Ara

Sarkis Seropyan

Sarkis Seropyan'ın Ardından

Etiket

agos

Şimdi buluşacaklar öbür tarafta

tomo

Sarkis Abi göçüp gitti, işleri hatırası kaldı yadigâr. Kırk senelik bir tanışıklığımız, kader birliğimiz, dostluğumuz vardı. Her konuda anlaşamasak bile aynı dünyaların insanıydık. Şimdi geri dönüp baktığımda görüyorum ki, yan yana geldiğimizde, telefonla görüştüğümüzde sanki hayatlarımızda tek bir konu varmış gibi, sadece ve sadece Ermeni dili, edebiyatı, kültürü konuşmuşuz.

Eline bir gazete kupürü, bir gazete, bir dergi, bir kitap geçtiğinde fırsat yaratıp “Bak, sende bu var mı? Gördün mü? Haberin var mı?” diye gıcık vermek, en büyük keyfiydi. Çantasında, torbasında, ceplerinde muhakkak paylaşacağı bir kâğıt parçası veya tomarı bulunurdu. “Haberim yok” demeni bekler veya beklemez, başlardı o konuda bildiklerini, duygularını, düşüncelerini aktarmaya. Ara sıra da huysuzluğu ele alır “İlgilenmiyorsunuz be oğluuum” deyip bir destur çeker, serzenişte bulunurdu, ve keyfi tepe yapmış olarak ayrılırdık.

Burnumun dibindeki birçok şeye onun sayesinde vâkıf olmuştum. Geçenlerde yayımladığımız ‘Gülizar’ın Kara Düğünü’ kitabının kahramanı Gülizar’ı ondan öğrenmiştim. 30-40 sene evvel, Şişli Mezarlığı’nda bana “Gülizar’ın mezarını biliyor musun?” diye sormuş, beni alıp o mezarın başına götürmüştü, böylece Gülizar’la tanış olmuştum.

Aras’tan Agos’a…

Aras Yayıncılığı kurmuşuz, üçe beş, on beş metre kare bir oda… Bu odada üç masa var, üç insan devamlı orda oturuyorlar, çalışıyorlar, üç insan da hafta içinde gelip gidiyorlar. Gelen, masaların birinin ucuna ilişiyor, çalışmaya başlıyor. İki de misafir sandalyesi var, kapının arkasında, gelen giden misafirler de orada oturuyorlar. Üçüncü bir misafir geldiğinde ayakta kalıyor, daracık bir oda, hatta misafir oturduğunda kapı tam açılamıyor, kapı açıldığında oturanın dizine çarpıyor ve yarım açılıyor. Üç tane devamlı misafirimiz var: Sarkis Seropyan, Mardiros Balıkçıoğlu ve Yelda. Her gün uğruyorlar desem doğrudur. Sarkis Abi ve Mardiros Abi dev gibi iki insan, zaten yan yana sığmıyorlar. Sarkis Abi’nin Paylin’le arası açık, “Yahu” diyor, “Paylin’e kırk kere söyledim, şuracıkta bana bir masa ayarlamadı.” Paylin dırdırlanıyor, “Sarkis Abi, senin dizinden kapı açılmıyor, masayı nereye koyayım?” Bu diyalog seneyle sürdü, ta ki Hrant bir gün, “Abi gelin, gazete çıkaralım” lafını ortaya atana kadar.

Kitap yayını Hrant’ın heyecanını kesmemiş, tatmin olamıyordu, illa tutturdu “Haftalık gazete çıkaralım”… Toplantı üzerine toplantı, Sarkis Abi Hrant’ın yanında, veriyor gazı. Bir altı ay geçti, en sonunda Hrant, “Ben ayrılayım gideyim, gazete çıkaracağım” dedi, Sarkis Abi’yle gitti. Hiç unutmuyorum o heyecanını. Agos’un sıfır sayısını Maçka Maden Fakültesi G amfisinde Sayat Nova Korosu’nun konserine getirmiş, fuayede büyük bir keyifle dağıtıyordu. Uçuyordu…

‘Deyyuzun biri’

Sarkis Abi’yle hikâyemiz çok. Bir keresinde kitap ödünç vermek vermemek konusunda muhabbet tellendirirken, “Yahu” dedi, “Deyyuzun birine Hovhannes Tumanyan’ın toplu işleri kitabımı verdim, geri getirmedi. Öyle bir kitap ki, hemen tanırım, ilk fasikülü yani 16 sayfası eksikti.” “Abi, o deyyuz benim, o kitap bende, kimden aldığımı hatırlamadığımdan kaldı, hatta bir eşini de bulmuş, fotokopiyle ilk fasikülü tamamlamıştım” dedim. Kitabı tamir etmiş, yani kendimi affettirecek bir çıkış yolu da bulup, çıkarıp vermiştim. Kütüphanesinde hatırası kaldı.

Agos, Sarkis Seropyan’sız kaldı. Yol arkadaşı Hrant’ı aşağıda, kapının önünde vurdular, koştu indi aşağı, gözünün önünde, yerde yatıyordu Hrant. Suratındaki dehşet, çaresizlik resimlerde asılı kaldı. Şimdi buluşacaklar öbür tarafta. Sohbete, didişmeye… Rupen Maşoyan, Hagop Ayvaz, Yervant Gobelyan’lar da muhakkak katılırlar. Allaaah, şenliğe bak sen! Heyhat, hepsi de ayrı birer huysuz. Ben eksik kaldım. Bekleyin, geleceğim…

Ama bilin ki gelene kadar çok çalışacağım, daha çok üreteceğim ki çantamı, torbamı yeni kitaplar, gazetelerle doldurup yüklü geleyim. Başka türlü ne konuşacağız, ne tartışacağız ki… Biz başka konu bilmiyoruz!

 

Link: Yetvart Tomasyan – AGOS

Söz veriyoruz Sarkis Abi

ssagos

“Panteon nedir?” diye soracak olursanız, bir cümleyle anlatmaya kalksak, hem evrensel sembol, hem de bir halkın, bir ulusun bütün tanrılarının barınağı diye tanımlamak mümkün.

Öyle kimlikler vardır ki ne yaparsanız yapın onu bir çerçeve içine almanız, bir kalıba sokmanız mümkün değildir.

Tanrı sevdalısı Sarkis Abi yolculuğa çıktı. Yoldaşları, sevgilileriyle buluşmak üzere acele etti. ‘Van Kartalı’ misali, Agos sayfalarından kanatlanıp, Ermeni tanrılarının panteonlarına doğru kanat çırpmaya başladı. Anadolu coğrafyasında ziyaret edeceği pek çok Ermeni panteonu ve hasret gidereceği çok kişi var.

Sarkis Abi Agos’ta Ermenice yazdığı için Türk, Kürt, Laz, Çerkes, kısacası bu toprakların kadim halkları onun yazdıklarını tam olarak okuyamadı. Türkçe olarak yayımlanan ‘Ermeni Tanrıları Konuşuyor: Cangülüm Anahid ve Kazben” adlı kitabı ise hâlâ bir el altı kaynağı olma özelliğini koruyor.

Ey Ermeni Panteonu’nun yüce tanrıları ve tanrıçaları Aramazt, Anahid, Vahakn, Asdğig, Mihr, Tir, Nane, hepiniz… Sarkis Abi sizsiz yapamadı, deli gönlüne söz geçiremedi, size geliyor.

Ey Ermeni tanrılarının panteonlarında yatan kozmosun tüm yıldızları, dağları, tepeleri, ovaları, ağaçları, ormanları, dereleri, börtü böcekleri… Ermenilere tanrılık ettiniz. Aranıza yeni biri daha katılıyor. Yabancınız sayılmaz, gıyabınızda çok şey yazdı, çizdi, anlattı.

Bir ağaç gölgesinde, bir kaya dibinde, iki-üç cümleyle anlatırken ruhunun gelgitler yaşadığına, zaman zaman boğazının düğümlendiğine, belli etmemek için gözyaşlarını içine akıttığına tanık olduk.

Sana söz veriyoruz Sarkis Abi, Sepasdia, Gesaria, Yerzınga, Edessa, Garin, Dikranagerd, Gars, Ani, Vaspuragan, Giligya, Ararat topraklarındaki ayak izlerin bize rehberlik edecek.

Sana söz veriyoruz Sarkis Abi, bir avuç kalsa da, Ermenistan topraklarını unutmayacağız.

Sana söz veriyoruz Sarkis Abi, dağ taş bayır peşinden gelen dostlarının çoğalması için çalışacağız.

Müslümanlaşmış, Müslümanlaştırılmış Ermeniler öksüz kaldı. Şimdi kim onların ruhlarına merhem olacak, şimdi kim kılıç artığı Hüseyin’e, Hasan’a el uzatıp iğne ile kuyu kazıyarak iz sürecek, bir akraba bulacak?

Söz veriyoruz Sarkis Abi, Agos’un ilk sayılarından itibaren, tüm tehditlere rağmen, ikinci sayfanın sol üst köşesinde, küçük bir kutu içine sığdırdığınız Ermeni tarihi yerleşimlerini, nüfusunu, edebiyatını, kültürünü, Agos’ta daha büyük kutularda tanıtmak için çalışacağız.

Sana söz veriyoruz Sarkis Abi, bu toprakları senin sevdiğin gibi sevmeye, kan üzerinden değil can üzerinden konuşmaya devam edeceğiz.

 

Link: Zakarya Mildanoğlu . AGOS

Pokrig ardından ağlıyor şimdi

pokrig

80’li yılların ortaları… Darbeyle birlikte kapatılan dernekler yeniden açılmaya başlamış. Bezciyan da onlardan biri. Haftanın neredeyse yedi günü oradayız. Çoğunluk liseli, birazımız üniversite öğrencisi ve elbette bolca da ‘çarşılı’ var aramızda. Kim erken gelirse derneğin sobasını o yakıyor. Kimi mutfağa geçip çayı demliyor, kimi önceki geceden kalma kirli bardakları, dolup taşmış küllükleri hallediyor. Ya halk oyunları çalışması, ya tiyatro provası var. O da olmadı, bir sergiye hazırlanılıyor. Arada ‘çay’lar, ‘disko’lar da ihmal edilmiyor tabii, ama esas olan ‘kültürel faaliyet’. Ben ilk duvar gazetelerimi çıkarıyorum derneğin panosunda, arka arkaya…

Aramızda bizden epeyce büyük, elinden piposu hiç düşmeyen bir ‘Baron’ var: Baron Seropyan. Yaşça büyük, ama ‘bizden’. Bazen hepimizden daha heyecanlı, durmadan ilginç hikâyeler, destanlar anlatan, her şeyi bilen bir adam. ‘Gomidas’ gecesi yapıyoruz, metinleri o hazırlıyor. Biz sahnede okurken o en ön sırada oturuyor. Dudaklarına bakıyorum, içinden satır satır mırıldanıyor. Halk dansları gösterisinde bağlantı sunuşları ona ait. Hayatında İstanbul’dan burnunu dışarı çıkarmamış, neredeyse hiç canlı koyun görmemiş bizler ‘Çobanların Dansı’nda güm güm tahtalara vurarak hayallerimizde canlandırdığımız Ermeni Platosu’na, dağlara tırmanıyor, ‘Sevan’ın Balıkçıları’ ve ‘Anahid’in nazlı kızlarıyla el ele tutuşup dans ediyoruz. Evlerden, koleksiyonlardan toplanan bakır ve gümüşlerle, daha önce benzeri yapılmamış bir sergi düzenliyoruz. Adını o güne dek hiç duymadığımız manastırların, kiliselerin adları kazılı hepsinin üzerinde. “Nasıl yani Baron Seropyan, orada da mı kilisemiz varmış?”

Bizim gözü yaşlı dedelerimiz hiç anlatmıyor. Onlar sessiz, suskun. Baron Seropyan sevinçle paylaşıyor bildiklerini. İştahla, coşkuyla, ballandıra ballandıra anlatıyor.

***

Yıllar sonra, Agos’un kuruluş hazırlıkları… Sayfalar, isimler üzerinde konuşuyoruz uzun uzun. Peki, Ermenice sayfaların editörlüğünü kim yapacak? Kim bulacak konuları, kim yazacak? Hrant, “Baron Seropyan’a ne dersiniz?” diyor. Ne denir ki? Yaşasın!

Uzun, yorucu, uykusuz Çarşamba geceleri… Gazete bağlanıyor binbir zahmetle. Benim akşamüstleri gelip yazıları kesip biçmeme takılıyor sık sık, ‘bayan makas’ diyor. Uzun, çooook uzun yazıyor, tıpkı anlatır gibi. Yazılarını okurken sesini duyuyorum âdeta, ama onun sayfalarına hiç karışmıyorum, Hrant’la dalaşıyorlar.

***

Bir yıl önce… Çocuklar için bir masal sitesi hazırlıyorum, adı Pokrig. “Siz efsaneler anlatın çocuklara Baron Sarkis” diyorum. “Masalları var ama hâlâ efsaneleri yok bu çocukların…” O tanıdık heyecanla atılıyor, “Tamam, ama hâlâ çarşambaları kâbus gibi, perşembeleri dinleniyorum, biliyorsun. Ya cuma olsun, ya da cumartesi.” O sırada 80 yaşında olduğunu bilmiyorum, yaşıyla hiç ilgilenmedim.

‘Hayg Nahabed’le başlamaya karar veriyoruz, o ilk efsaneyle… Pel’le savaşı, çocukları, torunları.. Hiç durmadan göç ederek Ermeni Platosu’na yerleşmeleri… Bütün bir gün sürüyor çekimler. Hiç sızlanmadan, nazlanmadan, ne söylersek yapıyor.

Ne zaman telefonlaşsak soruyor, “Kaç kişi izlemiş benim videoyu, söyle bakayım kaç oldu?”

***

Bir buçuk ay önce… Pokrig’i okullara ve ailelere tanıtmak için bir broşür hazırlamaya karar veriyoruz. Çizerler ve yazarlar, siteye emeği geçen herkes, minik aksesuarlar, eğlenceli detaylar yardımıyla hazırladığı masalın kahramanı gibi görünecek. Neşeli ve çocuksu… Eh, Baron Seropyan da Hayg Nahabed olmalı tabii. Süpürge kıllarından miğfer, plastikten kalkan buluyoruz bir kostüm deposundan. Eline de, yıllar önce Arto Berberyan’ın bir oyun için hazırladığı, gösterişli bir kılıç…

“Baron Seropyan, bu oyunun bir parçası olur musunuz?” Yine hiç nazlanmadan, hiç yüksünmeden kalkıp geliyor. “Hava karlı, arabayla aldıracağım” diyorum, “İstemem” diyor. Yerortutyun’dan, bir düğün töreninden çıkıp Sanayi Mahallesi’ne, Manuel’in stüdyosuna metroyla geliyor. Şık şıkıdam, neşeli… Arada hikâyelerini attırıyor, stüdyoda fotoğraf sırasını bekleyenlere. Vedalaşırken, “İkinci seansı Mayıs’ta mı yapalım, Haziran’da mı, bir dört bölüm daha çeker miyiz?” diye konuşuyoruz. Daha bir buçuk ay önce…

Yeni bir seans olmayacak artık. Pokrig, Arasbelagodz’un ardından ağlıyor şimdi.

 

Link: Anna Turay

Şimdi işimiz daha zor..

yeto

Agos ve Hrant Dink Vakfı’nın taşındığı Anarad Hığutyun Binası’nın açılışına uğramıştı Luiz Bakar. Tam çıkarayak bir ara merdivenlerin başında durduk. “Nereden nereye..” dedi Luiz. Aynı anda aklımıza Dolapdere’deki ilk Agos yazıhanesi geldi. Yazıhane dediğime bakmayın. Tek göz bir oda. O odada tanımıştım ilk kez Sarkis Ahparig’i. Baron Seropyan’ı yani. Ermeni kültürüne ve diline  ne kadar hakim olduğunu ilk anda farkederdiniz. Farketmemeniz mümkün değildi.  Sadece dil ve kültür değil elbette. Yaşananlardan ve kendi yaşadığından süzülüp gelen bir bilgelik. Yani şöyle bir insan. Hem bu topraklardaki Ermeni halkının yaşadıklarını kendi imbiğinden geçirmiş. özümsemiş. Hem de bizzat kendisi zaten o hayatı bir şekilde yaşamış. Yüzünden, gözlerinden, konuşmasından, duruşundan en önemlisi ses tonundan yayılan bir titreşimdi bu. Hissetmemeniz imkansızdı.

Luiz ile yaptığımız o konuşmadan iki gün sora bu dünyadan göçüp gitti Sarkis Ahparig. “Baron Seropyan’ı kaybettik” cümlesi, sms olarak cep telefonuma düştüğünde, o odayı düşündüm ilkin. Sonra da, sonrasını. Agos’a her girip çıktığımızda orada oluşunu. Hep bir şeyler söylerkenki, bir şeyler anlatırkenki halini. Baron Seropyan biraz da o ses tonuydu benim için. Hep anlatan, anlatan, anlatan. Sakin, tok, kendinden emin, ama gizli bir huzursuzluk da var.

Bir de şunu düşündüm. Hrant Dink vurulmuş. O günden bahsediyorum. Televizyonlara yansıyan bir görüntü aklıma kazınmış, birçok görüntünün yanısıra. Sarkis Ahparig orada caddede duruyor. Ne yapıyor? Bilmiyorum. Orada olması gerektiğine karar vermiş ya da öyle icab etmiş. Hrant’ın yanında dimdik ayakta duruyor. O gün ve sonrasında o kare ile her karşılaştığımda Sarkis Ahparig’in yüzüne bakmaya, yüzünü okumaya çalıştım. Ve şunu düşündüm. O an orada olmak için nasıl bir yürek gerekir? Ve o an orada olmak, ne demektir, nasıl bir şeydir? Sarkis Abi, bu kadar yaşanmışlıktan sonra bir de orada mı olmalıydı yani? Yetmezmiş gibi bir de orada olmak mı payına düşmüştü?

O an, o kare, sanki koca bir tarihi anlatıyordu. Ve Sarkis Ahparig orada bir şeylerin tanığı olarak duruyordu. Bir şeylerin bilgisiyle duruyordu. Neyin bilgisi olduğunu biz biliyorduk, Hrant biliyordu, bir de o biliyordu. Onu bilmenin vakarıyla ve yıkılmışlığıyla duruyordu. Duruyordu orada işte. Bir tarih gibi.

Hrant’la buluştular onlar, yukarıda bir yerlerde. Ve şimdi işimiz daha zor. Baron Hrant’ın beğeneceği bir gazete yapmamız gerekiyor zaten. Şimdi  Baron Seropyan’ın da beğeneceği bir gazete yapmamız lazım. Çok çalışmamız lazım.

 

Link: Yetvart Danzikyan – AGOS

Agos’un belkemiği kırıldı

Başlığı atarken çok düşündüm, tarttım, sorguladım; sırf çarpıcı olsun diye mi seçiyorum, başka şekilde de ifade edebilir miyim, daha abartısız bir tarifi var mıdır eksikliğinden doğacak boşluğun? Bilemedim, bulamadım. Zordur acılı yazılar. Üzüleceksin, dağılmayacaksın, acına yenilip, çalakalem savurmayacaksın. Acın var diye yazmazlık etmeyeceksin. Ağlayacaksın ama gözyaşlarının gözlerini bulandırmasına izin vermeyeceksin. Hepsini yaptım ve düşüne taşına bu başlığı seçtim.

Sevgili Sarkis Seropyan, uzun yıllardır dostumdu. Bu dostluk, eşimden devraldığım bir miras gibiydi, değerliydi. Kişisel olarak acım çok büyük ama, o Agos’un nesiydi? Görevi, konumu, yaptığı iş açısından değil, etkisi açısından, manevi açıdan. Ve karar verdim; belkemiğiydi. Hem de ta başından, Hrant varken bile. Gidişi bence Agos’un belkemiğini kırdı. Onarılır mı bir gün? Önceden kestirilemez. En az Hrant’ın verdiği acı kadar da acı verdiği kesin. Hem de o, hayatının baharı bile sona ermemişken, haksız bir ölüme yenilmiş, Seropyan ise, yaşını başını almış, hastalıkla, eceliyle gitmiş olduğu halde… Eskiden beri söylenen bir söz vardır, “Kimse yeri doldurulamaz değildir” denir. İşte o söz bu defa tamamen geçersizdir. Zira Sarkis Seropyan gibi biri, bir daha kolay kolay çıkmaz içimizden. Belki uzun yıllar sonra, bir gün bir benzeri daha yetişebilir bu toplumda, bilinmez, ama onun gibi bir derya olabilmesi için fırınlar dolusu ekmek gerekir.

O bizim için âdeta bir ‘Bilge Kişi’ydi. Her başımız sıkıştığında, her içinden çıkamadığımız sorunda, özellikle Ermenilik, geçmişimiz, kültürümüz, tarihimiz, dilimiz, gramerimiz, edebiyatımız gibi konularla ilgili sorunda başvuracağımız tek kişiydi. Birden ağırlaşıp, “Ne oluyor?” dememize kalmadan uçup gitmesinden bir-iki hafta önce, yine öyle bir soruyla, “Seropyan nerede?” diyerek dalıvermiştim, gazetemizin henüz alışamadığım yeni mekânından içeri. “Yok” dediler mahzun bir tavırla “rahatsızlandı, eve gitti”. Allah allah, ilk kez denk geliyordu bana böyle bir şey. Garip bir burkulma oldu yüreğimde. Ben haftada bir kez uğrarım gazeteye, olmuştur herhalde daha önce de ufak tefek rahatsızlıklar, öyle bir şeydir belki, ne diye böyle cız etmişti ki içim, duymadan, bilmeden? Önseziymiş meğer, öğrenince anladım sonradan. Kısacık bir süre sonra da uçuverdi aniden.

Yıllar önce, eşim de hayattayken ve cıvıl cıvılken daha, hepimiz coşkulu ve çılgınken daha, günlerce, aylarca hevesle, tutkuyla çalışmıştık birlikte, ‘Anuş’u sahnelemek için. El vermişti yine yürekten, öyle güzel kitapçıklar hazırlamıştı ki bizim için, ‘Anuş’la ilgili tüm bilgileri içeren… Programla birlikte verip, armağan etmiştik değer bilen meraklılara. Birkaç yıl önce elinde kalan son bir-iki kitapçığı bana verip, “Al, bunlar artık sende kalsın” demişti.

Son konuşmamızda ise ben Agos’un yeni yerini yadırgayıp “Henüz bir kişiliği yok” dediğimde, “Kişilik zamanla oluşur, Agos kurumsallaşıyor, önemli olan bu” demişti. Haklısın güzel dostum, ama sensiz beli kırık. Zaman onarsa bile yerin doldurulamaz. Sevgiyle git dostum, özlediklerimize sevgi götür.

 

Link: Bercuhi Berberyan

Sevgili Sarkis

Bir yazının, en azından edebi açıdan düzgün bir yazının giriş, gelişme ve sonuç bölümleri olur. Kısa süren okul maceranda bunu öğrenememiş olabilirsin ama bir hayat süren kendi maceranda, kendi eğitimini kendi tamamlayan bir buzdolapçı ustası olarak, hadi olmadı sonradan olduğun gazeteci sıfatınla bunu kesin öğrenmişsindir. Bize okulda kafamıza vura vura öğrettiler bunu. Öğrettiler de ne oldu? Giriş ve gelişmesi olmayan bir sonuçtan başlıyoruz yaşamaya senin gidiş maceranı, tüm dilbilgisi kurallarının ihlali eşliğinde. Darmadağın kafalarımızın kağıda dökümünün de düzgün olamayacağı aşikar…

sarkis-garine

Giriş: Dördüncü evreye gelene kadar bahsetmediğin kanserin teşhisi

Anlayamamışız… Anlat(a)mamışsın… Ocak ortası, hayır, tam olarak Ocak 19’unda başladığın “midemde bir ağrı var, ama Manişağa söylemiyorum, üzülmesin” söylemlerinin son hali, 16 Mart Pazartesi günü, hani o sadece bir sayı çıkarıp sonra tetkikler için Şişli Etfal’in yollarını aşındırdığın haftadan sonra, günübirlik uğrayıp birden “sustuğun” o gün, benimle telefonda 10 dakika boyunca konuşmaya çalışıp sustuğun, “ha Garine tun es, ha ıse, ayo…” dışında, nefes nefese nasıl zorlanarak söylediğini hissettiğim “hiç keyfim yok bugün” cümlesi oldu.

Önce kızdın sandık. Taşınmaya kızmış olamazdın. Çünkü çok ama çok uzun bir zamandır bana şevkle anlatıyordun yeni yeri. Konferans salonunu, kütüphaneyi, kütüphanedeki kitapları düzenlemek için Beyrut’tan gelen çocuğu, yeni binayı… Gözümün önünde zaten anlattıklarınla “yeni yer” henüz görmemiş olsam da, muhtemelen hiç görmek istemiyor olsam da.

Sonra yorgunsun sandık. Ben telefonda çok üzgünsün sandım. Ağlamaklıydı sesin bana.

Meğer konuşamıyormuşsun. Sonra 1 hafta boyunca, sen konuşmaya, dilinden dökülemeyen kelimeleri zorla çıkarmaya çalışırken, ellerin başında, alnında, gözlerinde o hallerini gördüğümde anladım… Özellikle telefonda cevap vermekte zorlanıp tekrara, yanlış kelimelere düştükçe zorlanan o dilinden çıkmayan kelimeler, cümleler, ömrünün son yıllarını anlatmaya adamış bir adamı nasıl delirtir, en büyük deşarj şekli anlatmak olan bir masalcıyı nasıl aciz kılar işte ben o zaman gördüm gözlerimle…. Görmek acıydı, ama ızdırabını anlayıp da bir şey yapamamak inan ondan da acıydı.

Çok sustun ondan sonra. Bir daha konuşmayacakmış gibi sustun. Çok değil iki gün sonra yanındaydım. Gelmeye çok korktum açıkçası. Maalesef haddinden fazla zeki bir adamdın ve muhtemelen beni gördüğünde aklına ilk gelecek şey “ölüyorum da mı kız geldi çoluk çocuğunu bırakıp?” ki biliyorsun, yayamın cenazesine bile gelememiştim “çoluk çocuğumu bırakıp”. Bunu bile göze aldım da geldim. İçeri girdiğimde doktor Erdinç bey muayene ediyordu seni. Geldim, sarıldık sarmalaştık yıllardır görüşmemişiz gibi. Kemiklerini hissetti ellerim ilk kez hayatımda. Kürek kemiklerin kollarıma battı sana sarıldığımda. Beni gördüğünde gülen gözlerin olmasa hüngür hüngür ağlamaya başlayacaktım ne oldu sana diye. Tuttum kendimi. Susman psikolojik mi anlayabilmek için çok basit bir soru sordum. “Eee ov egav aysor?”. Cevabın açık ve netti. Gözlerinle doktoru göstererek “Ov bidi ka, as hayvanatı egav”. Bu kısacık ilk cümlenle aslında bana “Bana bak… Nereden, kimden çıktığını unutma sakın, ve sakın beni denemeye kalkma!” dedin. Anladım ben seni. Ondan sonra merak ettiğim her şeyi açık açık sordum sana hiç teklemeden. Sadece bildiklerimi anlatırken biraz tekledim sana. O kadarına da lütfen müsaade et, zorlanmak da insanlar için ve inanmayacaksın ama ben de insanım!

Teşhisin, araya giren tanıdıklar sağ olsunlar, çok kısa sürdü. Daha doğrusu zaten malumun ilanı gibi oldu son biyopsi raporun. O hayvanat dediğin Dr. Erdinç zaten teşhisi, algıları çok kuvvetli birisi. Her dediği adım adım çıktı. Aslında tam da kitaplardaki gibi oldu teşhisin. Kitap gibi adamdın ya, düzgün yazılmış bir kitap gibi de aşikardı hastalığının aşamaları. Bir tek şey önümüze taş koydu, korkunç yüksek bir ağrı eşiğin varmış. İkinci, hadi bilemedin üçüncü evrede dayanılmaz ağrılarla ortaya çıkan pankreas kanseri, sen ah dediğinde zaten dördüncü evredeymiş. Ve son gününe kadar minosetle idare ettik, bırak morfini, parasetamolden bir gıdım ileri gidemedik.

Araya giren tanıdık diyordum. Eğer Ani Tantiğim olmasaydı, muhtemelen sen son biyopsiyi bile yaptıramamış, teşhisinden bihaber gitmiş olacaktın. Hani derler ya, dostlar sağolsun, aynen öyle olsun işte.

img_20141011_200102

Gelişme: Hastane haftamız

Benim geldiğim akşam, bu susmanı, daha doğrusu konuşamamanı pek hayra yoramadığımızdan, Dr. Erdinç’in önerisiyle “bir MR’a sokalım” dedik. Çarşamba akşamı yine “tanıdıklar sağolsun” hemen doktorlarla, başhekimle görüşüldü. Perşembe sabahı gelsin dediler. Ama daha önemli bir şey vardı. Artık ilgilenmediğin cep telefonuna bir sms gelmiş. Şişli Etfal’den. Biyopsi raporun çıkmış. Gecenin bir yarısı internetten herkesi, her şeyi zorladık. Olmadı, ulaşamadık rapora. Perşembe sabahı apar topar önce Etfale gidip dörde katlanmış bir A4’teki ölüm fermanını okuduk yarısını anlar yarısını anlamaz halde. Sonra bizim hastaneye gittik. Ve “iyileşme” sandığımız gidiş sürecin başladı. Önce çok kızdın bize, küstün. İlk 2 gün sancılıydı. Yemekler tatsız tuzsuz, ilaçlar acı, hemşireler haşin, doktorlar kötü, her şey kötüydü. Sana göre elbette. Bu konudaki tek hemfikir olduğumuz nokta, yemeklerin tatsızlığıydı. Koskoca gurme Seropyan’a tuzsuz yemek verilmez! Çarpılır insan. Doktorunla konuştum, “Yahu merelıs bak doktor, bu adama işkence etmeyin ne olur, adam bildiğin gurme, n’olur buna azıcık tuz verin. Tansiyon ilacı alıyor nasılsa.” dedim. Resmen yalvardım adama. Öncesinde de hani olur da izin vermez diye ben tuz stokladım odanda, sakladım çekmeceye çaktırmadan. Ama doktorun gayet insaflı çıktı, günde 1 grama izin verdi. Kalan 2 gramı da ben kaçak tuzlarla telafi ettim. Gözünün önünde döküyordum tuzu, inan diye. Çünkü o kadar inanmaz haldeydin ki. Haklıydın da. Ama inan yalanım yoktu, sadece eksik anlattım, ki son gün de eksik anlattıklarımı da tamamladım, vicdanım rahatladı.

Küstün dedim ya, şahit tuttum kendime. Yemin ederim biliyordum küstüğünü. “Yazın mangal yapacağız Baron, hadi iyileş…” dedi Gökhan. Boş boş baktın. Boş değil gayet doluydu aslında. Kısaca “hadi oradan sen de, yazı göremeyeceğim ki ben” dedin sen gözlerinle, okudum ama görmezden geldim, görmek istemedim, inanmak istemedim, ondan. Sonra ben atladım tabii mangal duyunca durur muyum? “Aaa ben de geleceğim çocuklarla yaza yaşasın mangal…” deyivermişim. Sonra, biliyorum ya olacakları, gözlerine baka baka sordum “Gelebilir miyim?”. Önce kaşların kalktı sorar gibi, düşündün, kaşlarını iyice kaldırdın hayır dedin resmen. Sonra “Peki, çocuklarla Boğos gelsin mi mangala?” diye sordum. Hiç düşünmeden kafanı salladın, gelsinler manasında. Şahidim var, Kemal Gökhan Gürses ve Özlem Dalkıran. Bu da böyle biline… Söz uçar yazı kalır ya, bu da kalsın burada. Yok hayır kırılmadım, bilirim, bensiz rakıya mangala razı gelmez o yumuşacık kalbin. Ama geyiğin boynuzunu uzun süre iyi de kırdık “bu adam beni mangala istemiyor, damatla torunları istiyor” söylemiyle.

Bir de Cumartesi ve Pazar günkü gezmelerimiz ve ziyaretçilerimiz pek keyflendirdi bizi. Ha bir de Newroz. Cumartesi berber geldi. Sinekkaydı traş etti top sakalından kalan yanaklarını. Ellerine sağlık cillop gibi oldun misafirler gelmeden. Sonra giyindik kuşandık, hemşireye çaktırmadan da serumun musluğunu azcık açtık ki çabuk bitsin, sen de böylece kendine geldin, yüzün güldü. Gelen gidenle eğlencemiz pek hoş oldu. Ama özellikle koridordaki koltuklara oturup, hastalığının sebep olduğu dalgınlıkla camdan görünen, karanlık basınca üzerinde kırmızı ışıklar yanıp sönen o üç gökdelen o kadar güldürdü ki bizi… Pazar günü sabahın köründe geldik hastaneye. Kapıya kadar yayılmış Newroz şenlikçileri o kadar rengarenk o kadar şahane duruyordu ki, üşenmedim iki puşi aldım. Birini attım çantama, diğerini boynuma. Çokbilmiş oğlun “kızım almazlar hastaneye seni böyle manyak mısın nesin?” diye uyarsa da dinlemedim. Sabahın 8inde, yememiş içmemiş güvenlik görevlileri, 4 gündür aşındırdığım girişte önüme atladılar “nereye?” diye. Bende cevap hazır “Babama, ne vardı?” Politik ve polisiye konularda benden tırsık olan oğlun “hasta ziyaretine” diye düzeltince içeri girmemize izin verdi güvenlikçi şekilci abi. Sonra da, son fotoğraflarımız olduğunu bilmeden puşili anlarımızı ölümsüzleştirdik, asıl ölümün bu kadar yakın olduğunu bilmeden… Çok yakınmış şerefsiz…

Hastane süreci elbette ki sadece neşeli anlardan ibaret değildi. Koluna takılı serumun asılı olduğu direk hareketlerini engelledikçe, kolundaki iğne uyumana mani oldukça kızıyordun bana seni hastaneye yatırdım diye. Ama çarem yoktu… MR’da beynindeki onlarca emboliyi gözlerimle gördüm ben. O embolileri dağıtıp ya da bir noktaya toparlayıp, ani oluşup kansere gol atacak pıhtıyı engellemek için kortizon vermeleri gerekiyormuş. Diyabetik olduğun için ve pankreas da iflas ettiği için şekerin de fırlayabilirmiş. Çaresi vardı elbette, o beyaz saçlı tonton doktor “şeker yükselirse insülin veririz yaaa ne dert edeceğiz, ne var ki şekerde?” dedi. İşte bu yüzden kaldık hastanede Baron Seropyan. Ve aynı söz verdiğim gibi, Salı günü de çıktık geldik eve. Sen AGOS’a gitmek istedin. Gerçekten istedin ama maalesef ödemler, pankreas, karaciğer, safra kesesi, midendeki “yumuşak dokulu zararsız(!) kütle” müsaade etmedi. Salı girdiğin evinde huzur içinde geçirdin son günlerini. Ağrı eşiğin o kadar yüksekmiş ki, morfinlerle kıvranan insanların geçirdiği dönemi sen minosetle kotardın…

takvim

Sonuç: Son

Evet, dolu dolu geçirdin yıllarını, bu da züğürt tesellimiz olsun. Son günlerini bile dolu dolu geçirdin. Efendiliğinden bir şey kaybolmamış; farkındaydın çünkü ve an be an arkanda kötü anı bırakmamak içindi çaban. En sevmediklerinle bile güler yüzle konuştun, kelimeler çıkamasa da ağzından sesli olarak, gözlerinle konuştun susarak. Nasıl demiştin Rakel’e? “Bazen susmak, konuşmaktan daha çok şey anlatır.”

Elden ayaktan düşmek, aklın gayet başındayken “bunadı” damgası yemek istemedin çünkü, farkındaydım. En baba onkolog profesör, dördüncü evredeki pankreas kanseri için, sadece acıları hafifletecek en zararsız ilaç tedavisini önerirken ben az da olsa umutlandım, sana anlattığımda ise gülerek tamam dedin, kabul ettin tedavi olmayı hastane koridorunda. Müdahale edemeyeceğimizi biliyordun çünkü.‎ Yine geçtin dalganı ölümle. “Ben gidiciyim” derken biliyordun gideceğini bal gibi, kaldı ki, ne yazık ki kandıramayacağımız kadar zeki, bizden gayri kimsenin anlayamayacağı kadar aklı gayet başındaydın. Aman iyi, gidecektin, anladık, ama kanserden de gitmedin, yenik düşmedin o halta. Emboli götürdü seni.

ssms

Ama ne temiz ölüm…

Tûba Abla (Çandar) ziyaretindeymiş. Birden ellerin soğumuş. Terlemeye başlamışsın. Hani ecel teri var ya, o gerçekmiş işte. Kaçınılmaz sona sevdiklerinle huzurla kavuşmuşsun sessizce.

Günler önce, senin iyi olmadığını söylediklerinde, kendimi bir kabusun içinde hissetmiştim. Sanki uyanacaktım, ter su içinde, bir ferah oh çekecektim bitti diye. En kötü yolculuğum sanmıştım sana ilk gelişimdeki o Zürih-İstanbul uçuşu. Meğer kabusun en son penaltısı bu gelişimmiş. Bildiğin cenazene geldim ya hu ötesi var mı?

Daha 80. doğum gününe sürpriz parti yapacaktık, haftaya çocuklarla gelecektik, bekleyecektin…

Çantamı boşaltırken yan cepten senin yeşil 0.5 kalemin düştü, ajandanın üstündeydi, birşey yazmak için yürütmüşüm. Görsen nasıl kalaylardın “ulan memlekette kalem mi kalmadı benimkine konuyorsun?” diye… Bense doktorların söylediği her bir şeyi o kalemle not aldım kah telefonda kah karşılıklı konuşmalarda. Sanki üstünden silgi geçince silinecekmiş gibi herşey. Şaka gibi hersey. Hala kalkıp, ”bak, ayaktayım yine” demeni bekliyordum umudu sıfırlamışken bile.

Hep düşündük yıllardır karı koca, ara ara da dillendirdik karşılıklı. Ya birine “bir şey olursa” ne yapacak, nasıl söylenecek bana. Düşünceli adammışsın, hazırladın sona bizi. Ya da senin niyetin oydu ama kısmette hazır olmamak varmış henüz gidişine. Çarşamba geri döndüm. Cumartesi akşamüstü aldık haberi. Çıldırmanın eşiğini çoktan aşmışken ben, kendimi paltomu ayakkabılarımı giymeye çalışırken buldum. Kesik nefesimle son kelimelerimi söylemeye çalışır gibi “gidiyorum ben, babama gideceğim” diye sayıklıyordum en son hatırladığım bu en azından. Sonra bir sakinleşme süreci başlamak zorunda kaldı. İki el kadar bebe vardı evde çünkü, ölüme daha hazırlıklı, daha kabullenmiş ve benden daha olgun. Okulda öğrenmiş büyük torunun, duyunca bana sarıldı “ölüm çok kötü ama ölüm de hayata ait mamacım” dedi. Yok hayır sukoyvermedim. Gayet metanetliydim. Ta ki Pazar akşamı eve girene kadar. O yolu nasıl geldim hatırlayamıyorum ama eve girdiğimde salon hınca hınç dolu, arka planda senin sesin, korkunç bir ortam vardı. Millet gözleri kıpkırmızı, ayaklarda galoşlar, gelip gelip bana sarılıp ağlayanlar, ne olduğumu şaşırdım. Ben herkes sarılmayı bitirse de odana gelip seni görsem diye düşünürken birden aramızda olan sana ait tek şeyin, laptopun hoparlöründen gelen sesinin olduğunu fark ediverdim.

Sonra hazırlık süreci başladı. Hangi kilise, kaç kokart, kaç papaz, kaç kahve, kaç paket pötibör bisküvi…

Şimdi ise, sırtımı yasladığım çınarın yokluğunun hissettirdiği bir sırt ağrısı; içimdeki o kocaman boşluğun yarattığı kalp ağrısı; ve engel olamadığım, geciktiremediğim bir ölüm, tıpkı diş ağrısı…

Çok bekletmeyiz seni merak etme, iki sallan üç oyalan, su gibi geçer zaman… Sensiz azcık üşürüz, bolca öksüz hissederiz, ama tornunun dediği gibi ”ölüm de hayata ait”, bir şekilde idare ederiz….

cizim

PS: Nasıl sinir olurdun sana Sarkis dememe ama… ‘Anam mısın gınkamayrım mı?’ diye de sorardın. Al sana bu son ‘Sarkis’im olsun…Hadi çüz…

Bir PS daha: Ne çok sevenin varmış leyn… Porigıs tzav mıdav…

Aklıma bişi daha geldi: cümle alemi gezdirdin, bi beni biyerlere götürmedin ya, alacağın olsun…

ssmseski

eski  pokrig

aretgicir

pacaci

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑