Ara

Sarkis Seropyan

Sarkis Seropyan'ın Ardından

Etiket

sarkis seropyan

Bir Kahvenin Hatırlattıkları…

Kendime şöyle bir duble türk kahvesi yaptım. Seninki gibi, bol şekerli hem de. Yok tatlandırıcı atmadım, bildiğin şeker ama bol. En son sanırım hastanede Newroz günü içmiştin kahve. Yanlışlıkla şekerli yollamışlardı sade diye. Ne sevinmiştim, ya sade yollasalardı? Sonrasını hatırlayamıyorum… Yanına da bir koca bardak buz gibi su aldım. Musluktan. Evet hala en lezzetli su musluktan akan burada. Son kez kana kana su içişini de hatırlıyorum. Hastane odasındaydı. Yerken çok zorlanmıştın ama o yemeğin üstüne içtiğin bir bardak suya nasıl sevinmiştim. Normalleşiyordun, iyileşiyordun sanki. Su içip ‘oh’ dedin ya, iyileşmiştin işte. Ya da öyle olduğuna inanmak istedim. Evet öyle olmuş galiba. Okumaya devam et “Bir Kahvenin Hatırlattıkları…” →

Altı Ay

ssbalkon

Sivrisinek atağı gibi anılar atağı. Her tarafımızı örten yorganın dışında kalmış başparmağını bulur ya hani o şerefsiz (sivrisinekten bahsediyorum), tüm gündemimizi, dünümüzü, yarınımızı ve her anımızı doldurduğumuz yalanlar öbeğinin arasından bir geçit bulup dağıtır insanı şerefsiz (anılardan bahsediyorum).

Odayı istila edip gecenizin içine sıçmaya kararlı sivrisinek ordusunun sesini duymamak için kulaklıktan gelen müzikle uyumak da çare değildir. Aynı, bilincinin en dibine kadar işlemiş yaşanmışlıkları unutmaya çalışmak gibi, hatta unutacağını düşünecek cahilin cürreti gibi salakça, çare sandığın o oyalanmaca. Sesini duymayınca yok olduğunu sandığın sivrisinek aslında hep odada. Düşünmedikçe unutacağını sandığın anıların aslında hep aklında olması gibi.

6 aydır, tam altı ay. Kabaca 180 gün. Yahu bir tek gün bile düşünmeden geçmez mi? Bir tek gün, sadece bir… Geçmiyormuş… Yokluğun yarattığı kartopu misali acılar yumağı, büyüyüp çığa dönüşüyormuş. Ve bu çığdan ne koşarak, ne uçarak, ne içerek, ne yiyerek, ne de gülerek kurtulmak mümkün değilmiş.

En kötüsü de ne biliyor musunuz? Hani derler ya, “Kötü/hasta/son halini görme, iyi haliyle hatırla” işte o gerçekmiş. Ve salağın biri bunu tam altı ay sonra farkedebilirmiş. Çünkü dağ gibi gördüğü, 41 yıllık yaşanmışlıklarından bin anı kitabı çıkaracak kadar biriktirdiği, o kocaman adamın, onsuz geçirdiği son 6 ay boyunca, sadece o son 1 hafta gördüğü halini hatırlamaktadır hep. Konuşmayan, susan, çaresizce susan, saçmalamayıp “ne demeye çalışıyor acaba?” bakışlarına mağruz kalmamak için bilinçlice susan kocaman adam, karşısında, o korktuğu “ne demeye çalışıyor acaba?” sorusunu yöneltmek yerine, “aklından ne geçiyor acaba?” diye düşünenleri görünce, düşündüklerini duyunca (ki o kadar çok düşünülür ki, an gelir düşünceler yüksek sese kavuşur) ‎ne hissetmiştir acaba?

Yazdıkça açılıyor sanki bilinç, döküldükçe dökülen dert yumağı gibi… 6 aydır en çok ne, niçin, nasıl can yakıyor; niye bu ölüm insanı günlük hayatına geri döndüremeyecek kadar kıskacına aldı acaba sorularıyla boğuşan insanoğlu, her gün yeni bir sebep keşfediyor. Bütün bir pazar gününün ağırlığı, hüznü sebepsizken; gecenin bu yarısı (saat 03:37) tarihin 28e döndüğünün farkedilmesiyle mana kazanıyor tüm bu duygular silsilesi.

Evet bugün, tam da bugün 6 ayı devirdik. Saat akşamüstü 5-6 sularında, “tam da bu an…” diyerek hüzünlenir yine kendini sayılara indekslemiş bu salak.

Günleri, ayları sayıp anıları sıralarken, o tiksinç 28 mart günü de bir anı gibi canlanıyor ara ara. Farkediyorsun ki o boktan günü tek unutmayan sen değilsin. Hiç beklemediğin bir anda, o günden 5buçuk ay sonra gelen bir soruyla sarsılıyorsun. Küçük sıpa “mama, Sarkis dede öldüğünde baba sana niye şaka yaptı?” diye sorunca, hiçbir anını unutamadığın o gün, sana ölüm haberini veren adama sürekli “şaka, şaka yapıyorsun değil mi? Yok yok şaka, olamaz, 2 hafta duracaktı daha, şaka yapıyorsun… Şaka yapıyorum de ne olur…” dediğini hatırlarsın.

Ve hala yaşamaya çalışırsın, kendin için olmasa bile “diğerleri” için…

6ay

Özlendin Sarkis

ssV

İnsan söyleyeceklerini bitiremeden yaşayamaz. Yapacaklarını bitirmeden ölememek gibi bir şey, tıpkısının aynısı. Şimdi bizim peder beyi anmaya toplaştınız ya, işte o yapacaklarını bitiremediği için ölemiyor bende, bense, daha söyleyeceklerimi bitiremediğim için yaşayamıyorum. Ama haticeyi rahat bırakınca, o toprağın altında, ben üstünde… O huzurlu, ben huzursuz… O sancısız, ben sancılı… Yine haticeye geri dönsek iyi olacak galiba…

Gözlerinin içi gülerdi mutlu olduğunda. Sesi titrerdi keyiflenince, heyecanlanınca nefes almadan uzun süre konuşabilirdi. Gurur duyduğunda ise dudakları kıvrılırdı belli belirsiz. En çok gezilerinden, Dersim’den, Agos’tan, yemekten ha bir de torunlardan konuşurken sesi titrer, yüzünde bir gülümseme yapışır kalır, susmayı bilmezdi suskun adam. Ve en çok da dik durmayı sevdi hayatı boyunca. Ne eğildi, ne büküldü, ne doğrusundan saptı, ne de utandı 80 yılda. Sövmeyi severdi, övmeyi değil. Sezarın hakkını sezara verirdi ama, hak yemedi, yenildiğini gördüğünde de yedirmedi. Hatırşinastı. Küçük büyük farketmez, hatırı olanı ömür billah unutmazdı…

Amaaan kime anlatıyorum ki, aranızda O’nu benden uzun süredir tanıyanlar var, çokbilmişliğin yeri hiç değil. Sadete gelelim…

Çaresiz, kelimesiz kaldığımda kraliçe yani Sezen Aksu yetişir hep yardımıma. Nefesime nefes, kifayetsizliğime kelam olur birkaç dizesiyle. İşte tam da vakti gelmiş demek ki Sezme’nin…

“Beni sorarsan şahitsiz suçlar gibiyim,
Kınalı kanadı kırık kuşlar gibiyim,
Yazı gelmemiş upuzun kışlar gibiyim,
Unutulmuşlar diyarında düşünüyorum…”

Yok hayır, suyunu çıkarmayacağım konunun. Analım bari, o ki anma gecesi…

Gidişinde bizi en çok hırpalayan etkenlerden biri sanırım ani oluşu. Evet, bir trafik kazası veya bir kalp krizi misali değil, ama bir canın mum gibi bu kadar hızla erimesine seyirci kalmak zordu. Ama ne erime… Adam ölürken bile ne gururundan, ne azminden, ne duruşundan bir şey eksiltmedi. Dağ gibi dururdu hep, dağ gibi gitti, yıkılmadan, kırılmadan, kırmadan. Çekmeden, çektirmeden, tüm asaletiyle, dağ gibi duruşuyla… Azimliydi… Yaşatırız sandık; torunla kandırdık, yaşgünüyle kandırdık, elimize yüzümüze bulaştırdı planlarımızı, azimle kafasına koyduğu gibi gitti alel acele…

Çok öngörülüydü. Yanıldığına çok ender şahit olduk. Öngördüğü gibi oldu her şey. Ve sustu giderken. Ömrünü konuşmaya adamış bir adamın susması hayra alamet değildir aslında. Anlayamamışız…

Hani kendisi için ermiş mermiş denirdi arasıra. Yok be, değildi ermiş mermiş. Çok bilgiliydi, çok okurdu, çok bilirdi sadece. Siz asıl son haftasında görecektiniz ermeyi. Adam yolda görse yolunu değiştireceği adamları yanına buyur etti. Pazarda limon satsa, müşteri diye kabul etmeyeceği adamın elini sıktı. Ateist adam, her gelenin duasını kabul etti. Nasılsın diye soranlara “park diroç” dedi. Evet zerafetinden olabilir. Gideceğini hisseden birinin kimseyi kırmak istememesi de olabilir. Ama bence bu, kocaman bir “ermiş”likten başka birşey de değildi… Erdi, eridi, bitti, gitti… Muzip anıları, gülen gözleri ve dede sakalı kaldı gözlerimizin önünde, yüreklerimizin en derininde

“Gitti cancağazım gitti, bitti son İstanbul…”

Hep beklenmedik yerden vurulur ya insan… Hani o kadar çalışırsın, sınavda çalışmadığın yerden gelir sorular; o kadar hazırlanırsın bir panele, hazırlıksız olduğun yerden yakalar adamı bir konu; ya da o kadar alıştırırsın kendini birilerinin yokluğuna, alışmadığın yerden yersin darbeyi… İşte öyle bi’şey bu da… Beklemediğim bir anda, beklemediğim bir şekilde, beklemediğim bir konumda… Elim kolum bağlandı, dilim kilitlendi, yüreğim burkuldu; kala kala hicran kaldı bana, bize… Demişler ya, ölüm Allah’ın emri, ayrılık olmasaydı… Olmayaydı eyiydi be…

15 yaşlarında olmalıyım. Adadayız. O yaz, yurt dışından gelen gençler uyuşturucu madde kullanıp artıkları deniz kenarlarına atıyorlarmış. Mahallenin büyükleri de birbirini uyarmış “aman çocuklara dikkat edin” diye. Bizim peder aldı beni/bizi karşısına. “Bakın, içecekseniz söyleyin, sigaranızı, çakmağınızı ben vereyim, gizli saklı yapmayın”. Sadece 1 cümle. O bir cümleyle yaşı 27 ettim. Sonra bir gün aldım sigarayı, çakmağı, salonda oturdum yanında yaktım, içtim, söndürdüm çıktım. Az laf ederdik birbirimize, hemen de anlardık birbirimizi. Zor da olmazdı.

Kalıbından umulmayacak kadar zarif bir adamdı. Yalaka olduğu alenen bilinen birinin adı geçtiğinde dahi ağzını açmadığını bilirim mesela. Sırf “eski iş arkadaşı”na ayıp olmasın diye. Bir kez sabrımın taşını çatlatıp isyan ettirdiğinde bu duruşu, bana sadece “ayıp olur” dedi. O günden sonra sustum. Keşke hepimiz bu kadar az lafla çok şey anlatabilseydik…

Kızıyorlar bana ölüsünü bile rahat bırakamıyorum diye. Ben onu rahat bırakmıyorsam o da beni rahat bırakmadığı için, gıcıklığımdan değil ya… Sürekli rüyamda, sürekli hayatta, rüyalarıma, bilincimin altına bile kabul ettiremiyorum ki yokluğunu, yaşamıma kabul ettirebileyim… Becerebilen beri gelsin, allahını seven öğretiversin yoklukla yaşamayı kıvırabilmeyi, ben beceremiyorum çünkü… Ama lafı Sezen’e veriyorum…

“Bilirim sonu var bunun
Bilirim sonu gelir her sorunun
Bilirim sonu var bunun
Çaresi bulunur bilirim her sorunun”

Işığıyla kalın siz yakınında, aydınlatmaya devam etsin yokluğunda da herkesleri…

O’nla kalın, O’nla yaşayın, yaşatın lütfen…

Özlemle, sevgiyle,
Garine

IMG_0415

Darmaduman

Bildiğin gibi değil hayat beybaba. Sikip duruyor geçmişimizi geleceğimizi. Bugün yine bir cenazedeydim. Eh, rüyamda diş(çi) görmemin bir bedeli olmalı, herdaim… Cenazede bir babayı gömdük. Tornun, büyük sıpa, mezar başında meraklı meraklı bakındı. Sonra Arsen ona çiçek verdi, attı tabutun indirildiği çukura… Sonra herkes kürekle toprak attı. Gözümün önüne oğlunun bir cinnet ertesi, cenazende, mezarına toprak döküşü geldi. Mağrur, gururlu, dimdik.. Buradaki cenazeler pek bir boktan babişko, insanın duyguları hareketlenemiyor bile. Bu duygusuzlukta, cymbalta etkisinde dahi mezarlıkta kopmayı başardım. Nefesim kesildi birden, tabut çukura indirilirken. Kalbim çok atmaya başladı. Bir de yanaklarım ıslandı. Arman mendil verdi, anırmaya devam ettim. Yengenin üzeri taş kaplanmış mezarına tornun su döktü. Eğer öte taraf varsa, o orada da kahkaha atarken koltuktan düşüyordur, garanti… Seni bulmuştur belki, “ahparııııım” diye sarılmıştır. O da sen yaşta gitti, bugünkü de.. 80de var bi keramet. Olmayaydı eyiydi…

Küçük tornun birinci sınıf oldu. En kaliteli, 1. sınıf! Sürekli kulaklarını çınlatıyoruz. Büyük sıpa besilendi iyice, diyete sokucam, haşlanmış kabak… Ne severdin(!)… Laf lafı açıyor ya, büyük, “artık Sarkis Dede’min sevdiği yemekleri yiyeceğim, onu hiç unutmayacağım, o da sevinecek” dedi. Küçük cadı, Salkım Hanım’ın Taneleri filmindeki cenaze sahnesinde kayışımı kopardı. Tabut=güzel kutu…

Yemek dedim de, bugün yeni bir yemek denedim. Hem bugün perşembe, olaydın Skype’tan tarifi verirdim, sen de denerdin ilk fırsatta… Hiç es geçmedin verdiğim tarifleri. Kore turşusu bile yaptın be… Kendinden de birşeyler katarak elbette. Ben de öyle yaptım. Tarifte olmayan en az 5 eleman kattım tarife. Tadına bakmadım ama koku güzel. Urpatakhos damadın da khorovadz yaptı kendince.

Aklıma ne geldi biliyor musun? Hasta olduğunu duyunca ilk gelişimde, sana bissürü sosis, salam getirmiştim, en sevdiklerinden. Cenazene gelişimde paketler açılmadan dolaptaydı ya, nasıl canım acıdı… Çok seversin diye en azından bir lokma yersin diye düşündüydüm… Daha çok şey düşündüydüm de olmadı… Adam gibi vedalaşamadım bile, ben çıkarken, ayaklarım geri geri, sen uyuyordun… Son görüşüm olduğunu bilsem öyle kuru kuru öper gider miydim? Gider miydim? Kalaydım keşke… Keşke…

Lodos vurgunu balıklar gibiyim baba… Nasıl darmadumanım, nasıl perperişan. Hala siyah giyiyorum evet. Ve eminim sen de çok dalga geçiyorsun. İçim karayken dışarımı renklendirmek ikiyüzlülük gibi geliyor, başaramıyorum. Yokluğun göğsümde bir taş, kaldıramıyorum oradan, onunla yaşamayı hiç kaldıramıyorum zaten… Koydun gittin ya, sözler, tarifler, muhabbetler, gezmeler, gülmeler yarım kaldı ya, yarım kaldım ben de. Nefessiz kalmış gibiyim suyun dibinde. Suyun yüzüne de çıkamıyorum tüm çırpınmama rağmen. Ayın 28i geliyor, devirdik mi sensiz 5 ayı? Her gün daha da ağırlaştı mı göğüsteki taş?

Dedim ya, hayat sınıyor bizi bu ara ve sanırım artık her ara. Sezen hislerimin tercümanı, içdökümlerimin dışa vurumu. Acıtırken yokluğun, şükrettiriyor varlığın, tadına varamamış olsak da. Gidişine alışmak mı? Henüz çok uzakta o. Olacak, herkes nasıl beceriyorsa, elbet bir gün. Ama bu gün, pek bir darmadumanlık hakim gelmişime geçmişime… Ne desem boş. Söz Sezen’e bırakılır…

sende de iz kaldı mı bu talihsiz hikayeden?

dayanıyor mu kapılarına anılar aniden?

göğsünü sıkıştırıyor mu zaman zaman?

hiç faydası yok bilsem de, gitti giden..

içilmiyor acıdan dünya yanıyor görüyor musun?

kendi acına gömülmekten mahçup oluyorsun.

günden kovsan geceden giriyor bıçak gibi hasret,

uykularında çığlık çığlığa çağırıyorsun..

gel, gel ne olur gittiğin yerden,

hayat çok sert çekilmiyor sensiz.

gel, gel ne olur gittiğin yerden,

hayat çok sert katlanmak zor sensiz.

bir dua gibi adını tekrarlıyorum,

ateşe verdim ömrümü yakıyorum

darmaduman

Toparlanamamak

Tam toparlanmak üzereyken bir yerden bir video çıkıyor “tesaadüfen” karşıma…

 

Tam toparlandım derken perşembe oluyor; ki başlı başına kocaman bir yokluk…

konyak

Onu da atlatıyorum, tam “tamamdır artık yırttım” demişken bir fotoğraf buluyorum…

vesikalik

Sonra pazar oluyor, koskocaman bir boşluk…

bilet

“Yeni hafta, bu sefer toparlarım” demişken tam, bir çöp buluyorum anı, sohbet, yıllar yüklü…

salonkonyak

Dağılmışken tam, çarşamba oluyor çok şükür… Her gün çarşamba olsa da yokluğunun bir sebebi olsa….

not1 not2

Daha bunun babalar günü, doğum günleri, yıldönümleri, temmuzları, ağustosları, martları var can yakacak… Can kalmadı yanacak, azcık insaf ya hu şerefsiz zaman….

dgmanis

Kuşkanadı kalem olsa…

 

“İstediğin kadar yokluğuma alış
Ama şarkılara yakalanmak diye bir şey de var.”

An gelir, bir şarkı çalar zamansız zamansız…

Çocukluğum çocukluğum
Bir boşluk var anlayamıyorum
Kapkaranlık derin bir kuyu var
Bir türlü içinden çıkamıyorum

Çocukluğum çocukluğum
Eksik birşey var bilemiyorum
O zamanlardan yasaklamışlar
Doyası doyasıya ağlayamıyorum

Sonra anlayamadığın boşluğu, o kapkaranlık kuyuyu oyan eksik şeyi bulursun ama hala ağlayamazsın. Yasaklamışlar çünkü. Çocukluğunu beraberinde mezara gömeni hatırlarsın. 14 yaşındasındır henüz. O zamanlar ağlayabiliyorsundur, şimdiki gibi yasaklara takmıyorsundur. Anıra anıra ağlarsın onu ne kadar çok sevdiğini, özleyeceğini düşündükçe. Çocukluğunu eksilmiş sanırsın, gömdün sanırsın. Salaksındır çünkü.

rosa

Sonra kırk yaşını geçince, o gün gelir ve çocukluğunun kalan kısmıyla birlikte hayallerini kaybedersin. İşte asıl o zaman kaybedersin çocukluğunu. Kırkında dahi olsan hala çocuk kalmış elinden tutan o kocaman el soğuyunca, artık elinden tutup seni kötü rüyalardan uyandıracak kocaman adam olmayınca daracık dünyanda, sevdiğin ilk adam da çekip gidince fanilerin arasından, işte tam o zaman büyürsün. Daha toprağı kurumadan çok özlersin. Ve o toprak kuruyunca, suyu o kadar seven adamın, kupkuru toprağın altında susuz ne yapacağını düşünüp nefessiz kalırsın.

ssold

Ve nefessiz de yaşanacağını öğrenirsin günler engellenemez bir hızla akıp gittikçe, geçtikçe, geçirip gittikçe hatta. Azaldıkça hatırasını yaşatanlar etrafında, daha kırkı taze solmuşken, çiçekler taptazeyken, eksildikçe ortak anıdaşlar yanıbaşından, daha da öksüz hissedersin kendini. Yaşarken yapılması gerekenlerin yapılmasından yanaydı gönlü. Öldükten sonra kıymeti kalmayacaktı çünkü. Yaşarken ziyaretine gelenler mutlu etti onu hep, çok önemliydi çünkü. Çürümüş kemiklerine gelenlerin kıymeti olmayacaktı, öyle olacağını iddia ederdi en azından.

Herşeyin istediği gibi olmasını isterken, tam da istemediği şekilde gelişirken, elinde olmadan vasiyetini yerine getirememenin vicdan azabı yorar insanı. Ama eksik kalanların, bu kadar ani ve beklenmeyen gidişinin çabukluğundan ötürü tamamlayamadıklarının hepsini birden bitirmeye çalıştıkça, birikmişlerin ağırlığı altında ezilirsin. Gecikmişliğin vicdan azabı triple yapar ruhunda, seni kanarta kanarta. İşte bu ezilmişlikle dahi olsa, son vazife olarak canını dişine takıp bitirmeye çalışırsın yarım kalanları…

“Derler ki, öykünün bir yerinde özlemleri sıraya koymak gerekirmiş.
Oysa ne farkeder ki öykünün başı sonu özlemse…”

Özlemin ifadesi özlü sözlerden insanın kendi cümlelerine taşmaya meyillenmişse, artık yazana gem vurmak anlamsızdır. Neyi, ne kadar, niçin ve nasıl özlediğini anlatmadan duramayacaktır çünkü. Hasretinin dağları aştıracağını hayal etmişken, bir adım bile atamıyor olması özlemlerine, özlediklerine doğru, korkunç bir kabus değil de nedir ki yaşanan? Sıraya koymak isterken özlediklerini, ne çok olduklarını farkeder sıralayamayınca umutsuzca. Sıralayamaz. Çünkü bir attığı simit depar atar, bir simidi attığı martı, bir de bu iki haylazın üzerinde süzüldükleri mavi su. Ardından binemediği vapur, sarılamadığı eş dost, ağlaşamadığı yaren; üstüne de cila olarak koskoca bir şehir, aşık olduğu gölgesine dahi. Ve o şehirde bıraktıkları. Ve hatta o şehrin taze toprağının altında bıraktığı. Toprağın altındaki mi daha nefessiz, üstündeki mi, düşünür durur nefesi kesildikçe insanoğlu/kızı. Çok kulvarlı bir koşu pistinde önce hız, sonra sidik yarışına girer sanki tüm özlenenler. Ve bir içses/içözlenen karmaşası, kulakları sağır eden bir uğultuya dönüşüverir terbiyesizce:

– Bak ben daha uzağa işeyebiliyorum…
– Ama ben daha tazikli işiyorum…
– Benimki en çok…
– Benimki en yoğun…
– Benimki en ben…
– Bak ama ben imzamı da atabiliyorum çişimle…
– Ben ayakta işeyebiliyorum en birinç benim…

Evet, bildiğin sidik yarışı yapan erken erkek ergenler gibi özlemler. Özleyenin en içinde yarışıyorlar canhıraş bir hırsla en çok özlenen olmak için. Başları göğe erecek çünkü. Oysa bir bilseler ki aslında hep özlenenlerdir sevilenler ve hiçbir şey özlenenlerden daha şiddetli sevilemez… Akıldan çıkmayan her özlenenin asıl yuvası ise özleyenin yüreğinin en içidir, en kuytu köşesidir sessizce, sedasızca, en çok da dilsizce, kelimelere dökülmeden, duyurulmadan, söyle(ye)meden… İsteyerek ya da istemeyerek…

“Kuşkanadı kalem olsa, yazılmaz benim derdim”

Bir kelimeyle dağılan ruh hali, bin cümleyle toparlanamıyor. Ve o bir kelimenin sahibi çok uzakta. Bir kelimeyle durumu kotarabilecek yakındaki ise bihaberliğiyle o kadar uzak ki konuya, olan yine dağılana oluyor, darmadağınık kalıyor. Ha bir de karmakarışık. Karmakarışık evet.

Hani demiş ya büyükler, “Ölüm allahın emri ayrılık olmasaydı” işte o ayrılığı, en salağı özleyenlerin, ayrılık sanmış hep, sonu olan bir ayrılık. Meğer ölümden de betermiş o ayrılık. Ölümün getirdiği, bir daha görememe hali en acısıymış ayrılıkların, eh ne demiş sanal alem, “kesin bilgi”! Gerçek!

Ölümün sıralısı vardır ama zamanlısı yoktur. Her ölüm erken, her ölüm zamansızdır. En çok da sırası gelmeden, hem de zamansız gidenler özlenir. Teselli olabilecek onlarca sebep, en hafifinden onlarca (boş gelen) cümle dahi varken, hiçbir merhem derman olmaz yaraya. İyileşemeyecek, kabuk bağlamayan yaradır çünkü ölüm yarası. Başlarda her gün oluk oluk, sonralarda daha az ama hep kanar, üstüne oksijenli su dökülmüş gibi kabara kabara, köpük köpük hem de… Bir daha görüşemeyecek olma hissi oksijenli su, gözyaşları da kan olur, günler, haftalar, aylar da geçse, kanamalı bir hasta olan ölemeyen ölümlü ağlar oluk oluk, bazen sessiz sessiz bazen de anıra anıra. En güçlüsünü yıkan yokluk hissi, güçlü görünen güçsüzü ne hale sokar varın siz tasavvur eden kıt hayal dünyanızda şimdi..

haycar

40’a 5 kala

Karin Hrant’a bir 40 yazısı yazmıştı. O ağırdı. Benimkisi, benim gibi gayet hafif olacak. Artık nasıl, neresinden anlarsan anla…

Ne çok biriktirmişim seni içimde… Küçük küçük post-it’ler yapıştırmışım yüreğimin her bir milimetrekaresine. Şimdi, iki kadeh kırmızıyla kusuyor yürek hazmedemediklerini oluk oluk. Yaşanmışlıklarına güvendiklerime soruyorum, cevabını bildiğim herbir şeyi. Geçecek mi? Evet geçecek, kiminki kaldı ki, hepsi geçiyor, zaman… Ağzımıza sıçan zaman, merhemimiz olacakmış… Az konuşup çok şey anlattığın zamanlardaki gibi yapıyorum, elimi sallayıp, “boş” diyorum… Boş laf… Boş geç… Siktiret gitsin anasını satıyım…Etmesine edeceğim de, zamanlı zamansız karşıma çıkan şu işaretler de olmasa…

anahid

Sen yokken…

1 Nisan itibarıyle, ertesi gün ayın biri olduğunu sanıp Aybir’e gitmek isteyen Manişag, akşam saatlerinde ayın biri olduğunu hatırladığında artık çok geçti. Bu tehlike de böyle geçiştirildi. Mayıs 1’de zaten çıkamaz evden, Haziran’da zaten ölmek de zor, geçer gider işte… Karını böyle tutuyoruz ancak evde… Hoş, her köşesi anılarla bezeli o evde durmak da ne kadar sağlıklı, o da ayrı konu… Ah be…

ssmsamerica

Cenazeden sonra, mezarda konyak içip kalanı da üzerine dökmek istedik ama oğlun kızdı. Bilirsin kızınca nallet olur, kime çekmişse(!). İstediği gibi olsun, ya da istemediği gibi olmasın dedik, istediği gibi de oldu neticede…

Cenazene Kemal Kılıçdaroğlu çelenk yollamış. Görünce kikirdeme krizine girdim. Bunun bir adım ötesi ise Devlet Bahçeli’nin gelip beni öpmesi çünkü. O gün Türkiye genelinde elektrik kesintisi oldu bütün bir gün. Adliyedeki olaylar da cabası. Ortalık nasıl karıştı nasıl… Malum, 31 Mart, vakayı vakvakiye. E avak yerekşapti cenaze, tadından yenmiyor zaten… Cenazendeki onlarca din adamını da düşünüp tüm bunları liste halinde sıralayınca da, senin bizle dalga geçmeye devam ettiğin aşikar. Yaptın yine yapacağını Sarkis…

Ha bu arada, o hafta benim bildiğim 5 cenaze vardı, bereketine kurban… Bir de imansız derdin kendine… Peki, gün boyu yağan yağmurun, yürüyüş ve defin sırasında nasıl bıçak gibi kesildiğini, tüm gün kesik olan elektriğin, biz eve girer girmez geldiğini sen açıkla o zaman, görelim…

Ben sana sitem etmeye devam ediyorum. Abi, bir insan kıtalararası boyutta herkesleri yıllar yılı gezdirir de kendi kızına niye çok görür bunu? Lan daha Hayastan‘da Hrabarag‘a gidecektik, metroya binecektik… Sakar bir şapşik olabilirim, ama biliyorsun analitik zekam fena değildir, severim de toplu taşıma araçlarını… Eh kısmet değilmiş diyelim bunu da böyle geçiştirelim.

Baron Ayvaz nasil? Baron Gobelyan? Orda da buradaki gibi hurileri şapur şupur öpüyorlar mı? Sen de firça kayıyor musun? Hrant’a Nora’yi Nare’yi anlattın mı? Saren’i? Giderayak ben değil, o yanındaydı çünkü… Hem, benim de gelininden aşşağı kalmadığımı, ikinciyi yaptığımı biliyor mu? Bak, o bilir, şimdi benim bir kızım bir de oğlum var. İlerde onlar evlenirse iki kızım iki de oğlum olacak otomatikman. Müstakbel dünürlerimin çocuk sayıları aynı şekilde artacak. Kısmet olur da evlendikleri de ermeni olursa çoğalacağız, aynen böyle anlat O’na. Bu arada Hrayr Dayday seni karşılayıp işkembeci Boris’e götürecekti bol sarımsaklı iskembe yemeye. O da pankreastan gitmiş ama senin gibi her boku bilmiyormuş, anlatma üzülmesin. Hem sen kanserden değil, emboliden gittin, o da ayrı.

40ına gelene kadar çok badireler atlattık aslında sensiz ama bir o kadar da seninle. Hep bizimleydin sen, gönderemedik seni yanıbaşımızdan. Henüz bir çöp bile atamadık. Eşyalarına dokunamadık bile. Gözlüklerin, kulaklığın, cüzdanın, minik minik notlar alıp biriktirdiğin kağıt parçaları herşey yerli yerinde hala. Komodininin üstündeki kitaplar tozlanmış, Dukan amca babalara gelmiş, sen onsuz 20 kilo vermişsin ama kitap duruyor. Hiçbir şeye gitmiyor elimiz, gidemiyor. Sürekli bir bahane üretme halindeyiz. Çocukların yanında olmaz, bugün ayın bilmemkaçı olmaz, bugün misafir var olmaz, bugün başım ağrıyor olmaz… Gardroptan bahsetmiyorum bile. Cesaretimi toplayıp çalışma masanı kurcaladım şöyle bir, günlerce kendime gelemedim. Onlarca kartvizit, bir sürü kitap, herbirinin birkaç sayfasını doldurabildiğin bir sürü ajanda, hiçbir sayfasını dolduramadığın 2015 ajandası, onlarca puro, kartonları açılmamış Avo’lar, aldığın notları temize geçirdiğin yemek tarifleri, ki çoğu da benden çalıntı… Ne yapayım, nerelere gideyim bilemedim bu anılar silsilesinden…

29 Mart 2015… Cenaze hazırlıkları…

Hani herşeyi kabullenecek insan eninde sonunda… Bildik bilmedik tüm özlü sözler, atasözleri, deyimler gelsin, vursun, geçsin, eyvallah da, önceki akşam Imc tv’de altyazı geçince bir tuhaf oldum. Hani alışmışız başka vesilelerle isim okumaya da, vefat haberini okuyunca… Tuhaf evet, tuhaf… Bir de saat olmuş 2:45, önceki geceden zaten sıfır uyku ve hala cin gibiyim. Ha o saate kadar ne yaptık? Gazete ilanı felan hazırladık. Ne kadar şahane… Ben başka şey yazacaktım aslında. Pek yetişemiyorum ama herkes sağ olsun, var olsun. Gelenler, arayan soranlar, yazanlar, okuyanlar… Kelimenin gerçek anlamıyla, kinayesiz, taşsiz, atarsız, var olun… Hafifletiyorsunuz… Ola ki ölümden sonra bir hayat varsa ve peder bey de yukardan bizi izliyorsa var ya, ne gülüyordur şimdi… Lan adam zadig haftası cenaze kaldırtıyor lan… Tam ağlayacağım, bir gülme geliyor ki sormayın gitsin…

Çörek örecektik, yumurta boyayacaktık, çılgın zadig faaliyetlerinde kendimizi kaybedecektik ailecek. Şimdi, ölü yıkıyoruz, cenaze kaldırıyoruz, kahve püskevit hesabı felan yapıyoruz. Ne demiş şair? “Babam sağolsun”… Sağ olaydı eyiydi..

30 Mart 2015… Yürek acısı…

2008 senesinde öğrenmiştim aile büyüklerimin acı hikayesini. Evet, ayıp. Ama malum kolej çocuğuydum, 90larda üniversite öğrencisiydim. Sarkis anlatmamayı uygun gördüyse muhakkak vardı bir bildiği. Evet, bilge bir adamdı. Babam diye değil, gerçekten düşünmeden konuşmayan bir adamdı. Zaten son günlerini de düşünmeye ayırdığından konuşamayarak geçirdi.

İşte taaa 2004’te yapılmış bir haberden dedelerimin acı göç hikayesini, babamın hiç masal dinlemediğini, duyduğu masalların aslında çart yaşanmışlıkları olduğunu 4 yıl sonra tesaadüfen rastladığım bir internet sayfasından öğrenmemin ayıbı da benim oldu böylece. Tam da bu sebeple, o göç masallarını öğrenmemi sağlayan Celal Başlangıç can’dır. Sayesinde anladım babamın, ben çocukken, kendi kaydettiği Zaruhi yayasının sesini dinlerken niçin ağladığını.

31 Mart 2015… O gün…

Epey bir süre heyecanla anlattı uzun uzun yeni yere taşınacaklarını. Sadece 1 sayı çıkarabildi yeni yerde. Taşınmak anılarını mı rahatsız etti, kendini kötü mü hissetti, eski yerde mi kalmak isterdi, vallahi sordum, defalarca, ama açık seçik, olumsuz bir cevap alamadım. Hiçbir olumsuz tepki vermedi. Taşınmayı da aylarca heyecanla anlattığında, çocuk gibi sevindiğinde, kitaplarının yeni yerde nihayet hakettikleri kıymeti bulacaklarından bahsettiğinde memnuniyet sezdim hep. Kötü bir tesaadüf belki, belki de tayin ettiği vade dolumunun taşınmaya denk gelmesi ilahi bir mesaj. Gerçekten bilemiyorum. Tek bildiğim, hayatının travmasını yaşadığı kapının önünden uğurlanacağını da göreceğimiz. Bugün saat 2de…

ssagos

5 Nisan 2015… Zadig

Hayır, ajitasyon yapmayacağım. “Sensiz ilk zadig” tragedyasına mahal vermeyeceğim, nayn… Üç yıl once bu günlerdi. İmanlıları kiliseye yolladık, biz de senle, ben senin yerine kurulup (sigara içebilmem için cam kenarında oturmam gerekiyor) ptt modunda ben laptopla geyik yaptım, sen de her zamanki gibi “civcivleri soğutmadan” bulmacalarını çözdün. Şimdi, gelen sayılı misafirlerle çörek-kahve-likörle seni anıyoruz. Eee ne demişler, sel gider kum kalır, sen gittin biz kaldık… Kalakaldık… Hem de ne kalma…

Neyse, imanlılar, de hayde, krisdos haryav i merelotz… Pari Zadigner…Yastayız diye Zadig kutlamayacak mıyız sandınız? Evimiz süslü, çöreğimiz taze, buyrun

ssmasa

10 Nisan 2015… 80…

Kabul ediyorum, birbirine hiç benzemeyen ve hatta taban tabana zıt bir kare as idik. Ama ani gidişinin bize ilk öğrettiği, aslında kocaman bir bütün olduğumuz, ikincisi ise ailece büyük oyuncu olduğumuzdu. Hepimiz o kadar iyi oynadık ki, değil sen, biz kendimiz bile inandık oynadığımız role, o kadar yani.

Öğrenemediğimiz ise sensiz doğum gününü kutlayabilmek. O iki yudum Ararat konyak boğazımıza düğümlendi, anılarınsa kabusumuz oldu sensizken bir anda.

Bir şey daha öğrendik, hani zaten hep denir ya gidenin ardından, “daha yapacak çok şeyi vardı” diye, evet daha çok şey varmış yapamadığın. Daha doğrusu tamamlattıramadığın. 24 Nisan’da Dersim’e gidecektin, sonra karar değiştirdin, Hayasdan dedin; Zaruhi Yaya’nın kitabı vardı; Kürt Masalları “geç kaldı”; torunlarını getirmeye geç kaldım; adada mangala, Agos’ta daha çok çalışmaya ve daha sayamadığım çok şeye geç kaldık. Sen değil, biz geç kaldık aslında. Şimdi tüm bunların ağırlığını sırtımıza yükleyip, gittiğin yerde sen rahatken, biz burada o konyağın takıldığı boğazımızda kocaman bir yumruyla, göğsümüzün tam ortasına oturttuğun kocaman bir vicdan azabı yumağıyla kaldık ardında… Geçmişler olsun, vay gidene derler ya hani, şimdi “vay” hedef değiştirdi, vay kalana…

Geçmiş doğum günün kutlu olsun bakalım nasıl olacaksa…

ailece

Sen gittin gideli bir Çarşamba havası var kalabalık ama bomboş evimizde.

Masamızda bir can, gönlümüzde bir sevinç, kulağımızda bir ses eksik.

Eksiğiz, fakiriz, busburuğuz biz sensiz.

Kapının zili, geç saatlerde karanlıkta sessizce açmaya çalıştığın kilidin, anahtarın sesi eksik.

Artık her günümüz bir çarşamba burukluğunda 7/24 sensiz.

Alışmaya çalışan başarılı olsun, biz başaramıyoruz sensizliği.

İyi ki doğmuşsun…

Dolu dolu 80 yılın kutlu, mutlu olsun.

Her neredeysen, umarım duyuyor, okuyor ve kızıyorsundur…

Özlemle…

ssagosilan

17 Nisan 2015

Ne güzel devam ediyor hayat demi ama? Adalar, modalar, buluşmalar felan… Ne demiştik? Mike mike işte… Bu kısa arada hala duymayanlar olmuş, bugün Sarkis’i cebinden arayıp kendisiyle röportaj yapmak istediler. Kibarca zor olacağını belirttiğimde telefondaki bağyan küstahlaşınca ben de artık konuşamayacağını söylemek zorunda kaldım. Allahtan bağyan kibarlaştı da ben de çirkefleşmek zorunda kalmadım.

Evet, hayat devam ediyor, hele ki bebeler için. Önceki gün parka gittik. Dün de beyefendinin hasret kaldığı tüm toplu taşıma araçlarıyla İstanbul turu yaptık. Gerçi baş dönmesi eşliğinde denizotobüsü sefası cefa oldu ama olsun, eğlenmesi gereken eğlendi, gerisi boş. Ara ara hazırlıksız yakalayan dibe vuruşlar olmayaydı eyiydi…

Gidişine çok hazırlıksız yakalanmanın etkisiyle mi, kabullenememenin etkisiyle mi bilemedim ama tanıdığı, bahsettiği, tanımadığım herkesi tanır gibiyim. Tanımadıklarımla da tanışmaya çalışıyorum. Bir arkadaşım mamasını kaybettiğinde demişti, kulağıma nasıl kazınmışsa aynı cümleyi tekrarlayıp duruyorum kendi kendime: “Eskiden şuraya gideyim, buraya gideyim, şu arkadaşla buluşayım diye çabalarken şimdi mamamın tüm arkadaşlarıyla buluşmak için çabalıyorum…” Bu kadar kısa bir süre sonra aynı hislerle debeleneceğim aklıma bile gelmezdi ki…

Zor gelen şeylerden biri de tek başına bir yerlere gidememek. Serde “erkeklik” de var ya, arayıp “hadi beni şuraya götürün” de diyemiyorum, olduğu kadar artık. Cumartesi Anneleri’ne bir kez gidebildim, yarından umutsuzum mesela… Ama 22si için gidişi garantiledim konsere… O ki 24 Nisan’da anamıyorum, ucundan yakaladığım kadar…

Neyse…

Hayatı devam ettirmeye çalışırken günler birbirine girdi… Sahi, bugün (de) çarşambaydı değil mi?

26 Nisan 2015, canına helva kavurma…

Hayir, her şey aklıma gelirdi de, her vesile ile kavurduğum helvayı bugün senin için kavuracağımı aklıma getiremezdim peder bey… Bol fıstıklı, bol şekerli, sevdiğin gibi… Ne severdin be helvayı… Şekerin yükselmesin diye yapmazdık canın çeker de şekerin yükselir korkusuyla… Kim derdi ki… Neyse…

Roboski’de bombalananlara, cumartesi insanlarına, Hrant’a, Anahid Tantiğime, 1915 kurbanlarına, herkeslere ama herkeslere kavurdum da bu kadar canım yanmadıydı, alacağın olsun Sarkis …!

 

28 Nisan 2015… 40a az kala…

Hani eskiden radyo dinlerdik… En sevdiğimiz şarkı genelde en az rastgeldiğimizdi ya, denk gelirse ne sevinirdik. Şimdi her an, her şarkı bir tık yakınımızda. Şarkıları özleyemez olduk teknoloji sayesinde….

O kadar da kötü olmamalı teknoloji. Uzakları yakın ediyor ya, hayal gerçek oluyor ya(!), yersen!

Birkaç ay önceydi. Hadi tam tarihini de söyleyeyim, Eylül sonuydu. Lozan’daki Dersim Hayları organizasyonu sonrası peder beyi alıp memlekete, bebelere getirmiştim. 3,5 saat boyunca yolda Dersim de Dersim demişti. Buraya gelince Zahide bize geldi. Uzatmayayım, “Sarkis Abi, 24 Nisan’da bir şeyler yapmak istiyorum, ne tavsiye edersin?” diye sordu. Sarkis Abi’sinin gözleri parladı birden… “Vallahi sizi bilmem ama ben Dersim’e gideceğim bu sene 100. yıl için, en anlamlısı böylesi…” deyiverdi. Gayet de kararlıydı…

Ömrü elverseydi, o gün çekilen videolarda, fotoğraflarda sakallı da olacaktı muhtemelen Takuhi’nin yanında yine birşeyler anlatırken kameraya takılacaktı…

Olmadı, yetişemedi…

28 Mart’ın üstünden tam 1 ay geçmişken, bedenen yokluğunun ilk ayını devirmişken tam, bir video çıktı karşıma… Elbette ki bir anlamı olmalı… Bir kısmı, faşist ilan ederken sosyal alemde, bir kısmı da çok sevdi kendisini Dersim’lilerin. Ne diyelim, imanlıların deyişiyle, toprağı hafif, ruhu şadolsun…

1 ayı devirdiysek 40’ı da yakın demektir…

1 Mayıs… 2015 Tabii ki…

Mesela, hiç online olamayan şu Skype hesabın var ya, acaip canımı yakıyor…

Ya da “Geçecek mi abi?” diye yazdığım canım arkadaşın “Zaman” diye cevaplaması, ne kadar canımı yaktığını bilemeden… Nereden bilecek ki, beni tanımıyor bile… Bizi bir masada içiren ben değilim, sensin çünkü… Demişse vardır bir bildiği, cahilse bile (ki değil, malum) yaşanmışlığı yeter cevabına inanmama… Sabır diyorsa vardır bir bildiği elbet, atarlanmanın bir manası yok, sus, kır kıçını otur… Hem ilk babası ölen ben değilim, farkındayım, ama babası ilk kez ölen benim… Siz de bunu farkedin de susun oturun lütfen!

Sustuğun hiçbir cümleden konuştuğun kadar pişman olmazsın.

En çok sustuklarımdan pişmanım gerçekten. Nasılsa iki hafta sonra gelecektim, o zaman söylerdim. Olmadı, yetişemedim. Çok şey vardı söyleyeceğim, anlatacağım, anlatacağın. Hangisinden başlayacağımı bilemediğimden sustum belki de ben. Nasılsa konuşacak vakit çok. En azından öyle sanıyordum. Cehalet işte ne yaparsın. Hem hangisinden başlayacağımı bilemediğimden, birinden başlasam diğeri kalacağından, birini anlatsam diğeri yarım kalacağından korktum, erteledim, sustum, kalakaldım öylece. Keşke sustuklarımı duyabilseydin…

Yayam öldüğümde tüm çocukluk anılarımı da onunla gömmüştüm. Eksik kalmıştım. İçimdeki çocuk yaralanmıştı. Sen gittiğinde ise… Öldü o yaralı çocuk. Seninle beraber gömdük kendisini. Diğer bir deyişle, büyüdüm… İnanması zor ama…

Hem, bir sürü is çıkardın başımıza ha, gül gibi geçinip gidiyorduk iste, iyiydik, bok mu vardı çekip gidecek? Daha Zarug Yaya hikayesi var yarım kalan, bitirdiğin ama bizim bitiremediğimiz Kürt masalların kaldı, torunları iki hoplatacaktın, ismi lazım değil, gıcık gittiklerinle didişecektin, pek aceleci davrandın be beybaba… Sen gittiğin diyarlarda Baron Ayvaz ve Baron Gobelyan’ı yanacıklarından sulu sulu öp bi. Sonra Hrant’a toruncuklarını anlat, boy boy. Zepür Morak’ı muhakkak bul, başını okşa, özür dile ölümünden bile bihaber olduğumuz için. Zaruhi Morak’a, Moris’e, 5tiv’e, Hampar’a, Barkev Dayday’a, Anahid Tantiğime, Hasmig Tantiğe, Sarkis Amca’ya, Mardiros Dayday‘a, Berç Dayday’a, Papiye, Araksi Morak‘a, Hayganuş Morak‘a, Yayalarıma, Metin’e, Berkin’e, kısacası herkeslere selam et, yanaklarından öp. Sırf bu yüzden, bu selamları iletebilmen için gönlümden imanlı olup ölümden sonra yaşama inanmak geçiyor, demedi deme… Ve hatta artık bir şey de deme, rüyama felan girme; gittin madem, gittiğin yerde bizi bekle… Çok bekletmeyiz seni merak etme, bu ara bir gidene bir beleş, kampanya var, herkesin de gelesi var, belli, darısı başımıza ne diyim…

10 Mayıs Pazar günü saat 12:45’te Şişli’de mezarı başında, anmak isteyenlerle buluşmak üzere…

Hayatımın iki Sarkis’i…

yasarkemal

KAZAROS ÇERKEZOĞLU 

Yaşamımda iki Sarkis yer almıştır; biri babam Sarkis Çerkezoğlu, diğeri ustam Sarkis Seropyan. İkisini de kaybettik.

Onlar çok yakın iki dosttular. Aralarında bir baba-oğul, bir talebe-öğretmen ilişkisi vardı. Daha da önemlisi, dava arkadaşıydılar. İkisi de enternasyonalistti. Birbirlerine ‘adaş’ diye hitap ederlerdi. Ben de, bu birlikteliklerine yarım asırdan fazla tanıklık edip, onlardan çok şey öğrendim.

Usta! Biliyorum ki bu birikimleriniz için tahsil gerekmezdi, insanca düşünmek yeterliydi. Bizler de sizlerin insani eğitimleri sayesinde bugünlere geldik.

Elini taşın altına koyan yiğit bir Ermeni’ydi ustam. Ermenilerin bilinçli bir temsilcisiydi. Halkların acılarını hep yüreğinde hissetti. 1915 trajedisine değinmekten çekinmeyen, ama halkların kardeşliğine de inanan bir insandı.

Devamlı araştırdı ve yazdı. Anadolu Ermeni halkının gerçeklerini insanlara iletmek için didindi durdu. Onun bu çabasının boşa gitmediğine yürekten inanıyorum.

Ustamın iki kimliği vardı: Buzdolapçı (Kami) ve gazeteci. Kardeşim Hrant’la birlikte Agos’un o zor günlerinde vermiş olduğu mücadeleyi en yakın bilenlerden biri olarak, ikisinin de aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyorum.

Sessiz Ermeni’nin sesi oldular. Sağ olsunlar. “Sevilmeyi istiyorsan önce sevmeyi bileceksin” şiarıyla, kalplerdeki yerlerini aldılar. Vücut dünyaya gelir ve ölür ancak fikirler yaşamaya devam eder. Varbed! Sonsuzluğa uzanan yolculuğun başladı. Ancak bize bıraktığın yokluğun bilesin ki çok zor olacak.

Ben şimdi mücadelelerini verdiğin sevenlerinle, hele de babamla ve Hrant’la birlikte olacağın için senin adına çok mutluyum.

Koca yazarın dediği gibi, çılgın atlarınızı ata yadigârı topraklarda gönlünüzce sürün.

Varbed! Rahat uyu. Emanetin yetiştirdiklerinin teminatıdır.

Sevgi ve saygıyla,

Çırağın.

 

Kaynak:  Kazaros Çerkezyan – Agos

Baron’un Avo Puritosları

Kemal Gökhan Gürses

kgg

Kaynak: Kemal Gökhan Gürses – Agos

 

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑