar haşır neşir olması boşuna mıydı? Kan ‘çekiyordu’ işte düpedüz.

Böyle insanlar var. Canı kadar sevdiği Hrant Dink de onlardandı. Yaşadıkları memleketin bütün hikâyelerini, bütün dertlerini, bütün yaralarını benliklerinde toplayan; onları midelerinde taş misali taşıyan; o taşı biraz sindiren, biraz sindiremeyen; sindirdiklerini ve sindiremediklerini beyin ve kalp arasında başkalarının vâkıf olmadığı bir işlemden geçirip bir hal, bir duruş, bir söz haline çeviren ve zamanlarla insanlar, coğrafyalarla insanlar, insanlarla insanlar arasında tercüman, köprü, yol olan insanlar… Galiba biraz geç fark ettik, ama işte Baron Seropyan o insanlardandı.

Dolapdere’de soğutmacı esnaflığı yaparkenki hali nasıldı bilemem. Ama son 20 senesinde, yolu Agos’la kesiştiğinden sonra mutlu yaşadığına, mutlu olduğuna, kimi zaman uzaktan, kimi zaman yakından şahidim. Baron Seropyan, Agos’la ucundan kıyısından temas eden herkes için, bu memleketin tarihiyle, bu memleketin coğrafyasıyla, bu memleketin hikâyeleriyle dolu, koca bir hazine sandığı oldu. Çalışma gücünü, 1915’te katledilen Ermenilerin acı hatırasından, ailesinin daha çocuk yaşta defalarca dinlediği ölüm yolculuğu hatıralarından aldı. Ölen canları geri getiremezdi; ancak onlardan geriye kalanları zihnine kazıyabilir, onları belleğinde yaşatabilir, nelerin yok olduğunu yeni kuşaklara aktarabilir, geride kalan her neyse korunmasına katkıda bulunabilirdi. Harf, yazı, şiir, şarkı, söz, kilise, manastır, mektep, köy, kıyafet, sofra, zanaat… Hepsi, hepsiyle… Bu yüzden, hayata dair her şeyle ilgilendi, otuz iki kısım tekmili birden. Okudu, yazdı, anlattı. Bunları yapmaktan hiç geri durmadı.

Baron Seropyan’ın şu dünyada dayanamadığı bir şey varsa, o da herhalde, dille, mimariyle, tarihle, özünde kültürle ilgili bir şeylerin unutturulmaya, tarihten silinmeye, yok edilmeye çalışılmasıydı. Felaket’in devamında gelen inkârın sistematik mekanizmalarından birinin tarihi Ermeni yapılarının yok edilmesi veya yok oluşa terk edilmesi olduğunu erken bir zamanda görmüş, bunun tanıklığını ve vakanüvisliğini yapmayı, kaydını tutmayı, yapabiliyorsa bu süreci durdurmayı hayatının en önemli amacı bellemişti. İşte Agos, bu amaca daha fazla hizmet edebileceği mecra olduğu için onun hayatına sunulmuş bir armağan, bir mucizeydi. Kendisi de, çalışkanlığı, birikimi, öğrenmeye ve anlatmaya olan açlığıyla Agos ve Agos’takiler için bir armağan, bir hazine oldu.

Baron Seropyan demek, aynı zamanda dürüst ve onurlu küçük insanlara duyulan katıksız sevgi de demekti. Emekçilere, kol gücüyle çalışana, zanaatkâra, sanatkâra, köylüye, öğretmene, çulsuz yazara ve emeğine duyulan saygı. Baron Seropyan’da türlü sevgiler eninde sonunda memleket ve insan sevgisine tercüme edildiğinden, bu sevgi de, Anadolu coğrafyasına duyulan sevgiyle karıştı, bir başka harman oldu. Ailesi Gümüşhane ve İstanbullu olduğu halde özellikle Kürt-Ermeni coğrafyasına, Sason’a, Diyarbakır’a, Van’a, Palu ve Harput’a, Dersim’e Sivas’a, Erzurum ve Erzincan’a, Bitlis ve Muş’a duyduğu sevgi, buraların insanlarına duyduğu sevgiyle iç içe geçti. O, herkesin hemşerisi, heryerin yerlisiydi.

1960’lı yıllarda, Sason’dan ve diğer doğu bölgelerinden, yok olmasınlar, Ermeniliklerini tümden unutmasınlar diye İstanbul’a getirilen köylülere yardım etmek amacıyla kurulan Kağtaganats Hantznajoğov’da (Muhacirler Komisyonu) canla başla çalışmış, Anadolu insanının acısını, kederini kendi gözleriyle görmüş, Raffi’lerin, Khırimyan Hayrig’lerin, Sırvantzdiyants’ların, Mıntzuri’lerin, Hamasdeğ’lerin yılmaz öğrencisi ve hayranı olarak, toprağı ve insanı sevmenin yolunun, onları tanımaktan değil, onlarla hemhal, onlarla hemdert, onlarla hemavaz olmaktan geçtiğine inanmıştı. Onun, küçük insanlara duyduğu bu sevgi ve hürmeti bir hayat yolu olarak benimsemiş olmasında, özellikle İstanbullu üst sınıf Ermenilerin burnu havada burjuva tavırlarına duyduğu tepkinin etkisi büyüktü. Bu anlamda o, 19. yüzyılda başlayan Ermeni modernleşmesinin, Zartonk (Uyanış) evresinin bir devamıydı.

Tüm bunların toplamından ise, Baron Seropyan’ın asla sloganik olmayan, klişelere dayanmayan solculuğuna varırız. Agos’un önünde onu uğurlamak için düzenlenen küçük törende Pakrat Ahpayrig’in söylediği gibi ‘devrimci’ bir solculuk değildi onunki –çünkü o yeniyle değil, daha çok ‘muhafaza etmek’le ilgiliydi– ama yine de bir tür solculuktu ve Agos’un, karılmasına kendi göz nurunu da kattığı harcını oluşturan değerlerle de mükemmel bir ahenk içindeydi.

Yolu Agos ofisinden geçen her dinden, her milletten insana yardımcı olmaya çalışması, onların derdini kendi derdi sayması; taşradan şehre gelmiş Ermenilere duyduğu sevgi; son senelerinde, zorla Müslümanlaştırılmış Ermenilerin kimliklerini özgürce ifade edebilmeleri için gösterdiği yoğun çaba; Türkiye’nin geçmişle yüzleşmesi için yol açmaya çalışan Türk ve Kürt aydınlara ve onların yaptıkları işlere beslediği derin saygı, onun pirûpak insan hamurunun meyveleriydi.

Söylemeden geçersem içim rahat etmeyecek. Baron Seropyan dinlerle ‘pek’ barışık değildi. En hafif ifadeyle, “Dindar değildi” diyelim. Kilise’nin Ermeni kültürü için yaptıklarına çok değer vermekle birlikte, Ermeni kimliği ve mirasının Hıristiyanlık’tan önceki zamanlara uzandığını tekrar tekrar kanıtlamak ve etrafındakilere bıkmadan anlatmak, başlıca zevklerinden biriydi. Bu yüzden, eminim, kilisedeki o görkemli cenaze töreninde kendini biraz huzursuz hissetmiş, tepesindeki haça bakıp, o işaretin aslında Ermenilerin Hıristiyanlıktan önceki Pagan dönemlerinden beri kullandıkları bir simge olduğunu, kiliseyi dolduranlara anlatmayı, her şeyden çok istemiştir.

Yakından tanımazken biraz korkup çekindiğim, ama tanıdıkça sıcaklığı ve mütevazılığına içten bir sevgi duyduğum; gazetede çalışırken, Ermeni kültürü, dili, tarihiyle ilgili bir meselede tıkandığımızda hemen “Baron Seropyan’a sorduk mu?” diye gölgesine sığındığım bu güzel insanı çok özleyeceğim. Bu satırlara soluk bir gölgesini aksettirebildiğim canlı hatırası içimde hep yaşayacak.

Çok sevgili karısı, değerli Digin Manuşak’ın, evlatları Vağarşag ve Garine’nin şahsında tüm ailesinin, tüm sevenlerinin ve Agos’un başı sağ olsun.

 

Link: Rober Koptaş – AGOS

‘Beyaz atlı Surp Sarkis’

sarkisgüreh

13 Şubat 2004’te, dünya üzerindeki mevcudiyetimin 22. yılı da tamamlanmak üzereydi ve ben hâlâ adımın, yani Sarkis adının gerçekten ne ifade ettiğini tam olarak bilmiyordum. Bu benim için hayli büyük bir problemdi, keza girdiğim her ortamda, adımın anlamını sorup “Bir aziz işte” cevabından tatmin olmayanlara, kıt bilgilerimle açıklama yapmaya çalışmak gerçekten sıkıntı veriyordu bana.

O günkü Agos’un ikinci, sayfasında ‘Beyaz Atlı Surp Sarkis’ başlıklı kısa bir yazı yayımlandı. Yazı imzasızdı ancak üsluptan, yazanın Baron Seropyan’a ait olduğunu anlamıştım. Yazıda Surp Sarkis’le ilgili yöresel ve genel iki söylenceye yer verilmişti. Birinde yedi gün durmadan nasıl savaştığı, diğerinde Rum kızı atının arkasına alıp uçarak Masis’in tepesine nasıl konduğu anlatılmıştı. Yazının en sevdiğim kısmı, bu azizin halk arasında ‘kız kaçıran’ adıyla, “cins-i latife karşı nazik ve keyifçi” biri olarak anıldığını söylediği bölümdü.

Yazıda beni asıl etkileyen, bu günün aslında coğrafyadan doğduğunu gösteren ve farklı kültürlerde başka adlarla da kutlandığının bilgisine veren bölümdü. Meğer Kürtler de ‘Hıdır Nabi’ adıyla kutlarmış Surp Sarkis’i. O gün halk hiçbir iş görmezmiş, çünkü “Hıdır Nabi’nin üflediği tipi ve fırtına tarafından yok edileceğine inanırmış. Zira Masis Zirvesi’nin kar ve tipisi Surp Sarkis nefesiyle o günlerde her yanı dondurur ve illa ki kar yağdırır”mış.

İstanbul’da doğup büyüdüm ama ilk defa bu yazıyı okuyunca kendimi buralı hissetmiştim. Sanırım Baron Seropyan’ı özel kılan, Ermeni kimliğini sıkıcı ders kitap bilgilerinden ve sadece dinî öğretilerden çıkarıp bu kimliğin ne kadar zengin olduğunu göstermesinin yanında, köklerimizin bu topraklarla ne kadar derim ve bu topraklar üzerinde yaşayan halklarla ne kadar iç içe geçtiğini göstermesi oldu.

 

Link: Sarkis Güreh – AGOS

 

Agos’u bereketleyen cevher

lulu

Bazı insanların hep buralarda olacağını ihtiyacın olduğunda nerede bulacağını bildiğini düşünürsün Sarkis Seropyan da benim için onlardan biriydi… Hiç aklıma gelmezdi bir gün yok olacağı.

Kendisini  bizim Agos maceramızın ilk günlerinde tanımıştım. O zaman ben ne kadar gazeteciysem o da o kadar gazeteciydi. İlk başlarda Agos’a gelip bir şeyler yapıp giden çok olmuştu ama Sarkis için öyle olmadı… O  Agos’u o kadar çok sevdi ki, Agos ondaki cevheri su yüzüne çıkardı o da bu cevherle gerçek bir gazeteci olup  Agos’u bereketledi.

Dün kendisini seven yüzlerce kişi refakatinde son bir kez Agos’un önündeydi Sarkis, öteki tarafa uğurlanmadan önce . Acaba 19 sene evvel sessiz sedasız gelip yerleştiği ve onunla bütünleştiği Agos’un önünde böyle bir insan selinin kendisini uğurlayacağını tahmin edebilir miydi?

Gazetede giren çıkanın belli olmadığı, sürekli bir patırtının yayıldığı odanın bir köşesinde klavyesine Ermenice harfler yapıştırılmış eski model ufak bir bilgisayarın önünde konsantre olmuş sessiz sedasız devamlı bir şeyler yazardı. Çarşamba geceleri ise sabaha karşı Ermenice sayfaların sırası geldiğinde sayfa tasarımcı arkadaşımız Nuran’ın başına gider ayakta ekrana eğilmiş tashihleri yapar ve bir yandan da Nuran’ın “ Baron Seropyan burada ‘ıt’* var mı?” şeklindeki sorularına cevap vermeye çalışırdı.

Ermenice sayfaların dizilmesini beklediğimiz gecenin o geç saatlerinde muhabbet ederdik. Ana mevzumuz, o sene yeni keşfettiğim Kilikya bölgesini kaplayan Ermeni kaleleriydi. İlk Van seyahatimde tüm görmem gereken yerlerin isimlerini, oralara nasıl gidebileceğimi uzun uzun anlatmış ve not aldırmıştı bana…  Hıristiyan yortuların örtüştüğü pagan kutlamaları, Anahitleri, Zadig yumurtasının menşeini, Vartavarları, Navasart Oyunları’nın ve daha neler neleri ondan dinledim büyük bir zevkle. Daha sonra bütün bu bildiklerini ve daha fazlasını okuyucularına nakletti; o çok sevdiği Anadolu köşelerini meraklılarına adım adım gezdirme fırsatını da buldu.

Tek kelimeyle kendisine verilen her şeyi fazlasıyla bizlere aktardı.

Toprağın hafif olsun Baron Seropyan

* I harfinin Ermenice okunuşu olup satır sonlarına denk gelen kelimeleri bölmek üzere tireleme yapılırken kullanılır.

 

Link: Luiz Bakar – AGOS

Gugıl’ın fikir babası

ataoglu

Benim gibi onlarcasının ilk Ermeni arama motoru. Ondan önce Aşçıyan Sırpazan vardı, diasporanın muhtarı, efsanevi geziler düzenlerdi. DVD’lerini arayıp bulun, muhteşemdir. O gidince fanları Seropyan’ın peşine düştü, tut bizim varbedi tutabilirsen. Bizde ustalar pek çırak yetiştirmez, Seropyan burada da bozdu geleneği. Lora daha iyi bilir, o büyük elini bir soktu muydu kazana, siz deyin bin, ben diyeyim iki bin yıl öncesinden çıkarır, masanın ortasına vururdu Mher’i, Anahid’i, Vartan Mamigonyan’ı dolma parmaklarıyla. Los Armenos, Beyrut, Paris, Tuşba, Daron, Tiflis, Yerevan, Agos’taki o masaya sığardı. Agos’un kütüphanesi raflarda değil, işte o köşede, piposunun arkasında duruyordu.

Eylül 1996. Agos’un kapısından girdiğimde bir onu tanırdım, bir de Gobelyan ile Ayvaz’ı. Üç silahşörlere çırak oldum ben orda. Oğluyla sınıf arkadaşlığımız vardı Getronagan’da, o kanaldan başladı tanışıklık. Jamanak’ta kültür-sanat köşesi hazırlarken, 80’lerin sonunda, Yervant Gobelyan ustamla birlikte üçümüz aynı sayfayı paylaştık kısa bir süre. Gezi yazıları, Ermeni tarihi kaleme alıyordu. Oğlu Vağarşag Seropyan’ın elinden öpeceğiz, Jamanak’tan bu yana yazdığı o güzelim yazılar bir kitap olabilirse eğer. Agos’un ikinci yerinde, o meşhur çatı katında, Hrant’la aynı odayı paylaştıkları için ikide bir yanına gitmek, takip etmek zor oluyordu varbedi. Ama yaz aylarında, yurtdışından birileri gelip uzun sohbetlere daldıklarında, bir ara içeri “Sevannn” diye bağırıldığında tamam oluyordu her şey. Yolgeçen hanında üç kare toplu fotoğrafla Ermeni tarihine, müziğine, sohbetine doyuyorduk. Bulunmaz nimet, paha biçilmez servet. Hâlâ o servetten geçiniyorum.

Bilirler, ben Ayvaz’cıydım, ama gizli kahramanım Seropyan’dı. Özcan Alper’in filmi için bırakılan sakaldan önceki Seropyan ama… O tombul gıdısında saklıyordu her bildiğini. Hrant’ı katlettikleri binada kendi odası olunca, büsbütün abonesi olduk. Paylaşınca çoğalan her şeyin tonton yüzüydü Agos’ta.

Hele Agop Ayvaz’ın geldiği cuma günlerini hatırlasanıza… Tiyatro, sinema, edebiyat, dedikodu, bol kahkaha. Karakaşlı daha iyi hatırlayacaktır, sihirli üçgenin iç açılarının toplamı oluyorduk o gün. Hrant Seropyan’a takılıp onu kızdırır, Ayvaz iğneli espriyi gediğine kor, Gobelyan kulağı bizde, gözü masada işine devam eder, Sarkis Çerkezyan kaymağı olur ekmek kadayıfının.

İnternetsiz zamanların bilgi edinme kaynağı Seropyan’ın olmadığı, keyifsiz bir dünyayı okuyorsunuz yazılarda. Toprağa verdik, 40’ı da geçecek, yaz gelecek sonra, Kınalıada başlayacak. Çarşıya inmek için evinin önünden her geçişimde yukarı bakacağım. Önce Alik’e takılacak, sonra babamı soracak, ben de “Seropyan JR ne zaman geliyor?” diyeceğim. “Uğra zo, unuttun bizi!” deyişinin acısını kalbimden kimse koparamayacak.

Sarkis Seropyan, benim ustam, yeni odasına yerleşemeden, yanağını son kez öpemeden, “Yeter” dedi, dostlarının yanına taşındı. Aris Nalcı, Karin Karakaşlı, Leda Mermer, Sandy Zurikoğlu, Sarkis Güreh, Lora Baytar, Lüsyen Kopar, eskilerden yenilere evlatları, canları öksüz.

Burnuma masasından eksik olmayan ballı Blackwoods sigarasının kokusu geliyor. Diyorum ki, varbetler taşınınca, öbür dünyadaki Agos daha matrak olmaya başladı.

Bana, bize kattıkların için minnettarım Seropyan, desnvelu huysov.

 

Նվիրական հոգիդ անմահ,

միշտ թարմ ինչպէս պատմութեան.

Հնչե զուրնան, բրնէ պարը

՝Ահա կալիս է Սերոբեան:

Link: Sevan Ataoğlu – AGOS

Kaldığımız yerden devam ederiz

tanerakcam

Sarkis Abi de aramızdan ayrıldı. Adı Agos’la bütünleşmişti ve ben de birçok insan gibi onu zaten Agos kurulunca tanımıştım. Hrant tanıtmıştı. Hiç unutmadığım özelliği, güzel sohbetleriydi. Agos’a her uğradığımda çayını içer, sohbet ederdim. Hayran olunacak, derin bir kültürü vardı. Eskiden Osmanlı ordusunda alaylı-mektepli ayrımı vardı; Sarkis abi gerçek bir alaylıydı ve onlarca mektepliyi cebinden çıkaracak bir bilgi birikimine sahipti.

Akademik açıdan gelişmemde bana büyük katkıları oldu. Birçok Ermenice kaynağın varlığını ilk olarak ondan duydum. Bu Ermenice kaynakların çevirileri konusunda bana yardımcı oldu. Krieger’in Yozgat kitabını, Der-Zor ve Sivas hakkında Ermenice yayımlanmış son derece önemli kaynakları onun sayesinde tanıdım. Bu kitapların ya çevirilerini kendisi yaptı, ya da birilerine yaptırdı. “Bilgisayar kullanmıyorum Taner Bey, el yazımı da zor okursunuz” deyip, çeviri yapacak gençler bulurdu.

Onun çevirisini yaptığı-yaptırdığı bu kitaplardan bazılarını yayınevlerine verdim. Yayımlandılar galiba…

Sarkis Abi’min, bende, kalbimde çok özel bir yeri olacak. Sadece Agos’a ve İstanbul Ermeni kültür hayatına yaptığı katkılar nedeniyle değil, benim kişisel akademik seyahatime yaptığı katkılar nedeniyle de. Nur içinde yatsın, görürse Hrant’a mahsus selamlarımı da iletsin; bir de uygun bir yer ayırmayı unutmasın, nasılsa biz de bir gün yanlarına geleceğiz! Sohbete orada, kaldığımız yerden devam ederiz!

 

Link: Taner Akçam – AGOS

O hep olmalıydı orada

10yil

Pangaltı’dan Dolapdere’ye inen yokuşun üstündeki ufacık daire, gelişigüzel toparlanmış eşyayla tıkış tıkış bir salon, nasıl sığdığı, nasıl girip çıktığı bilinmez bir kalabalık, herkesin üstüne sinmiş telaş ve heyecan, Hrant’ın gülüşü, kızışı, bağırtısı, gürültüsü ve Sarkis Bey’in sükûneti. Agos gözlerini açtığında gördüğü manzara buydu.

Sonra neler oldu… Mekân değişti, ortam değişti, yıllar geçti, Agos’un kapısından ürke ürke giren, heyecanlarına bolca endişe karışmış yeniyetmeler evlenip çoluk çocuk sahibi oldu. Agos okunur, bilinir, varsayılır, sayılır oldu. Korkulur bile oldu. Deprem oldu, felaket oldu. Hrant gitti…

Şimdi de Sarkis Bey bıraktı bizi. Kendisine kalsa bırakmazdı. Tabiat o acımasız hükmünü yürüttü; yine yanlış hedefe attı. O lazımdı. Daha çok lazımdı. O orada olmalıydı. Bir çınar gölgesi gibi, arada usul usul kıpırdayarak, durmalıydı yerinde. Etrafına misafirler toplanmalıydı. Önünden geçmeliydik, yanından geçmeliydik, kıyısına ilişmeliydik. Sesini duymalıydık, dolu dolu el sıkışmalı, omuzlarımıza pat pat vurmalıydık karşılıklı.

Meraklı bir insandı Baron Seropyan. Üşenmezdi, kolay yorulmuyordu. Kapılar açabileceğini hissederdiniz.

Varız, buradayız, burada yaşıyoruz, yapabildiğimiz kadarıyla biz yaptık bu hayatı kendimize. Söylenmez, hissedilirdi bunlar. Oturur, gülümserdiniz karşılıklı, çok şey anlatılır, anlaşılırdı.

Şimdi gidince onu yerinde bulamayacağınıza inanmak… Çok zor.

 

Link: Ümit Kıvanç – AGOS

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑