Ara

Sarkis Seropyan

Sarkis Seropyan'ın Ardından

Etiket

sarkis seropyan

Baron Seropyan: Kayaç, sahre, külte

koptas

Garip belki, ama sevdiğim insanların ölümünün ardından yazmayı seviyorum. Vakit geçip de onları özledikçe yazdığımı döne döne okumayı, okudukça hüzünlenmeyi, belki iki damla gözyaşı dökmeyi. Bir tür halleşme, helalleşme, bir vedalaşma ritüeli, bir son dua niyetine…

Ama bir gün benzer bir yazıyı Baron Seropyan için yazacağım hiç aklıma gelmemişti. Söz konusu olan, benden 42 yaş, ta 1987’de ölmüş rahmetli babamdan bile üç yaş büyük, tam 80 yaşında bir koca adam olduğuna göre, bu ölümün beklenmedik olmasını, zamana ve şartlara değil, bizzat ölenin kendisine, yani Sarkis Seropyan’a bağlamak gerek.

O, sahiden de, hiç ölmeyecek, hep sağlam bir kaya gibi ölçülü, ağır, öylece, olduğu gibi olacak; olayların ve hayatın içinde, yanında, kenarında, izleyici, kaydedici, anlatıcı olarak bulunacak gibiydi. Bizler yaşlanacak, kocayacak, belki ölecektik, ama o hep orada olacaktı. Agos’ta, sevdiği işin başında…

Ne tatlı, ne büyük yanılsama!

Neydi bu tatlı ve büyük yanılsamanın hikmeti? Baron Seropyan olmanın hikmeti neydi?

Cumartesi akşamı Karin’den, “Baron Seropyan’ı kaybettik Roberim” mesajı geldiğinden bu yana zihnimde dönüp duran kelimeyle söylersek, onun bir ‘kayaç’ olmasıydı. Aklıma düştüğünde, kelimenin anlamını tam da bilmiyordum. Sözlüklere baktım, “çeşitli minerallerin veya mineral ve taş parçacıklarının bir araya gelmesinden ya da bir mineralin çok sayıda birikmesinden meydana gelen katı birikinti” anlamına geliyormuş. Eski Türkçede ‘sahre’, yeni Türkçede ‘külte’. Sözlükler şöyle devam ediyor: “Kayaçlar, oluşumları sırasındaki doğal ortamı yansıtan bir çeşit belgedir. Yer kabuğunun jeolojik gelişmesinin izleri kayaçlar üzerinde işlenmiştir. Bu nedenle onlar, Yer tarihinin doğal belgeleri sayılır.”

İşte, Baron Seropyan, bizim için tam da buydu: Tarihimizin doğal, yaşayan, nefes alan belgesi. O tarihin bütün izlerini âdeta bedeninde toplamıştı. Taş taş, kaya kaya, katman katman bir araya gelmiş; başkalaşmış, olduğu, gözümüzün önündeki şey olmuştu. Sözlük, “katı birikinti” diyor kayaç için. O da katıydı pek çok yanıyla. Onun nemrutluğu, onun tersliği, onun korkutuculuğu, onun –Sarkis Varbed’in, yani Sarkis Çerkezoğlu’nun deyişiyle– bir “oturan boğa” olması, bir kayaç olmasından ileri geliyordu işte. Nemruttu, tersti, korkutucuydu, oturan boğaydı… Bu tarihle, bu coğrafyayla, bu hikâyelerle, başka türlü olabilir miydi ki? Kocaman kafası, kaba burnu, iriyarı vücudu, her bir tarafından fışkıran, ağarmaya âdeta direnen kıllarla o, Anadolu yer kabuğunun jeolojik gelişiminin izlerini bedenine nakşetmiş bir dağ, bir kayalar yığını, bir kayaç değil miydi? Eski kiliselerle, harabelerle, taşlarla bu kadar haşır neşir olması boşuna mıydı? Kan ‘çekiyordu’ işte düpedüz.

Böyle insanlar var. Canı kadar sevdiği Hrant Dink de onlardandı. Yaşadıkları memleketin bütün hikâyelerini, bütün dertlerini, bütün yaralarını benliklerinde toplayan; onları midelerinde taş misali taşıyan; o taşı biraz sindiren, biraz sindiremeyen; sindirdiklerini ve sindiremediklerini beyin ve kalp arasında başkalarının vâkıf olmadığı bir işlemden geçirip bir hal, bir duruş, bir söz haline çeviren ve zamanlarla insanlar, coğrafyalarla insanlar, insanlarla insanlar arasında tercüman, köprü, yol olan insanlar… Galiba biraz geç fark ettik, ama işte Baron Seropyan o insanlardandı.

Dolapdere’de soğutmacı esnaflığı yaparkenki hali nasıldı bilemem. Ama son 20 senesinde, yolu Agos’la kesiştiğinden sonra mutlu yaşadığına, mutlu olduğuna, kimi zaman uzaktan, kimi zaman yakından şahidim. Baron Seropyan, Agos’la ucundan kıyısından temas eden herkes için, bu memleketin tarihiyle, bu memleketin coğrafyasıyla, bu memleketin hikâyeleriyle dolu, koca bir hazine sandığı oldu. Çalışma gücünü, 1915’te katledilen Ermenilerin acı hatırasından, ailesinin daha çocuk yaşta defalarca dinlediği ölüm yolculuğu hatıralarından aldı. Ölen canları geri getiremezdi; ancak onlardan geriye kalanları zihnine kazıyabilir, onları belleğinde yaşatabilir, nelerin yok olduğunu yeni kuşaklara aktarabilir, geride kalan her neyse korunmasına katkıda bulunabilirdi. Harf, yazı, şiir, şarkı, söz, kilise, manastır, mektep, köy, kıyafet, sofra, zanaat… Hepsi, hepsiyle… Bu yüzden, hayata dair her şeyle ilgilendi, otuz iki kısım tekmili birden. Okudu, yazdı, anlattı. Bunları yapmaktan hiç geri durmadı.

Baron Seropyan’ın şu dünyada dayanamadığı bir şey varsa, o da herhalde, dille, mimariyle, tarihle, özünde kültürle ilgili bir şeylerin unutturulmaya, tarihten silinmeye, yok edilmeye çalışılmasıydı. Felaket’in devamında gelen inkârın sistematik mekanizmalarından birinin tarihi Ermeni yapılarının yok edilmesi veya yok oluşa terk edilmesi olduğunu erken bir zamanda görmüş, bunun tanıklığını ve vakanüvisliğini yapmayı, kaydını tutmayı, yapabiliyorsa bu süreci durdurmayı hayatının en önemli amacı bellemişti. İşte Agos, bu amaca daha fazla hizmet edebileceği mecra olduğu için onun hayatına sunulmuş bir armağan, bir mucizeydi. Kendisi de, çalışkanlığı, birikimi, öğrenmeye ve anlatmaya olan açlığıyla Agos ve Agos’takiler için bir armağan, bir hazine oldu.

Baron Seropyan demek, aynı zamanda dürüst ve onurlu küçük insanlara duyulan katıksız sevgi de demekti. Emekçilere, kol gücüyle çalışana, zanaatkâra, sanatkâra, köylüye, öğretmene, çulsuz yazara ve emeğine duyulan saygı. Baron Seropyan’da türlü sevgiler eninde sonunda memleket ve insan sevgisine tercüme edildiğinden, bu sevgi de, Anadolu coğrafyasına duyulan sevgiyle karıştı, bir başka harman oldu. Ailesi Gümüşhane ve İstanbullu olduğu halde özellikle Kürt-Ermeni coğrafyasına, Sason’a, Diyarbakır’a, Van’a, Palu ve Harput’a, Dersim’e Sivas’a, Erzurum ve Erzincan’a, Bitlis ve Muş’a duyduğu sevgi, buraların insanlarına duyduğu sevgiyle iç içe geçti. O, herkesin hemşerisi, heryerin yerlisiydi.

1960’lı yıllarda, Sason’dan ve diğer doğu bölgelerinden, yok olmasınlar, Ermeniliklerini tümden unutmasınlar diye İstanbul’a getirilen köylülere yardım etmek amacıyla kurulan Kağtaganats Hantznajoğov’da (Muhacirler Komisyonu) canla başla çalışmış, Anadolu insanının acısını, kederini kendi gözleriyle görmüş, Raffi’lerin, Khırimyan Hayrig’lerin, Sırvantzdiyants’ların, Mıntzuri’lerin, Hamasdeğ’lerin yılmaz öğrencisi ve hayranı olarak, toprağı ve insanı sevmenin yolunun, onları tanımaktan değil, onlarla hemhal, onlarla hemdert, onlarla hemavaz olmaktan geçtiğine inanmıştı. Onun, küçük insanlara duyduğu bu sevgi ve hürmeti bir hayat yolu olarak benimsemiş olmasında, özellikle İstanbullu üst sınıf Ermenilerin burnu havada burjuva tavırlarına duyduğu tepkinin etkisi büyüktü. Bu anlamda o, 19. yüzyılda başlayan Ermeni modernleşmesinin, Zartonk (Uyanış) evresinin bir devamıydı.

Tüm bunların toplamından ise, Baron Seropyan’ın asla sloganik olmayan, klişelere dayanmayan solculuğuna varırız. Agos’un önünde onu uğurlamak için düzenlenen küçük törende Pakrat Ahpayrig’in söylediği gibi ‘devrimci’ bir solculuk değildi onunki –çünkü o yeniyle değil, daha çok ‘muhafaza etmek’le ilgiliydi– ama yine de bir tür solculuktu ve Agos’un, karılmasına kendi göz nurunu da kattığı harcını oluşturan değerlerle de mükemmel bir ahenk içindeydi.

Yolu Agos ofisinden geçen her dinden, her milletten insana yardımcı olmaya çalışması, onların derdini kendi derdi sayması; taşradan şehre gelmiş Ermenilere duyduğu sevgi; son senelerinde, zorla Müslümanlaştırılmış Ermenilerin kimliklerini özgürce ifade edebilmeleri için gösterdiği yoğun çaba; Türkiye’nin geçmişle yüzleşmesi için yol açmaya çalışan Türk ve Kürt aydınlara ve onların yaptıkları işlere beslediği derin saygı, onun pirûpak insan hamurunun meyveleriydi.

Söylemeden geçersem içim rahat etmeyecek. Baron Seropyan dinlerle ‘pek’ barışık değildi. En hafif ifadeyle, “Dindar değildi” diyelim. Kilise’nin Ermeni kültürü için yaptıklarına çok değer vermekle birlikte, Ermeni kimliği ve mirasının Hıristiyanlık’tan önceki zamanlara uzandığını tekrar tekrar kanıtlamak ve etrafındakilere bıkmadan anlatmak, başlıca zevklerinden biriydi. Bu yüzden, eminim, kilisedeki o görkemli cenaze töreninde kendini biraz huzursuz hissetmiş, tepesindeki haça bakıp, o işaretin aslında Ermenilerin Hıristiyanlıktan önceki Pagan dönemlerinden beri kullandıkları bir simge olduğunu, kiliseyi dolduranlara anlatmayı, her şeyden çok istemiştir.

Yakından tanımazken biraz korkup çekindiğim, ama tanıdıkça sıcaklığı ve mütevazılığına içten bir sevgi duyduğum; gazetede çalışırken, Ermeni kültürü, dili, tarihiyle ilgili bir meselede tıkandığımızda hemen “Baron Seropyan’a sorduk mu?” diye gölgesine sığındığım bu güzel insanı çok özleyeceğim. Bu satırlara soluk bir gölgesini aksettirebildiğim canlı hatırası içimde hep yaşayacak.

Çok sevgili karısı, değerli Digin Manuşak’ın, evlatları Vağarşag ve Garine’nin şahsında tüm ailesinin, tüm sevenlerinin ve Agos’un başı sağ olsun.

 

Link: Rober Koptaş – AGOS

‘Beyaz atlı Surp Sarkis’

sarkisgüreh

13 Şubat 2004’te, dünya üzerindeki mevcudiyetimin 22. yılı da tamamlanmak üzereydi ve ben hâlâ adımın, yani Sarkis adının gerçekten ne ifade ettiğini tam olarak bilmiyordum. Bu benim için hayli büyük bir problemdi, keza girdiğim her ortamda, adımın anlamını sorup “Bir aziz işte” cevabından tatmin olmayanlara, kıt bilgilerimle açıklama yapmaya çalışmak gerçekten sıkıntı veriyordu bana.

O günkü Agos’un ikinci, sayfasında ‘Beyaz Atlı Surp Sarkis’ başlıklı kısa bir yazı yayımlandı. Yazı imzasızdı ancak üsluptan, yazanın Baron Seropyan’a ait olduğunu anlamıştım. Yazıda Surp Sarkis’le ilgili yöresel ve genel iki söylenceye yer verilmişti. Birinde yedi gün durmadan nasıl savaştığı, diğerinde Rum kızı atının arkasına alıp uçarak Masis’in tepesine nasıl konduğu anlatılmıştı. Yazının en sevdiğim kısmı, bu azizin halk arasında ‘kız kaçıran’ adıyla, “cins-i latife karşı nazik ve keyifçi” biri olarak anıldığını söylediği bölümdü.

Yazıda beni asıl etkileyen, bu günün aslında coğrafyadan doğduğunu gösteren ve farklı kültürlerde başka adlarla da kutlandığının bilgisine veren bölümdü. Meğer Kürtler de ‘Hıdır Nabi’ adıyla kutlarmış Surp Sarkis’i. O gün halk hiçbir iş görmezmiş, çünkü “Hıdır Nabi’nin üflediği tipi ve fırtına tarafından yok edileceğine inanırmış. Zira Masis Zirvesi’nin kar ve tipisi Surp Sarkis nefesiyle o günlerde her yanı dondurur ve illa ki kar yağdırır”mış.

İstanbul’da doğup büyüdüm ama ilk defa bu yazıyı okuyunca kendimi buralı hissetmiştim. Sanırım Baron Seropyan’ı özel kılan, Ermeni kimliğini sıkıcı ders kitap bilgilerinden ve sadece dinî öğretilerden çıkarıp bu kimliğin ne kadar zengin olduğunu göstermesinin yanında, köklerimizin bu topraklarla ne kadar derim ve bu topraklar üzerinde yaşayan halklarla ne kadar iç içe geçtiğini göstermesi oldu.

 

Link: Sarkis Güreh – AGOS

 

Agos’u bereketleyen cevher

lulu

Bazı insanların hep buralarda olacağını ihtiyacın olduğunda nerede bulacağını bildiğini düşünürsün Sarkis Seropyan da benim için onlardan biriydi… Hiç aklıma gelmezdi bir gün yok olacağı.

Kendisini  bizim Agos maceramızın ilk günlerinde tanımıştım. O zaman ben ne kadar gazeteciysem o da o kadar gazeteciydi. İlk başlarda Agos’a gelip bir şeyler yapıp giden çok olmuştu ama Sarkis için öyle olmadı… O  Agos’u o kadar çok sevdi ki, Agos ondaki cevheri su yüzüne çıkardı o da bu cevherle gerçek bir gazeteci olup  Agos’u bereketledi.

Dün kendisini seven yüzlerce kişi refakatinde son bir kez Agos’un önündeydi Sarkis, öteki tarafa uğurlanmadan önce . Acaba 19 sene evvel sessiz sedasız gelip yerleştiği ve onunla bütünleştiği Agos’un önünde böyle bir insan selinin kendisini uğurlayacağını tahmin edebilir miydi?

Gazetede giren çıkanın belli olmadığı, sürekli bir patırtının yayıldığı odanın bir köşesinde klavyesine Ermenice harfler yapıştırılmış eski model ufak bir bilgisayarın önünde konsantre olmuş sessiz sedasız devamlı bir şeyler yazardı. Çarşamba geceleri ise sabaha karşı Ermenice sayfaların sırası geldiğinde sayfa tasarımcı arkadaşımız Nuran’ın başına gider ayakta ekrana eğilmiş tashihleri yapar ve bir yandan da Nuran’ın “ Baron Seropyan burada ‘ıt’* var mı?” şeklindeki sorularına cevap vermeye çalışırdı.

Ermenice sayfaların dizilmesini beklediğimiz gecenin o geç saatlerinde muhabbet ederdik. Ana mevzumuz, o sene yeni keşfettiğim Kilikya bölgesini kaplayan Ermeni kaleleriydi. İlk Van seyahatimde tüm görmem gereken yerlerin isimlerini, oralara nasıl gidebileceğimi uzun uzun anlatmış ve not aldırmıştı bana…  Hıristiyan yortuların örtüştüğü pagan kutlamaları, Anahitleri, Zadig yumurtasının menşeini, Vartavarları, Navasart Oyunları’nın ve daha neler neleri ondan dinledim büyük bir zevkle. Daha sonra bütün bu bildiklerini ve daha fazlasını okuyucularına nakletti; o çok sevdiği Anadolu köşelerini meraklılarına adım adım gezdirme fırsatını da buldu.

Tek kelimeyle kendisine verilen her şeyi fazlasıyla bizlere aktardı.

Toprağın hafif olsun Baron Seropyan

* I harfinin Ermenice okunuşu olup satır sonlarına denk gelen kelimeleri bölmek üzere tireleme yapılırken kullanılır.

 

Link: Luiz Bakar – AGOS

Gugıl’ın fikir babası

ataoglu

Benim gibi onlarcasının ilk Ermeni arama motoru. Ondan önce Aşçıyan Sırpazan vardı, diasporanın muhtarı, efsanevi geziler düzenlerdi. DVD’lerini arayıp bulun, muhteşemdir. O gidince fanları Seropyan’ın peşine düştü, tut bizim varbedi tutabilirsen. Bizde ustalar pek çırak yetiştirmez, Seropyan burada da bozdu geleneği. Lora daha iyi bilir, o büyük elini bir soktu muydu kazana, siz deyin bin, ben diyeyim iki bin yıl öncesinden çıkarır, masanın ortasına vururdu Mher’i, Anahid’i, Vartan Mamigonyan’ı dolma parmaklarıyla. Los Armenos, Beyrut, Paris, Tuşba, Daron, Tiflis, Yerevan, Agos’taki o masaya sığardı. Agos’un kütüphanesi raflarda değil, işte o köşede, piposunun arkasında duruyordu.

Eylül 1996. Agos’un kapısından girdiğimde bir onu tanırdım, bir de Gobelyan ile Ayvaz’ı. Üç silahşörlere çırak oldum ben orda. Oğluyla sınıf arkadaşlığımız vardı Getronagan’da, o kanaldan başladı tanışıklık. Jamanak’ta kültür-sanat köşesi hazırlarken, 80’lerin sonunda, Yervant Gobelyan ustamla birlikte üçümüz aynı sayfayı paylaştık kısa bir süre. Gezi yazıları, Ermeni tarihi kaleme alıyordu. Oğlu Vağarşag Seropyan’ın elinden öpeceğiz, Jamanak’tan bu yana yazdığı o güzelim yazılar bir kitap olabilirse eğer. Agos’un ikinci yerinde, o meşhur çatı katında, Hrant’la aynı odayı paylaştıkları için ikide bir yanına gitmek, takip etmek zor oluyordu varbedi. Ama yaz aylarında, yurtdışından birileri gelip uzun sohbetlere daldıklarında, bir ara içeri “Sevannn” diye bağırıldığında tamam oluyordu her şey. Yolgeçen hanında üç kare toplu fotoğrafla Ermeni tarihine, müziğine, sohbetine doyuyorduk. Bulunmaz nimet, paha biçilmez servet. Hâlâ o servetten geçiniyorum.

Bilirler, ben Ayvaz’cıydım, ama gizli kahramanım Seropyan’dı. Özcan Alper’in filmi için bırakılan sakaldan önceki Seropyan ama… O tombul gıdısında saklıyordu her bildiğini. Hrant’ı katlettikleri binada kendi odası olunca, büsbütün abonesi olduk. Paylaşınca çoğalan her şeyin tonton yüzüydü Agos’ta.

Hele Agop Ayvaz’ın geldiği cuma günlerini hatırlasanıza… Tiyatro, sinema, edebiyat, dedikodu, bol kahkaha. Karakaşlı daha iyi hatırlayacaktır, sihirli üçgenin iç açılarının toplamı oluyorduk o gün. Hrant Seropyan’a takılıp onu kızdırır, Ayvaz iğneli espriyi gediğine kor, Gobelyan kulağı bizde, gözü masada işine devam eder, Sarkis Çerkezyan kaymağı olur ekmek kadayıfının.

İnternetsiz zamanların bilgi edinme kaynağı Seropyan’ın olmadığı, keyifsiz bir dünyayı okuyorsunuz yazılarda. Toprağa verdik, 40’ı da geçecek, yaz gelecek sonra, Kınalıada başlayacak. Çarşıya inmek için evinin önünden her geçişimde yukarı bakacağım. Önce Alik’e takılacak, sonra babamı soracak, ben de “Seropyan JR ne zaman geliyor?” diyeceğim. “Uğra zo, unuttun bizi!” deyişinin acısını kalbimden kimse koparamayacak.

Sarkis Seropyan, benim ustam, yeni odasına yerleşemeden, yanağını son kez öpemeden, “Yeter” dedi, dostlarının yanına taşındı. Aris Nalcı, Karin Karakaşlı, Leda Mermer, Sandy Zurikoğlu, Sarkis Güreh, Lora Baytar, Lüsyen Kopar, eskilerden yenilere evlatları, canları öksüz.

Burnuma masasından eksik olmayan ballı Blackwoods sigarasının kokusu geliyor. Diyorum ki, varbetler taşınınca, öbür dünyadaki Agos daha matrak olmaya başladı.

Bana, bize kattıkların için minnettarım Seropyan, desnvelu huysov.

 

Նվիրական հոգիդ անմահ,

միշտ թարմ ինչպէս պատմութեան.

Հնչե զուրնան, բրնէ պարը

՝Ահա կալիս է Սերոբեան:

Link: Sevan Ataoğlu – AGOS

Kaldığımız yerden devam ederiz

tanerakcam

Sarkis Abi de aramızdan ayrıldı. Adı Agos’la bütünleşmişti ve ben de birçok insan gibi onu zaten Agos kurulunca tanımıştım. Hrant tanıtmıştı. Hiç unutmadığım özelliği, güzel sohbetleriydi. Agos’a her uğradığımda çayını içer, sohbet ederdim. Hayran olunacak, derin bir kültürü vardı. Eskiden Osmanlı ordusunda alaylı-mektepli ayrımı vardı; Sarkis abi gerçek bir alaylıydı ve onlarca mektepliyi cebinden çıkaracak bir bilgi birikimine sahipti.

Akademik açıdan gelişmemde bana büyük katkıları oldu. Birçok Ermenice kaynağın varlığını ilk olarak ondan duydum. Bu Ermenice kaynakların çevirileri konusunda bana yardımcı oldu. Krieger’in Yozgat kitabını, Der-Zor ve Sivas hakkında Ermenice yayımlanmış son derece önemli kaynakları onun sayesinde tanıdım. Bu kitapların ya çevirilerini kendisi yaptı, ya da birilerine yaptırdı. “Bilgisayar kullanmıyorum Taner Bey, el yazımı da zor okursunuz” deyip, çeviri yapacak gençler bulurdu.

Onun çevirisini yaptığı-yaptırdığı bu kitaplardan bazılarını yayınevlerine verdim. Yayımlandılar galiba…

Sarkis Abi’min, bende, kalbimde çok özel bir yeri olacak. Sadece Agos’a ve İstanbul Ermeni kültür hayatına yaptığı katkılar nedeniyle değil, benim kişisel akademik seyahatime yaptığı katkılar nedeniyle de. Nur içinde yatsın, görürse Hrant’a mahsus selamlarımı da iletsin; bir de uygun bir yer ayırmayı unutmasın, nasılsa biz de bir gün yanlarına geleceğiz! Sohbete orada, kaldığımız yerden devam ederiz!

 

Link: Taner Akçam – AGOS

O hep olmalıydı orada

10yil

Pangaltı’dan Dolapdere’ye inen yokuşun üstündeki ufacık daire, gelişigüzel toparlanmış eşyayla tıkış tıkış bir salon, nasıl sığdığı, nasıl girip çıktığı bilinmez bir kalabalık, herkesin üstüne sinmiş telaş ve heyecan, Hrant’ın gülüşü, kızışı, bağırtısı, gürültüsü ve Sarkis Bey’in sükûneti. Agos gözlerini açtığında gördüğü manzara buydu.

Sonra neler oldu… Mekân değişti, ortam değişti, yıllar geçti, Agos’un kapısından ürke ürke giren, heyecanlarına bolca endişe karışmış yeniyetmeler evlenip çoluk çocuk sahibi oldu. Agos okunur, bilinir, varsayılır, sayılır oldu. Korkulur bile oldu. Deprem oldu, felaket oldu. Hrant gitti…

Şimdi de Sarkis Bey bıraktı bizi. Kendisine kalsa bırakmazdı. Tabiat o acımasız hükmünü yürüttü; yine yanlış hedefe attı. O lazımdı. Daha çok lazımdı. O orada olmalıydı. Bir çınar gölgesi gibi, arada usul usul kıpırdayarak, durmalıydı yerinde. Etrafına misafirler toplanmalıydı. Önünden geçmeliydik, yanından geçmeliydik, kıyısına ilişmeliydik. Sesini duymalıydık, dolu dolu el sıkışmalı, omuzlarımıza pat pat vurmalıydık karşılıklı.

Meraklı bir insandı Baron Seropyan. Üşenmezdi, kolay yorulmuyordu. Kapılar açabileceğini hissederdiniz.

Varız, buradayız, burada yaşıyoruz, yapabildiğimiz kadarıyla biz yaptık bu hayatı kendimize. Söylenmez, hissedilirdi bunlar. Oturur, gülümserdiniz karşılıklı, çok şey anlatılır, anlaşılırdı.

Şimdi gidince onu yerinde bulamayacağınıza inanmak… Çok zor.

 

Link: Ümit Kıvanç – AGOS

Şimdi buluşacaklar öbür tarafta

tomo

Sarkis Abi göçüp gitti, işleri hatırası kaldı yadigâr. Kırk senelik bir tanışıklığımız, kader birliğimiz, dostluğumuz vardı. Her konuda anlaşamasak bile aynı dünyaların insanıydık. Şimdi geri dönüp baktığımda görüyorum ki, yan yana geldiğimizde, telefonla görüştüğümüzde sanki hayatlarımızda tek bir konu varmış gibi, sadece ve sadece Ermeni dili, edebiyatı, kültürü konuşmuşuz.

Eline bir gazete kupürü, bir gazete, bir dergi, bir kitap geçtiğinde fırsat yaratıp “Bak, sende bu var mı? Gördün mü? Haberin var mı?” diye gıcık vermek, en büyük keyfiydi. Çantasında, torbasında, ceplerinde muhakkak paylaşacağı bir kâğıt parçası veya tomarı bulunurdu. “Haberim yok” demeni bekler veya beklemez, başlardı o konuda bildiklerini, duygularını, düşüncelerini aktarmaya. Ara sıra da huysuzluğu ele alır “İlgilenmiyorsunuz be oğluuum” deyip bir destur çeker, serzenişte bulunurdu, ve keyfi tepe yapmış olarak ayrılırdık.

Burnumun dibindeki birçok şeye onun sayesinde vâkıf olmuştum. Geçenlerde yayımladığımız ‘Gülizar’ın Kara Düğünü’ kitabının kahramanı Gülizar’ı ondan öğrenmiştim. 30-40 sene evvel, Şişli Mezarlığı’nda bana “Gülizar’ın mezarını biliyor musun?” diye sormuş, beni alıp o mezarın başına götürmüştü, böylece Gülizar’la tanış olmuştum.

Aras’tan Agos’a…

Aras Yayıncılığı kurmuşuz, üçe beş, on beş metre kare bir oda… Bu odada üç masa var, üç insan devamlı orda oturuyorlar, çalışıyorlar, üç insan da hafta içinde gelip gidiyorlar. Gelen, masaların birinin ucuna ilişiyor, çalışmaya başlıyor. İki de misafir sandalyesi var, kapının arkasında, gelen giden misafirler de orada oturuyorlar. Üçüncü bir misafir geldiğinde ayakta kalıyor, daracık bir oda, hatta misafir oturduğunda kapı tam açılamıyor, kapı açıldığında oturanın dizine çarpıyor ve yarım açılıyor. Üç tane devamlı misafirimiz var: Sarkis Seropyan, Mardiros Balıkçıoğlu ve Yelda. Her gün uğruyorlar desem doğrudur. Sarkis Abi ve Mardiros Abi dev gibi iki insan, zaten yan yana sığmıyorlar. Sarkis Abi’nin Paylin’le arası açık, “Yahu” diyor, “Paylin’e kırk kere söyledim, şuracıkta bana bir masa ayarlamadı.” Paylin dırdırlanıyor, “Sarkis Abi, senin dizinden kapı açılmıyor, masayı nereye koyayım?” Bu diyalog seneyle sürdü, ta ki Hrant bir gün, “Abi gelin, gazete çıkaralım” lafını ortaya atana kadar.

Kitap yayını Hrant’ın heyecanını kesmemiş, tatmin olamıyordu, illa tutturdu “Haftalık gazete çıkaralım”… Toplantı üzerine toplantı, Sarkis Abi Hrant’ın yanında, veriyor gazı. Bir altı ay geçti, en sonunda Hrant, “Ben ayrılayım gideyim, gazete çıkaracağım” dedi, Sarkis Abi’yle gitti. Hiç unutmuyorum o heyecanını. Agos’un sıfır sayısını Maçka Maden Fakültesi G amfisinde Sayat Nova Korosu’nun konserine getirmiş, fuayede büyük bir keyifle dağıtıyordu. Uçuyordu…

‘Deyyuzun biri’

Sarkis Abi’yle hikâyemiz çok. Bir keresinde kitap ödünç vermek vermemek konusunda muhabbet tellendirirken, “Yahu” dedi, “Deyyuzun birine Hovhannes Tumanyan’ın toplu işleri kitabımı verdim, geri getirmedi. Öyle bir kitap ki, hemen tanırım, ilk fasikülü yani 16 sayfası eksikti.” “Abi, o deyyuz benim, o kitap bende, kimden aldığımı hatırlamadığımdan kaldı, hatta bir eşini de bulmuş, fotokopiyle ilk fasikülü tamamlamıştım” dedim. Kitabı tamir etmiş, yani kendimi affettirecek bir çıkış yolu da bulup, çıkarıp vermiştim. Kütüphanesinde hatırası kaldı.

Agos, Sarkis Seropyan’sız kaldı. Yol arkadaşı Hrant’ı aşağıda, kapının önünde vurdular, koştu indi aşağı, gözünün önünde, yerde yatıyordu Hrant. Suratındaki dehşet, çaresizlik resimlerde asılı kaldı. Şimdi buluşacaklar öbür tarafta. Sohbete, didişmeye… Rupen Maşoyan, Hagop Ayvaz, Yervant Gobelyan’lar da muhakkak katılırlar. Allaaah, şenliğe bak sen! Heyhat, hepsi de ayrı birer huysuz. Ben eksik kaldım. Bekleyin, geleceğim…

Ama bilin ki gelene kadar çok çalışacağım, daha çok üreteceğim ki çantamı, torbamı yeni kitaplar, gazetelerle doldurup yüklü geleyim. Başka türlü ne konuşacağız, ne tartışacağız ki… Biz başka konu bilmiyoruz!

 

Link: Yetvart Tomasyan – AGOS

Söz veriyoruz Sarkis Abi

ssagos

“Panteon nedir?” diye soracak olursanız, bir cümleyle anlatmaya kalksak, hem evrensel sembol, hem de bir halkın, bir ulusun bütün tanrılarının barınağı diye tanımlamak mümkün.

Öyle kimlikler vardır ki ne yaparsanız yapın onu bir çerçeve içine almanız, bir kalıba sokmanız mümkün değildir.

Tanrı sevdalısı Sarkis Abi yolculuğa çıktı. Yoldaşları, sevgilileriyle buluşmak üzere acele etti. ‘Van Kartalı’ misali, Agos sayfalarından kanatlanıp, Ermeni tanrılarının panteonlarına doğru kanat çırpmaya başladı. Anadolu coğrafyasında ziyaret edeceği pek çok Ermeni panteonu ve hasret gidereceği çok kişi var.

Sarkis Abi Agos’ta Ermenice yazdığı için Türk, Kürt, Laz, Çerkes, kısacası bu toprakların kadim halkları onun yazdıklarını tam olarak okuyamadı. Türkçe olarak yayımlanan ‘Ermeni Tanrıları Konuşuyor: Cangülüm Anahid ve Kazben” adlı kitabı ise hâlâ bir el altı kaynağı olma özelliğini koruyor.

Ey Ermeni Panteonu’nun yüce tanrıları ve tanrıçaları Aramazt, Anahid, Vahakn, Asdğig, Mihr, Tir, Nane, hepiniz… Sarkis Abi sizsiz yapamadı, deli gönlüne söz geçiremedi, size geliyor.

Ey Ermeni tanrılarının panteonlarında yatan kozmosun tüm yıldızları, dağları, tepeleri, ovaları, ağaçları, ormanları, dereleri, börtü böcekleri… Ermenilere tanrılık ettiniz. Aranıza yeni biri daha katılıyor. Yabancınız sayılmaz, gıyabınızda çok şey yazdı, çizdi, anlattı.

Bir ağaç gölgesinde, bir kaya dibinde, iki-üç cümleyle anlatırken ruhunun gelgitler yaşadığına, zaman zaman boğazının düğümlendiğine, belli etmemek için gözyaşlarını içine akıttığına tanık olduk.

Sana söz veriyoruz Sarkis Abi, Sepasdia, Gesaria, Yerzınga, Edessa, Garin, Dikranagerd, Gars, Ani, Vaspuragan, Giligya, Ararat topraklarındaki ayak izlerin bize rehberlik edecek.

Sana söz veriyoruz Sarkis Abi, bir avuç kalsa da, Ermenistan topraklarını unutmayacağız.

Sana söz veriyoruz Sarkis Abi, dağ taş bayır peşinden gelen dostlarının çoğalması için çalışacağız.

Müslümanlaşmış, Müslümanlaştırılmış Ermeniler öksüz kaldı. Şimdi kim onların ruhlarına merhem olacak, şimdi kim kılıç artığı Hüseyin’e, Hasan’a el uzatıp iğne ile kuyu kazıyarak iz sürecek, bir akraba bulacak?

Söz veriyoruz Sarkis Abi, Agos’un ilk sayılarından itibaren, tüm tehditlere rağmen, ikinci sayfanın sol üst köşesinde, küçük bir kutu içine sığdırdığınız Ermeni tarihi yerleşimlerini, nüfusunu, edebiyatını, kültürünü, Agos’ta daha büyük kutularda tanıtmak için çalışacağız.

Sana söz veriyoruz Sarkis Abi, bu toprakları senin sevdiğin gibi sevmeye, kan üzerinden değil can üzerinden konuşmaya devam edeceğiz.

 

Link: Zakarya Mildanoğlu . AGOS

Pokrig ardından ağlıyor şimdi

pokrig

80’li yılların ortaları… Darbeyle birlikte kapatılan dernekler yeniden açılmaya başlamış. Bezciyan da onlardan biri. Haftanın neredeyse yedi günü oradayız. Çoğunluk liseli, birazımız üniversite öğrencisi ve elbette bolca da ‘çarşılı’ var aramızda. Kim erken gelirse derneğin sobasını o yakıyor. Kimi mutfağa geçip çayı demliyor, kimi önceki geceden kalma kirli bardakları, dolup taşmış küllükleri hallediyor. Ya halk oyunları çalışması, ya tiyatro provası var. O da olmadı, bir sergiye hazırlanılıyor. Arada ‘çay’lar, ‘disko’lar da ihmal edilmiyor tabii, ama esas olan ‘kültürel faaliyet’. Ben ilk duvar gazetelerimi çıkarıyorum derneğin panosunda, arka arkaya…

Aramızda bizden epeyce büyük, elinden piposu hiç düşmeyen bir ‘Baron’ var: Baron Seropyan. Yaşça büyük, ama ‘bizden’. Bazen hepimizden daha heyecanlı, durmadan ilginç hikâyeler, destanlar anlatan, her şeyi bilen bir adam. ‘Gomidas’ gecesi yapıyoruz, metinleri o hazırlıyor. Biz sahnede okurken o en ön sırada oturuyor. Dudaklarına bakıyorum, içinden satır satır mırıldanıyor. Halk dansları gösterisinde bağlantı sunuşları ona ait. Hayatında İstanbul’dan burnunu dışarı çıkarmamış, neredeyse hiç canlı koyun görmemiş bizler ‘Çobanların Dansı’nda güm güm tahtalara vurarak hayallerimizde canlandırdığımız Ermeni Platosu’na, dağlara tırmanıyor, ‘Sevan’ın Balıkçıları’ ve ‘Anahid’in nazlı kızlarıyla el ele tutuşup dans ediyoruz. Evlerden, koleksiyonlardan toplanan bakır ve gümüşlerle, daha önce benzeri yapılmamış bir sergi düzenliyoruz. Adını o güne dek hiç duymadığımız manastırların, kiliselerin adları kazılı hepsinin üzerinde. “Nasıl yani Baron Seropyan, orada da mı kilisemiz varmış?”

Bizim gözü yaşlı dedelerimiz hiç anlatmıyor. Onlar sessiz, suskun. Baron Seropyan sevinçle paylaşıyor bildiklerini. İştahla, coşkuyla, ballandıra ballandıra anlatıyor.

***

Yıllar sonra, Agos’un kuruluş hazırlıkları… Sayfalar, isimler üzerinde konuşuyoruz uzun uzun. Peki, Ermenice sayfaların editörlüğünü kim yapacak? Kim bulacak konuları, kim yazacak? Hrant, “Baron Seropyan’a ne dersiniz?” diyor. Ne denir ki? Yaşasın!

Uzun, yorucu, uykusuz Çarşamba geceleri… Gazete bağlanıyor binbir zahmetle. Benim akşamüstleri gelip yazıları kesip biçmeme takılıyor sık sık, ‘bayan makas’ diyor. Uzun, çooook uzun yazıyor, tıpkı anlatır gibi. Yazılarını okurken sesini duyuyorum âdeta, ama onun sayfalarına hiç karışmıyorum, Hrant’la dalaşıyorlar.

***

Bir yıl önce… Çocuklar için bir masal sitesi hazırlıyorum, adı Pokrig. “Siz efsaneler anlatın çocuklara Baron Sarkis” diyorum. “Masalları var ama hâlâ efsaneleri yok bu çocukların…” O tanıdık heyecanla atılıyor, “Tamam, ama hâlâ çarşambaları kâbus gibi, perşembeleri dinleniyorum, biliyorsun. Ya cuma olsun, ya da cumartesi.” O sırada 80 yaşında olduğunu bilmiyorum, yaşıyla hiç ilgilenmedim.

‘Hayg Nahabed’le başlamaya karar veriyoruz, o ilk efsaneyle… Pel’le savaşı, çocukları, torunları.. Hiç durmadan göç ederek Ermeni Platosu’na yerleşmeleri… Bütün bir gün sürüyor çekimler. Hiç sızlanmadan, nazlanmadan, ne söylersek yapıyor.

Ne zaman telefonlaşsak soruyor, “Kaç kişi izlemiş benim videoyu, söyle bakayım kaç oldu?”

***

Bir buçuk ay önce… Pokrig’i okullara ve ailelere tanıtmak için bir broşür hazırlamaya karar veriyoruz. Çizerler ve yazarlar, siteye emeği geçen herkes, minik aksesuarlar, eğlenceli detaylar yardımıyla hazırladığı masalın kahramanı gibi görünecek. Neşeli ve çocuksu… Eh, Baron Seropyan da Hayg Nahabed olmalı tabii. Süpürge kıllarından miğfer, plastikten kalkan buluyoruz bir kostüm deposundan. Eline de, yıllar önce Arto Berberyan’ın bir oyun için hazırladığı, gösterişli bir kılıç…

“Baron Seropyan, bu oyunun bir parçası olur musunuz?” Yine hiç nazlanmadan, hiç yüksünmeden kalkıp geliyor. “Hava karlı, arabayla aldıracağım” diyorum, “İstemem” diyor. Yerortutyun’dan, bir düğün töreninden çıkıp Sanayi Mahallesi’ne, Manuel’in stüdyosuna metroyla geliyor. Şık şıkıdam, neşeli… Arada hikâyelerini attırıyor, stüdyoda fotoğraf sırasını bekleyenlere. Vedalaşırken, “İkinci seansı Mayıs’ta mı yapalım, Haziran’da mı, bir dört bölüm daha çeker miyiz?” diye konuşuyoruz. Daha bir buçuk ay önce…

Yeni bir seans olmayacak artık. Pokrig, Arasbelagodz’un ardından ağlıyor şimdi.

 

Link: Anna Turay

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑